Monthly Archives: Aralık 2009

Gönül secdeleri ile geldim…

Standard

Ey Rabbim!

Huzurda olmanın huzuruyla, manasını BiLerek, tek, yüce ve sonsuz olduğunu idrak ederek geldim

‘Namaz huzur iledir’ dedin. Bir hiç olmanın bilinci ile geldim

Abdestin diriltici nefesiyle ve ruhuma işlenen manasıyla, ardında geçmişi ve geleceği bırakarak anı yaşamanın sevinci ile geldim

Gönül secdeleri ile jel … loş …

Gönlün işaret ettiği dilinle ‘Ya Hu, ya Hu, ya Hu! ‘Lar / la …

Ya Rabbi, onu ezanda davet ettiğin, ‘Haydin felaha, haydin kurtuluşa! ‘

sözü / ile

Ey gözleri ve gönülleri aydınlatan, kurtar bizi nefsin karanlıklarından!

Kulluğumu arz etmek, acziyetimi sunmak ve bunlar ile azametini duymak için huzurundayım.
Suçlarımı itiraf ve büyüklüğünü İkrar için buradayım.

Yüce âleminde tüm kâinatı arkama aldım ve Gönlümü Sana açtım.İşte huzurunda, kıyamdayım

Rabbim, Sen gelenleri boş çevirmezsin, duamı, niyetimi kabul eyle!

Amin ..

Umudun Varsa;

Standard

Umudun varsa, gün uğurlar, karanlıklar dehlizindeki gecelerini, bahar umudunun büyüklüğünde bir buket bırakır yüreğine…

Gözlerin umut ettiğin kadar uzakları görür. Sükûnetin umut ettiklerini haykırıverir derinliklerinde…

Umudun varsa kavurucu güneşlere baş kaldıracak yeterlilikte, koylar bambaşka sarmalar hislerini. Deniz dalgalarını fedakârlığın tepelerinden aşırıp ayaklarının altına serer. Okyanus kusursuz fırtınalarını gömer bağrına, yüreğindeki umudunla ancak deli rüzgârların yönünü bambaşka bir iklime savurursun. Yeri ve zamanı geldiğinde yıkıp geçen tayfunların kolundan tutup, hoşluğu yudumlatan meltemlerin kapısına bırakır, bir tutamda olsa avuçlarında kalmış umut…

Umudun varsa, ellerin hiç titremeden uzanır, her şeyin alnına müptela semaya, dizlerin dermansızlık bilmeden koşmanın neşesini yudumlar, görülmemiş başkalıklar bir bir dökülür beklemekte ısrar ettiğin rıhtımın sancaklarına. Bulutlar çekinmez rahmet yüklerini kucağına boşaltmaya, çaresizlik bile bir gün uğramaz, kaybedeceğin sandığın zamanlarda gönlünün umut çiçekleriyle süslenmiş kapılarına. Toprak bile koynuna bıraktığını değil, umut ettiğini doldurur avuçlarına, yorgun düşen yüreğini tutup çıkarır bitti hükmü verilmiş zamanın bağrından…

Umut işte öyle bir şey ki, umulmadık bir anda beliriveriyor, çok uzak sanılan bilakis tamda derinliklerimizde çırpınan bir yüreğin serin ve mutluluk dolu koylarında…

Umudun varsa, atılan taşları bile hissetmezsin simanda, kör kuyuların karanlıkları bile ürkütmez seni, nehirlere teslim edersin masumiyetini, ateşler dokunmaz umudu hisseden yüreğinin surlarına, ayrılığın dağladığı gözleri, umudun serinliği ışığa kavuşturur, yaraların esir aldığı bedenin umududur, faniliği kemirenlerin takatlerini kesen, bir çarmıhtan koparılıp, ötelerin kapısına getiren umudundur.

Umut ki, gidilecek olanın kapısındaki eşiğin parkelerinde bekleyen tek solmayan güldür, zor sanılan yolların taşlarını söküp kenara sürükleyen bir yeldir, hazan mevsimindeki bahçelerin çitlerini hazan gülleriyle süsleyen, şafaklardan siyah bulutları silip, maviliğin berraklığını döşeyen, gönülleri kuytu uykularından alıp, mutluluğun hazzıyla süsleyendir.

İşte sen ey her şeyi kendine dert edinen yüreğim, bil ki, umudun olduğu müddetçe yalnız kalmazsın, şimdi sil gözyaşlarını, sen şu faniliğin koylarında umudun kadar varsın…

İlknur DOĞANAY

Elleri Koku Dağıtan bir Şehid

Standard

Muharrem, kutlu ayların en kutlusu, hüzünlü günlerin en hazinidir. Ali’nin gözünün nurlarından dördünün cennete uğurlandığı aydır. Kerbela’da şehitlerin şahı Hüseyin dışında Hz. Ali’nin dört evladı daha şehid olmuştur ve üçünün adı şöyledir: Ebubekir, Ömer, Osman…

Turgut Uyar’ın Divan’ındaki o dizelerle seslenmenin vaktidir :
“elleri koku dağıtırdı nasıl bir koku / suya gel kana gel bir yeni hasana gel
o öldü çünkü bir gülü tutmuştu bilmeden / sen istersen her gün gel her sene gel
hüseyin de öldü ölür hasan da öldü ölür / ölen ve dirilen o bitmez insana gel”

Ali, Allah’ın sonsuz ve mutlak isimlerinden bir isimdir. Manası yüce demektir. Ali, yücedir, Yüceler Yücesi’nden alır yüceliğini. Ali bizim şahımızdır. Şah, sultandır. Ali, velayet sultanıdır. Ali’ye en çok yakışan sıfat veli’dir. Veli, dost demektir, Asıl Dost’a yakın olmaktır. Ali, yücedir, manevi kişiliğiyle semaya yükselmiş, Rahman isminin arşı kuşatan bulutuna girmiş, bir adalet ve merhamet yağmuruna dönüşmüştür. Ali ile Fatıma, dünyanın en yoksul ailesidir. El-Hüseyni’nin dediği gibi, ‘fakirlik insanı Allah’a ulaştıran en güzel yoldur’ Ali bu yolun şahıdır. ‘Allah’ı gördün mü? O görünür mü?’ diye sorulduğunda, ‘ben görmediğime inanmam’ diyen bir sultandır Ali. Bu ihsan düzeyidir.

Hz. Ali, yoksulluğun, adaletin, irfanın ve barışın/esenliğin sultanıdır. Fatıma cemale yürüdükten sonra evlenir ve aynı zamanda Ömer’in kayınpederidir Ali. Bir gün hiç paraları yokken, sadece altı dirhem parası varken ve çocuklarına yemek almaya giderken yolda kavga eden iki insan gördüğü zaman ,

Hz Ali “Niçin kavga ediyorsunuz? Şu âlemde Allah’ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?” diye sorar. Kavga edenlerden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu, vermediğini, söyler. Altı Hz Ali son kuruşuna kadar çıkarıp adama verir. Evine geldiğinde eli boştur, ‘Cennet kadınlarının seyyidesi’, “Ya Ali, hiç mi bir şey almadın?” diye sorunca, “Ama ara düzelttim ya Fatma” der.

Hz Fatma’nın yüzünde nurlu bir gülümseme belirir. Memnundur kocasının bu güzel hareketinden. Daha sonra Hasan’la Hüseyin ağlamaya başlarlar, ‘açız’ diye. Evden çıkar, bu acı manzaraya dayanamaz. Yolda bir adama rastlar.

Elinde besili bir deve “Ya Ali bu deveyi sana satmak isterim, ucuza satacağım.” “Param yok” der Hz Ali. “Olsun” der adam. “Bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum.150 dirhem bu deve. Al sonra ödersin.” Alır Hz Ali 150’ye o deveyi. Yolda giderken başka adama rastlar. “Ya Ali” der, “ne güzel bir deve bu. Ben bunu 300’e alayım ne olursun reddetme beni.” Hz Ali “ama ben bunu 150’ye aldım” der. “Olsun, ben çok beğendim bunu” Ve 300’e alınca evine pek çok yiyecek getirdikten sonra Peygamber Efendimizin’in huzuruna çıkar.

Efendimiz güler, “gel” der, “şu deve hikâyesini anlat ya Ali”. Anlatınca da der ki: “Sen ki ara düzelttin. Allah Cebrail’i ile sana deveyi sattı. Mikail’i ile de satın aldı. Her kim ki ara yapar, birleştirir, düzeltir, ikilikten insanları kurtarırsa o bendendir ya Ali.” İşte böyle bir babanın çocukları ikilik çıkarır mı? Onların ikisinin de bütün hakikatleri sadece birlik ve tevhit içindi.

Cemalnur Sargut hanımefendi, Hz. Ali’nin ve Beyt Ehli’nin bu sırrını, mürşidi Kenan Rıfai’den naklen ne güzel anlatır: Hz İbrahim de Beyt Ehlidir, Hz İsmail, belki de Hz Âdem’den başlamış bir şeydir Ehl-i Beyt. Allah’ın Kâbe’sini, Beyt’ini yapmak, onlarla başlamadı mı? Beyt Ehli’nin en güzeli olan Hz Ali Peygamber’le birlikte o yüce Kâbe’nin içinde putları kırarken Peygamber Efendimizin o mübarek boyu ise putları kırmaya yeterken, bastonu da elindeyken Hz Ali’yi omzuna almak istemişti. Hz Ali’nin sapsarı bir yüzle “edep ederim, nasıl çıkarım ki o omuza” deyişi Hz Peygamber’in “benim emrim senin edebinden üstündür” hitabı ve Hz Ali’yi omzuna alarak putları kırdırışı, ömrü boyunca Ali makamındaki çeşitli sultanların bu âleme gelerek Peygamber’in manasının omzunda içimizdeki putları kırdığının delili değil midir?

Asıl Yezit içimizdedir. Tarihteki Yezit, nefs-i emaremizin mücessem halidir. Yezit her isteğini almaya alışmış, Hüseyin Allah’ın her istediği şeyi vermeyi kabullenmiştir. Aradaki fark budur. Ruh verici, nefis alıcıdır. Nefis ruha hakim gibi görünse de bu mana sonsuza kadar ruhun nefis üzerindeki tecellisinin anlatımıdır.

Bir bayram günü Hz. Hasan’la Hüseyin’in elbise istediği rivayet edilir. Efendimiz yoksul, Hz. Ali ve Hz. Fatıma fakir. Cebrail’in bile gözünü yaşartan bu istek, iki tane bembeyaz elbiseyi getirip Peygamber Efendimize hediye etmesiyle neticelendi. Ama çocuklar pek memnun kalmadılar, “keşke renkli olsaydı” diye ağlamaya başladılar. Peygamberimiz şaşkın, Cebrail’e baktı. Hz. Cebrail, Efendimiz’e, “su atın üzerine Efendim, çocuklar hangi rengi istiyorsa o renge bürünsün” dedi. Efendimiz elbiselerin üzerine biraz su attıklarında Hz. Hasan’ın elbisesi sarıya, Hz Hüseyin’in elbisesi kırmızıya dönüşür. Cebrail ağlamaya başlar. Peygamber şaşkın, sorar; “Çocuklar memnun. Niye ağlıyorsun?” “Efendim bunlar, bu iki renk Hasan’la Hüseyin’in cennetteki köşkleri, manaları ve hakikatleridir.” Ve daha sonra Peygamber’e döner, “ne acı ki” der, “Hz. Hasan zehirlenerek vefat edecek. Hz. Hüseyin al kanlarla öbür âleme yürüyecek”. İşte bu iki renk, bu iki tecelli bize çok şey öğretir. Belki celalin rengidir kırmızı. Celalin, marifetin, hakikatin ortaya çıkışının, Allah’ın ilmiyle tecellisinin, Allah’ın kudret ve kuvvetiyle bu âleme tecellisinin rengidir kırmızı.

Efendimiz, gözünün nuru Fatıma ile İslam’ın Zülfikar’ı ve Allah’ın Aslanı’ndan olan bu iki gözbebeğine, ‘oğlum’ diye hitab ederdi.

Bir gün Hz. Fatıma gelerek Resulallah’a üzgün bir halde : “Hasan’la Hüseyin kaybolmuşlar” diye dert yandığında, Peygamberimiz (sav) : “Korkma, Allah onları korur ” buyurdu ama bütün Medine seferber oldu. Sonunda Beni Neccar ahırlığında buldular. İkisi uyuyor orada. Bir melek kanadının birisini onlara döşek, birisini yorgan etmiş. Peygamberimiz uyandırmaya kıyamıyor, bir onu öpüyor, bir bunu öpüyor ta uyanana kadar. Uyandığında her birini bir omzuna aldı. Getiriyorken Hz. Ebubekir, “Ya Resulallah, hiç değilse birisini biz taşısak? ” buyurdu. “Hayır, ikisini de ben taşıyacağım.” Hz. Ebubekir dedi: “Ne muhteşem binektir, sizin bineğiniz, Resul-i Ekrem kâinatın Efendisi sizi taşıyor.” Hz. Resul (sav) buyurdu: “Ama onlar da çok muhteşem binenlerdir.” Allah’ın kendilerini temiz kıldığı ve dinin temeli olan adalet ilkesi uğrunda şehitlerinin arasına kattığı ehl-i beytin bu büyük imamlarını sevmek, onların aşkıyla yanmak, onların izini sürmek, bu aziz milleti dünyanın efendisi kılmıştır.

Yeniden düştüğümüz yerden kalkmanın biricik yolu da budur: Adalet ilkesine yapışmak, merhametli olmak ve Yezid’in değil Hüseyin’in çağrısına uymak… Alıntı

Her gün Ölümü hatırlayalım mı?

Standard

İnsanların hesap günleri yaklaştı. Böyleyken onlar hala gaflet içindeler. Ölümü düşünmekten nasıl da yüz çeviriyorlar!” (Enbiya, 1)

evet bu ayeti kerime  ölümü düşünmemizi emrediyor..

gelin biz de her gün (mukadder olan) ölümü hatırlayalım.

ne dersiniz?

Ezelde de Ebed’de de diri (Hayy) olan, yalnızca Rabb’imizdir..

Sevmekle başladıysa her şey, öyle bitmeli…

Standard

Sevmekle başladıysa her şey, öyle bitmeli…

Bir kapı aralamaktır veda çıkıp giderken… Ve bir tesellî düşer kalbin en güzel yerine… Bir başka boyutta yazılıdır sevginin adı…

Yüreğe gelen her rüzgarın bir sesi vardır, sabrı tavsiye eden… Duymak gerekir bu sesleri taa derinlerden… Bir tebessümdür yeni olan her şey…

Ve alışmaktır yüreğe serpilen her bir gözyaşına… Ve eskiye özlem, adına yeni denen her kapıyı aralamaktır aslında… Yüreğe kazılan her hâtıra için sevmektir, herkesi ve her şeyi… Eskinin hatırına yaşamaktır geleceği…

Ve anlatmaktır kâinata atılan asil imzanın sahibini… Yürekte çarpan ismini… Eskimeyen sevgisini… Yeni olan her şeyin ve mâzîdeki her nefesin sahibini… Sana, kapıları açan merhametini… Bir vasiyetse bu bırakmaktır elinin uzandığı herkese… Anlatmalıdır herkes O’nu… Kalbindeki yeri kadar, sevgisi cümle olup uçmalıdır gönüllere…

Ve hissetmelidir yaratılış sebebini… Ve ayrılığın yükü hafiflemelidir gönlündeki…

Sevmekle başladıysa her şey, öyle bitmeli…

Kollarını açıp yollarda beklemeli…
Sevmeli herkesi, hasta gönülleri iyileştirmeli… Boş sevgi cümleleri ile değil, sevgiyi yaratanı ekleyerek her bir söze, öyle kalplere girmeli…

Hoş görmeli dostları… Kırgınlıklar için vakit yokken, yarınlara gülümseyerek O’nun rızası ile başlamalı… Yürekten bir “Allah!” deyip şeytanları ağlatmalı… Ve bir umut olmak ruhunu acıtmış herkes için… Sabrı yoldaş edinmek… Reçetesi belli olan kalplerin eline ilaçlarını vermek…

Bir bahardır bu… Sevginin vakti gelmiştir… Açar her bir gönülde!.. Sabır ile sulanır ve filiz verir her bir nefesle… Anlattıkça yüce yaratıcıyı daha çok büyür içinde… Hatıralarda artık üzmez kendini… Bir tesellisi vardır adına gelecek denen… Ayrılık artık şenlenir.

Ruhların vedâsı etkilememeli insanlığa olan sevgimizi… Bunca vedâyı boş yere harcamamalı… Beyazlar giydirmeli ayrılıklara ve gönlümüze gömmeli… Gelecekteki her bir nefes uğruna gönüllere Hakk’ın rızası ile girmeli… Sevmeli, sevdirmeli…

Veda eden ruhun özlemi ile geçen hüzünlü bir gelecekte, zamanın kovaladığı nefesleri tüketmemeli…

Adına son denen her şey sevgi ile can vermeli…

Sevmekle başladıysa her şey, öyle bitmeli…
-alıntı-

Çizdiğin Resme Dikkat Et

Standard

Öyle diyor Mevlânâ:

“Dün, dünle beraber gitti cancağızım.
Bugün, yeni şeyler söylemek lâzım.”

Biz de öyle yapalım…

Yepyeni bir ruhla ve aşkla uyanalım. Hayat toprağımızı yeniden karıp karıştıralım. Ve toz toprağın içinden o günün en güzel gülünü çıkaralım…

Evet, öyle yapalım. Günümüze Hz. Peygamberin (a.s.m.) bir duâsı ile başlayalım:
“Ey Rabbim! Bu günün ve bundan sonra gelecek günlerin hayrını Senden isterim ve şerlerinden Sana sığınırım…”

Geçenlerde bir resim sergisinin açılışına dâvetliydim. Hatıra defterine bir şeyler yazmaya çalıştım. Oraya yazamadıklarımı ise, sizlerle paylaşayım dedim.
Sevgili genç kardeşlerim. Bir gönül sohbetine ne dersiniz?..
Bu dünyada herkes kendi resmini çizer.
Öyleyse çizdiğin resme dikkat et.
O resimler; kare kare tuvale aksettirdiğin o şeyler yorumlanacak bir gün…
İyi bil ki, kendi resmini çiziyorsun yaşarken…
Uğraştığın neyse, sen o’sun işte.
Gün gelip bu resim yorumlanacak…
Erbabı ve ehli tarafından.
Hem de en ince ayrıntısına kadar…
Ne fazla, ne eksik. Ne az, ne de çok.
Duvara vuran aksin, yere düşen gölgen bile unutulmayacak.
Yaman bir gün olacak.
Ufak ufak ama her şeyi yazılı bulacaksın o resimde. O gün, her şeyi…
Elde kalem ya da fırça fark etmez, sen hayat denilen tuvale kendi resmini çiziyorsun.
Söylediğine ve yaşadığına dikkat et.
Bu dünyada büyük bir aynanın önündesin. Boy aynasına bakıyorsun. Ve senin resimlerin aksediyor aynalarda. Uyusan da, uyumasan da…
Aynalar emiyor, yutuyor bir bir suretlerini, çizgilerini. Çizdiklerini.
Belki de farkında değilsin.
Gizli kameralar önündesin. Ona göre yaşa, ona göre gör, ona göre görün.
Sen neysen o’sun.
Seçtiğin yoldasın.
Seçtiğin neyse o yolda yürüyorsun.
Bize verilenden sorumluyuz. Güzel izler bırak.
“Kolay bırakılan izler çabuk silinir,” biliyorsun.
Değiştirmek istersen resmini o da elinde…

Beğenmiyorsan aynadaki görüntünü, geç kalmış sayılmazsın nefes aldıkça.
Güzel izler bırak geçtiğin yollarda. Güzel suretler düşür aynalara.
Kaybolan günleri, ah vah edip yandığın görüntüleri sil, çıkar aradan.
Sana yakışan halleri, tavırları, suretleri, sıfatları takın. Öyle görün aynalarda.
Riyadan uzak, sahteden ırak olsun ruhun.
Bulutların arasından parlayan yeni ay gibi pırıl pırıl göster çehreni.

Ey suretler, ey aynalardaki görüntüler. Zaman zaman bulutlansa da yüzünüz, hüzün kaplasa da içiniz, siz üzülmeyin.
Bak ne güzel diyor Mevlânâ:
“Lâ tahzen/ üzülme; bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa/ iki kanatlı olursun./
Tek kanatla uçulmaz zaten./ Lâ tahzen / üzülme; sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu almaktır./

Allah, sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır, niye kederlenirsin?
“Lâ tahzen/ üzülme; taş, taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olmak dileyen taş; ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır.”

Güneşin altında kaybolan bir şey yok. Unutulduğu zannedilen her şey, her değer gün ışığına çıkar bir gün.
Ona göre dur, ona göre görün, ona göre çiz resmini.
Sen kendi hayatını yazmaktasın. Dikkat et, kalemin ne işliyor, ne yazıyorsa sen o’sun.
Bediüzzaman bak ne diyor:
“İşte, dünya süslü bir menzildir. Her birimizin hayatı bir endam aynasıdır. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz bir sayfadır, hayatımız bir kalem onunla, sahife-i a’malimize geçecek çok şeyler yazılıyor.” (Mektubat)

Gün gelecek çizdiğin resim yorumlanacak ona göre.
Nasıl yaşarsan öyle aksedecek aynalara.
Çizdiğin kendi resmindir senin.
Aynalar önündesin. Aynalar emiyor her kareyi, her anı hapsediyor, sabitliyor resmini.
Ebedî bir hesap için zaptediyorlar.
Şimdi suretlerdesin. Sonra aynalarda ve görüntülerdesin. Dikkat et.
Maskeye ihtiyacın yok. Allah’ın verdiği o güzel yüze bir yüz daha ekleme.
İki yüzlülerden olma.
Sadelik ve yalınlık yakışıyor yüzüne.
Hüzün yakışıyor sana.
Öyle kal, daha güzelsin.
En güzelin ayinesisin.
Er adamına, dâvâ yiğidine yakışıyor hüzün.
Ver kendini Allah’a
Vur kendini tartıya.

Dünyayı saran yalanları ve korkulu rüyaları uyanışınla uyandır.
Donuklaşan ruhları, milyon hayatları kalbin ısıtacaktır.
Senin kalbin, o en güçlü yanın yapacaktır bunları. Yeter ki inan, Allah’a güven ve O’na dayan…
Sen neysen o’sun.
Neyle meşgul olduğuna bir bak.
Allah seni ne için yaratmışsa onunla ol. Fuzuli işleri bırak.
Melekler şahidin olsun. Aynalar en güzel anlarını tutsun. Bir gün gelip çizdiğin resimler yorumlandığında yüzün aklardan daha ak olsun.
Seni seviyorum diye, senin üstüne üstüne gelen sahte sevgilerden medet yok.
Allah, kalbini korusun.
Yalan yanlış sevgilerden.
İnsanı bu kadar sevdiğini söyleyenler, sen de biliyorsun ki yalan söylüyorlar. Bunlar seni kendine esir ederler. Sevgiler araç olmalı Allah’a giden yollarda, amaç olmamalı. Kalbin yolunu kesen eşkıyalar da var dikkat et. Alkıştan, şöhretten, üzerine abanan ellerden, yaban ellerden Allah korusun seni.
Seni sevenler, seni ait olduğun yere bıraksınlar. Allah’a bıraksınlar. Rabbim seni bu zorlu sınavda yalnız bırakmasın.
Sen sadece O’nun kulusun, O’nun eserisin ve O’na aitsin. Bir kölenin iki efendisi olmaz.
Haydi hoşça kal. Allah’a emanet ol.
Dikkat et, kalbin ve düşüncen neredeyse, kiminleyse sen o’sun. Dilerim bu uğurda bahtın ve talihin sana açık olsun.
Çizdiğin resme dikkat et. Yorumlanacak bir gün.

alıntı 

Gülermisin Ağlarmısın?

Standard

Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:

Aranızda Müslüman olan var mı?
Korkudan kimse birşey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:
“Ben Müslümanım ” der.

Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar.
Adam dışardaki inek sürüsünü gösterip:
amca,bunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin?

Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra “ben yoruldum başka birini bul” der.

Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:

Aranızda başka Müslüman var mı?
Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar,

İmam:
Ne bakıyosunuz bana iki rekât namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk? der