Monthly Archives: Eylül 2010

Duâ Sesin Secdesidir

Standard

Sen zulmetmezsin.

Nefsimiz zalim,ruhumuz mazlum.

Kalbimizin nurunu örten nefsaniyet tortuları,aklımızı yolumuza düşman etmiş.

Kendimizi çözmeyi bilmiyoruz ki,meselemizi çözelim.Çöz bizi.

Bizi kendimize getir.Biz burada sadece,Senin herşeyi bildiğini biliyoruz.

Herşeye gücünün yettiğine inanmaktan başka gücümüz yok!

Emanetlerinin,nimetlerinin hakkını veremiyoruz,onlarla bütünleşemiyoruz,onların bütünlüğünde hayatımızı bütünleştiremiyoruz.

Sürgünde gibiyiz,hicranlar içindeyiz.

Yaşadığımız hayat değil.

Bizim olmayanı yaşamak,yaşamak değil…

Ama gecenin sessizliğinde akan gözyaşları bizim,ifadesiz ve rağbetsiz kalmış aciz tefekkür çırpınışlarının iniltileri bizim,karanlıklara saldığımız sessiz çığlıklar bizim.

Onların hatırına bizi affeyle Yüce Rabbim!

Her kederin özel bir duası ve her duanın esma tecelliyatı ile bir sırrı var…

Ya Hafîz,Ya Kerîm,Ya Vedûd…

Ya Allah,Ya Allah,Ya Allah!

Bizi bizden koru,bizi kimlik şaşkını olmaktan kurtar.

Bizi şahsiyetimizle buluştur,bütünlüğümüzle ihya eyle.

Bize Muhammed Mustafa (asm)’ın gerçek ümmeti olmak saadetine müyesser kıl.

Ya Hayyü Kayyûm,Ya Hafîz,Ya Erhamerrâhimin…

Açılan ellerimde,çırpınan yüreğim var.

Temkine gelmeyen,ten kafesinde çırpındıkça kendini daha çok yaralayan deli yüreğim.

Bağışla onu.

Ahmet Selim

 

Lisan-ı hal, lisan-ı kâlden üstündür…

Standard

İstanbul sokakları arasında, anlaşıldığı kadarıyla Beyazıt ile Eminönü arasındaki bir muhitte yokuş aşağı yürürken, ezan okunmaya başlıyor. Bunun üzerine, namazı hemencecik kılmak üzere, gördüğü bir camiye giriyor. Ki, küçük bir cami bu. Caminin şadırvanında abdestini alıyor ve cemaatle birlikte namazını kılıyor. Namazın bitiminde, cemaatin, halinden tipinden Amerikalı, yahut en azından Batılı olduğunu tahmin ettikleri bir insanın kendileriyle birlikte namaz kılıyor oluşunu bir derece taaccüple karşıladıklarını hissediyor olmalı ki, içlerinden kimsenin İngilizce bilmediği cemaate, “I am İsmail. I came from America” gibi kısa ifadelerle, Amerikalı olduğunu, adının İsmail olduğunu, yani İslâm’ı seçmiş biri olduğunu filan anlatmaya çalışıyor.

Ne dediğini çözmeye çalışan cemaatin efradından biri, hiç İngilizce bilmemekle birlikte, İsmail Goodwin ağabeyimizin ne dediğini, kim olduğunu tahminen anlıyor ve çaya İngilizce “Tea” dendiğini dahi bilmeyen bir Türk mü’min olarak, hemen Türkçe “Çay!” diyor ve ona omuzunu atıp çay içmeye çağırıyor.

Birbirinin dillerini bilmeyen, ama camide beraberce aynı Rabbe ibadet eden iki kişi olarak, kalabalık ve dar sokaklarda kolkola yürüyor ve en sonunda bir işhanının giriş katındaki bir çayhanede bu yürüyüşü noktalıyorlar.

“Dilini hiç bilmediğim tam bir yabancıyla, yabancı bir ülkede, aşina olmadığım similar arasında kolkola yürüdüm” diyor İsmail Goodwin. Çayhaneye geldiklerinde, “Çay!” hitabı ile “tea” içmeye davet edildiğini, kendisini oraya davet edenin ise bu küçük çayhaneyi işleten bir mü’min olduğunu öğreniyor ve sonrasında, birbirinin dillerini bilmeyen iki insan olmakla birlikte, beraber namaz kıldıklarının şuuruyla, hal diliyle, jest ve mimiklerle ve de çay ikramıyla anlaşıyorlar!

İsmail Goodwin ağabeyimiz, sözü edilen çaycı ağabeyimiz onu camiden alıp götürürken, hiç mi hiç bu adam beni nereye götürüyor türünden endişe yaşamadığını da ekliyor ve aynı dili konuşmasalar bile aynı Rabbe ibadet ettiklerini bilen iki insan olarak yaşadıkları bu olaydan bahisle, “İşte” diyor, “İslâm’ın güzelliği! Müslümanların yekdiğerine karşı hissiyatı, bu güzelliği yansıtıyor.”

Ve ardından, “Müslümanlara dair izlenimlerim çok olumlu” diyor. “Elbette mükemmel değiliz, ama genel olarak konuşmak gerekirse, ortalama bir insanın sergilediği ahlâk ve edeb standardının üstündeyiz. İstisnalar elbette var, ama bu kaideyi bozmaz” diyor.

Şahsen, yakınımda, çok yakınımda bulunan bu çaycının kim olduğunu, çayhanesinin hangi handa bulunduğunu merak ediyorum. Bu çaycının, imandan gelen ihsan, ikram, uhuvvet gibi duyguların eşliğinde sergilediği davranışın, dünyanın öbür ucundaki, dilini dahi bilmediği bir insanın kalbinde yol açtığı tesirin farkında olup olmadığını da merak ediyorum. Bir mü’min olarak hasbeten lillah sergilediği bu davranışın,

İsmail Goodwin adlı dilini bilmediği mü’min kardeşi tarafından önce bir dergiye, ardından internet üzerinden dünyanın her tarafından ulaşabilen herkese aktarılarak ‘cihanşümûl’ bir keyfiyet kazandığını biliyor olduğunu ise, sanmıyorum.

Ama, vâkıa bu işte. “Çay”ın İngilizce “tea” dendiğini dahi bilmeyen, yani eğitim-öğretim olarak belki ilkokul düzeyinde bulunan bir çaycının, imanın gerektirdiği kerem, ihsan, kardeşlik, tebessüm, yumuşak huyluluk gibi hasletlerle hallenmesi sayesinde, ‘hal diliyle’ anlattığı o kadar güzel birşey var ki ortada; eminim, çok iyi İngilizce bilen biri olarak, lâkin donuk, ruhsuz ve bilgiç bir edayla İslâm’da kardeşlik, ihsan, hoşgörü falan filandan İsmail Goodwin’e söz edecek olsa, bu kadar iz bırakmazdı.

Bu bakımdan, ‘hal dili’nin öneminin kesinkes farkında olmak; gerçekten, mü’min olmanın gerektirdiği güzel haller ile hallenmek gerekiyor.

Görülüyor ki, bu güzel haller ile hallenen bir mü’min, çok iyi dil bilen bir insanın beceremediğini, hal diliyle beceriyor.

Öyleyse, gelin, imanın gerektirdiği hallerle hallenelim; ve imana yakışmayan, fıtraten de sevilmeyen halleri sürgün edelim dünyamızdan…

İslam’da Fal;Büyü;Kehanet

Standard

Büyü veya sihir, bir takım acaip işler vasıtasıyla, başkaları üzerinde tesirler meydana getirmektir. Sihrin gözbağcılık denilen gerçek olmayan çeşitleri yanında, gerçek netice ve etkileri olan çeşitleri de vardır. Ancak,, mahiyeti ve nasıl etki yaptığı bilinememektedir. İslam dini, sihri inkar etmemiş; fakat itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kötüye kullanıldığı ve kontrolü mümkün olmadığı için yasaklamıştır.

Kur’an-ı Kerim’de: “Sihir-bazın felah bulmayacağı” (Taha, 69) beyan buyurulmuştur. Sihir ve büyüye karşı korunmak için, Allah’a sığınmak ve muavvizeteyn denilen Felak ve Nas sürelerini okumak tavsiye edilir.

İnsanın güzel bir olayla veya sözle karşılaştığında iyimserliğe; kötü bir hal ile karşılaştığında ise kötümserliğe kapılması, yaratılıştan gelen fıtrî bir hadisedir. Ancak, iyimserlik ve kötümserliğe kapılarak bu gibi hallerin tesiri altında kalmak kişiyi evhama sevk edeceğinden kötü sonuçlar doğurabilir.

Arapçadaki “F-E-L” kökünden olan fal sözcüğü iyimserlik ve iyiye yorma manasına gelmektedir. Hayırlı ve hayra teşvik edici sözler de bu kabil-dendir. Bu manadaki fal için peygamberimiz:

“İslam’da uğursuzluk yoktur. Ancak fal’ı (iyi sözü) beğenmekteyim” buyurmuştur. Görüldüğü üzere bir şeyi uğursuz saymak onun etkisinde kalmak yersiz ve dayanaksızdır. Bilakis ümitvar olmak Allah’a güvenip O’ndan güç alarak hayatımızı değerlendirmek her Müslümanın görevidir.

Günümüzde halk arasında fai diye ifade edilen ve kahve fincanı veya bir takım şeylere bakarak kişinin geleceği ile ilgili hususlarda hükümler çıkarmak yanlıştır, dinimizde yeri yoktur.

Günümüzdeki manası ile fal, cahiliyet döneminde müşriklerin uyguladıkları oklarla nasibini tespit etmek ve gelecekle ilgili bilgiler aktarmaktır ki, bunu yapmak ve ona inanmak dinen caiz değildir.

Kâhinlik, cinden bir arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup, ondan öğrenmek ve bunları başkalarına bildirmektir. Cin ile tanışan falcılar, (Yıldızname)ye bakıp, sorulan her şeye cevap verenler böyledir. Bunlara ve büyücülere gidip, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür. (Hadika)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: Uğursuzluğa inanan, kâhinlik yapan, kâhine giden, büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir, Kur’an-ı kerime inanmamış olur. [Bezzar]

İbni Ebi Zeyd hazretleri diyor ki: (Cinci tarikatçıya inanmak, insanı cinden kurtardığına inanarak, ona ücret vermek caiz değildir. Büyü çözene de para vermek caiz değildir.

Birgivi Vasiyetnamesi)nde, (Bir kimse, ben çalınanları, kaybolanları bilirim dese, diyen de, buna inanan da kâfir olur. “Bana cin haber veriyor, onun için biliyorum” derse, yine kâfir olur. Çünkü cin de gaybı bilmez. Gaybı yalnız Allah bilir) buyuruluyor.

Gaybı, Allahü teâlânın vahy ve ilham ettikleri de bilir. Cin gaybı bilmez. Fakat cin, ben evliyadan duydum ki şöyle imiş derse, küfür olmaz. Ancak cinler yalan söyledikleri için onlar biz duyduk deseler de inanmamalıdır. Allahü teâlâ vahy yolu ile Peygamberlere gaybı bildirdiği gibi, ilham yolu ile de evliyaya ve müminlere de bildirir.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Büyü; ilme, fenne uymayan, gizli sebepler kullanarak, garip işler yapmayı sağlayan ilimdir. Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. [R.Muhtar]

Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek [büyü çözmek için büyü yapmak] caiz değildir. (Hadika)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Büyü yapmak, küfre en yakın olan, en kötü haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Müslüman büyü yapmaz. Allah saklasın, imanı gittikten sonra büyü tesir eder.) [c.3, m.41]

İmam-ı Nevevi hazretleri buyuruyor ki: Büyü yaparken, küfre sebep olan kelime ve iş olursa, küfürdür. Böyle bir kelime ve iş olmazsa, büyük günahtır.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: Helake sürükleyen yedi şeyden biri büyüdür.[Buhari]

İpe üfleyip düğüm atan kimse, büyü yapmış olur. Büyü yapan da Allah’a şirk koşmuş olur. [Nesai]

Falcıya, büyücüye, kâhine giderek, onların söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur. [Taberani]

Büyücüye inanan kimse, Cennete giremez. [İ.Hibban]

Gaibden haber vermek maksadı ile yıldız ilmi ile uğraşan kimse, büyücü gibi günaha girer.[İ.Mace]

Falcıya fal baktıran, onun sözüne inanmasa bile, kırk gün kıldığı namaz kabul olmaz. [Müslim]

Fal bakmak, yazı ve çizgi ile gelecekten haber vermek, puta tapmak gibidir. Karı-kocayı birbirine düşüren Allahü teâlânın lanetine uğrar. [El-Envar]

Ana ile evladın, kardeşle kardeşin arasını açana lanet olsun. [İ.Mace] Kâhinlik yaparak alınan para haramdır. [Buhari]

Büyü, insanları hasta eder. Sevgi veya nefrete sebep olur. Yani cesede ve ruha tesir eder. Büyü, kadınlara ve çocuklara daha çok etki eder. Büyünün tesiri kesin değildir. İlacın tesiri gibi olup, Allahü teâlâ dilerse tesirini yaratır. Dilerse tesirini yaratmaz.

Şu halde, (Büyücü, büyü ile istediğini şüphesiz yapar, büyü muhakkak tesir eder) diyen ve inanan kâfir olur. (Allahü teâlâ takdir etmişse, büyü tesir edebilir) demelidir!

Alıntı