Monthly Archives: Mart 2009

Serdar Tuncer-Kurbanim

Standard

Reklamlar

Besmeleye Hürmet

Standard

Bişr-i Hafi hazretlerinin tevbesi şöyle oldu:
Genç yaşta içkiye müptela olmuştu. Bir gün, yolda sarhoş bir halde giderken, üstünde Besmele yazılı bir kağıt buldu. İçi sızlayıp yerden aldı. Öptü, çamurlarını silip, temizledikten sonra, güzel kokular sürüp, evinde duvara astı.

Gece âlim bir zat bir rüya gördü. Rüyada, ”Git, Bişr’e söyle! (O bizim ismimizi temizledi Biz de onun kalbini temizleriz. O bizim ismimizi büyük tutup yükseğe astı, Biz de onun ismini büyük yapıp, yüksek kullarımın arasına katarız. O bizim ismimize güzel kokular sürdü, Biz de onun şahsını hidayetini kıyamete kadar müslümanlar için güzel kokular saçan yıldız yaptık) denildi.

 

Bu rüya, üç defa tekrar etti. Rüya gören zat, sabah olunca, Bişr-i Hafi’yi arayıp meyhanede buldu.

 

Bişr, gelen zâta dedi ki:
– Benimle sizin ne işiniz olabilir? Benden ne istiyorsunuz?
– Senin için önemli bir haberim var.
– Kimden bahsedeceksin?
– Allahü teâlâdan …
Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu:
– Hâlim malum. Bana şiddetli azap mı yapacak?
O zat, rüyayı anlattı. Bişr arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi:
– Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz. O zatın yanında hemen tevbe etti.

Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, başka zaman da hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara, ”Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeye haya ederim” derdi. Ayakkabı giymediği için kendisine ”Hafi” [yalınayak] denilmiştir.

 

 

Selâm ve Duâ ile…

DUA DUA DUA…

Standard

adimsonbahar_dua_eden_kiz2

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الصَّادِقِ الْوَعْدِ اْلأَمِينِ، وَعَلَى آلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ،

 

 وَأَصْحَابِهِ اْلأَكْرَمِينَ، وَعَلَى التَّابِعِينَ لَهُمْ بِإِحْسَانٍ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ.

 

رَبَّنَا اشْغَلْنَا عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ يَشْغَلُنَا عَنْكَ فَجُدْ بِنَا بِأَلْطَافِكَ الْخَفِيَّةِ وَأَغْنِنَا عَمَّنْ سِوَاكَ، أَنْتَ الْمُعْطِي وَنَحْنُ الْفُقَرَاءُ بِبَابِكَ وَاشْرَحْ

 

صُدُورَنَا وَاسْلُكْ بِنَا سَبِيلَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَاكْفِنَا هَمَّ وَغَمَّ وَخَوْفَ كُلِّ شَيْءٍ وَمِنْ كُلِّ سُوءٍ وَعَذَابٍ

 

 مِنْ فَوْقِنَا وَمِنْ تَحْتِنَا إِنَّكَ عَلَى مَا تَشَاءُ قَدِيرٌ وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ؛ يَا مَنْ يُجِيبُ السَّائِلِينَ وَيَسْتَجِيبُ الدّاعِينَ اِسْتَجِبْ دُعَائَنَا وَانْصُرْنَا

 

  عَلَى مَنْ عَادَى لَنَا وَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا حَتَّى لاَ نَخَافَ غَيْرَكَ وَلاَ نَرْجُوَ سِوَاكَ.

 

وَصَلَّى اللهُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعيِنَ.

***

Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a kainatın zerreleri adedince hamd ü sena, kulları içinden seçip zirve payelerle şereflendirdiği en doğru sözlü ve en güvenilir elçisi Hazreti Muhammed’e, tertemiz, pırıl pırıl hane halkına, mükerrem ashabına ve kıyamete kadar gelip geçecek insanlar içerisinde ihsan şuuruyla onlara ittiba edenlere de sonsuz salât ü selam olsun!

Rabbimiz! Sen’in fikr ü zikrinden uzaklaştıracak ne kadar meşguliyet varsa onların hepsinden bizi uzak tut.. bu acz ü fakr içindeki kullarını hiçkimseye muhtaç olmayacağımız, başka hiçbir kapının önünde el açmak sefaletine düşmeyeceğimiz ölçüde fevkaladeden lütuflarınla zenginleştir; zenginleştir Ya Rab, zira hakîkî veren yalnız Sen’sin, biz ise Sen’in kapının önünde bir “nigâh-ı âşina” bekleyip duran kapıkullarıyız.

Rabbimiz! Sinelerimize inşirah salmanı, yolumuzu, peygamberan-ı izamın, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu eylemini istirham ediyoruz. Sen her şeye gücü yeten, her istediğini gerçekleştiren ve yakarışlara mukabelede bulunmak şanına çok yakışan yegane Zat’sın; ne olur, bizim dualarımıza da icabet eyle ve sağımızdan-solumuzdan, önümüzden-arkamızdan, üstümüzden-altımızdan gelebilecek bütün tehlikelerden ve Sen’in azabına uğramaktan; aynı zamanda bunların hasıl edeceği korku, gam ve kederden de sıyanet buyur!

Ey isteyenlere cevap veren ve dua dua yalvaranların dualarını kabul buyuran Yüceler Yücesi Rab! Bizim niyazlarımızı da kabul buyur.. kinle, nefretle oturup kalkan ve hep düşmanlık duygularıyla köpüren imansız ve amansızlara karşı yardımcımız ol.. bir de üzerimize sekine yağdır, yağdır ki, Sen’den başka kimseye karşı hiçbir korkumuz, hiçkimseden de en küçük bir beklentimiz kalmasın!…

Efendimiz Hazreti Muhammed’e, aile fertlerine ve bütün ashabına salât u selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabbimiz!

 

Ruh ve Hayat Disiplini İçin

Standard

“Günün Muhasebesi”

lale

 
Mümin bir kul ruh ve hayat disiplinini korumak için çok mücadele etmesi gerektiğinin farkındadır. Günün muhasebesi bir anlamda müslümanın eksileri ve artılarıdır. Orta Asya’nın en eski yerleşim bölgelerinden Buhara’daki, Bal-ı Havuz Camisi’nin giriş kapısında asılı bulunan levhada yer alan sorular müminlerin günlük muhasebeleri için oldukça önem arz etmektedir. İşte o sorulara bakarak muhasebenin yap. Eksilerin mi artıların mı fazla?

 

1- Bu gece derin uykundan uyanıp Allah’ı zikrettin mi?

 2- Bugün sabah namazını camide cemaatle kıldın mı??

3- Bugünkü sabah evradını okudun mu?

4- Gününe, helalinden rızıklandırması için Allah’a niyazda bulunarak başladın mı?

5- Bugün, cennetle şereflenebilmek için duada bulundun mu?

Kim ki günde üç kez kendisini cennetine koyması için Allah’a yalvarırsa, cennet de “Allah’ım o kulunu cennetine koy” diye niyazda bulunur.

6- Cehennem ateşinden korunmak için Allah’a yalvardın mı?

Kim ki üç kez cehennemden korunmak için Allah’a yalvarırsa cehennemde “o kulunu cehenneminden koru” diye Allah’a niyazda bulunur.

7- Beş vakit namazını camide cemaatle ve vaktinde kıldın mı?

8- Sünnet ve nafile namazlarını eda ettin mi?

9- Her ezandan ve namazdan sonra okunması gereken evradı okumayı alışkanlık haline getirdin mi?

10- Namazlarını huşu içerisinde ve okuduklarını tefekkür ederek eda ettin mi?

11- Yediğin, içtiğin, giydiğin velhasıl tüm kazancının helalliği konusunda Allah’a sığındın mı?

12- Görme, işitme gibi Allah’ın sana bahşettiği diğer tüm nimetler için O’na hamd ettin mi?

13- İslam nimeti için Allah’a hamd ettin mi?

14- Duaların kabul edildiği vakitleri ganimet bilip Allah’a niyazda bulundun mu?

15- Bugün Allah’ın kitabından hiç okudun mu, ondan ayetler ezberledin mi, yeni bir şeyler öğrenip onunla amel ettin mi?

16- Bugün Allah Resulünün hadislerinden birini okudun mu, ezberleyip onunla amel ettin mi?

17- Bir ilim halkasına katılıp Allah’ın dinine ilişkin bilgi dağarcığını genişlettin mi?

18- Bugün gözünü, kulağını ve tüm azalarını Allah’ın haram kıldığı şeylerden korudun mu?

19- Bugün Peygamber Efendimize selatü selam getirdin mi?

20- Bugün bir hasta ziyaret ettin mi?

21- Bir cenazeyi -yıkanmasından namazı ve defnine kadar- teşyi ettin mi?

22- Bugün emri bil maruf ve nehyi anıl münker’de bulundun mu? (iyiliği emredip kötülükten sakındırdın mı?)

23- Allah için nasihatte bulundun mu?

24- Ahdine vefa gösterdin mi, sözünde durdun mu?

25- Gizlide ve aşikarda her işinde samimi ve ihlaslı oldun mu?

26- Zenginlikte ve yoklukta tasarruf ettin mi?

27- Sana gelmeyene sen gittin mi?

28- Rıza ve kızgınlık halinde adaletli davrandın mı?

29- Sana zulmedeni affedip, seni mahrum bırakana verdin mi?

30- Bugün konuşman zikir, susman tefekkür müydü?

31- Bugün şahit olduklarına ibret nazarıyla baktın mı

Yeis batağına düşmemek için

Standard

 

allah_by_azidesigne

 

Evvela şunu ifade etmeliyim ki, dünya ve Türkiye’nin bugünkü hali, hiç de ümitsizlik ve yılgınlığa sevk edecek durumda olmadığı gibi, bugünlerde yaşanılan kriz de, günümüze has bir problem değildir.

 
Geçmişte de bu kabil durumlar tekrar tekrar yaşanmış ve netice itibarıyla hepsi de bertaraf edilmiştir. Evet, hâlihazırdaki durum ne ilktir ne de son olacaktır.Şimdiye kadar kim, yürekten ve samimî olarak kendi dâvâsına bağlanmışsa, Allah ona zafer ve muvaffakiyet ihsan etmiştir. Tarih, bunun örnekleriyle doludur. Meselâ, Havarilerin Hz. Mesih’ten aldıkları mesajla koca Roma İmparatorluğu’nu sarsmaları buna güzel bir örnektir. Hz. Mesih, Eyle’de veya bir kısım Hıristiyanların iddia ettiği gibi eğer İzmir civarında neş’et etmişse, bu insanların o günkü şartlarla nasıl çoğalıp Roma İmparatorluğu’nu sarstıklarına ve arslanların ağızlarına atılmalarına rağmen nasıl yılmadıklarına hep hayret etmişimdir. Bir avuç insanın, insanlık tarihinin seyrini değiştirecek şekilde o günün en mütegallip, en mütehakkim, en müstebit hükümdarların hükmettiği ve aşılmaz lejyonları bulunan bir ülkeyi temelinden sarsmaları akıllara durgunluk verecek bir hadisedir. İşte bu, Allah’ın gücü, Hz. Mesih’in kudsiyeti ve onun mesajının nuraniyetindendir.İkinci olarak, imanı olan bir insan, hiçbir zaman şu bezdirici ve yıldırıcı durumlardan dolayı ümitsizliğe düşmemelidir. Zira Allah’ın sonsuz kudretini mülâhaza ederken ümitsizliğe düşmeye ne hakkımız vardır ne de haddimizedir. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır.. ve isterse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir. Ayrıca âyetin ifadesiyle, “Allah’ın rahmetinden kâfir bir cemaatten başka kimse ümidini kesmez.” (Yusuf Sûresi, 12/87) Söz buraya gelmişken, merhum Mehmet Akif’in her zaman tekrar ettiğim, kendi döneminde değişik hadiselerle sarsılan insanımıza söylediği bir sözünü hatırlatmak istiyorum:Ye’s öyle batak(lık)tır ki: Düşersen boğulursun.Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”

Ümit tomurcukları yeşeriyor

Hz. Sâhib-i Zaman’ın ifadesiyle, ‘Yeis, mâni-i herkemâl-dir’. Bu itibarla olgunlaşma yolunda ve yükselme helezonunda bulunan insanlar, ‘bu bâdireyi de atlatabilir miyim!’ tereddüdüne düşmemelidirler. Himmetler fevkalâde âlî, ruhlar gayet fâtihâne, azimler peygamberâne tutulmalı ve ‘Allah bizimle beraberse aşamayacağımız engel yoktur’ duygu ve düşüncesi içinde hareket edilmelidir. Yine o Ümit Güneşi, kaldığı Marmara Oteli’nin denize nâzır penceresinden parmağını ufka doğru uzatarak, ‘Kardeşlerim, ye’se düşmeyiniz, ilhadın bel kemiği kırılmıştır. O, ölüm heyecanları içinde çırpınmaktadır.’ diyerek çevresine hep ümit aşılamıştır. Bu söz, bundan senelerce evvel söylenmiştir ve o zamanın dünyası ile günümüz dünyası arasında kıyaslanamayacak kadar büyük farklar vardır. Bugün dünyanın dört bir tarafında ümit tomurcukları -Allah’ın inayet ve keremiyle- boy atıp yeşermektedir. Öyle ise ruhlarımızı coşturacak bunca ümitbahş gelişmeler varken neden ümitsiz olalım ki!

Öte yandan, “Cihanın şarkında ve garbında 20. asırda kan seylâpları, insanları kütükler gibi önüne katıp sürüklüyor ve 21. asra da yine aynı duygu ve düşünce içinde giriyoruz. Şimdi, böyle bir durumda nasıl ümitli olabiliriz ki?” gibi bir soru akla gelebilir. Burada bütün samimiyetimle ifade edebilirim ki; Allah, bir gün Kur’ân’ın elmas düsturlarını kendilerine rehber edinenlere, mutlaka dünyaya kendilerini ifade etme fırsat ve imkânını verecektir. Bunda hiç kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Bugün dünyanın değişik yerlerinde öldürülen o masum ve savunmasız insanlar, yeni yeni sürgünlerin meydana gelmesi için, tıpkı baharda ağaçların budanması gibi bir mânâ ifade etmektedirler.. bu sebeple 21. asır inşallah 20. asır gibi olmayacaktır. Şimdilerde biz, değişik yerlerde çiçeği başka, rengi başka, gülü ve bülbülü başka bahar edalı yamaçlar görüyoruz. İnşallah her yerde ayrı ayrı baharlar açacak ve on asırlık o müsâmahakâr Müslümanlığımızla, ayrı ayrı yerlerde meydana getirilen bu kanaviçeyi birbirine bağlayıp bütünleştireceğiz. Ne var ki bütün bunlar, durup dururken kendi kendine de olmayacaktır. Bunlar için azami ızdırap, dua, tazarru ve gayret gerekir. Evet, Allah’tan inayet için gayret göstermek şarttır. Şayet âhesterevlik edilmez, gerekli cehd ve gayret de gösterilirse, Cenâb-ı Hak -inşallah- bu son dünya kışını da bahara tebdil edecektir.

ÖZETLE

1- Dünya ve Türkiye’nin bugünkü hali, hiç de ümitsizlik ve yılgınlığa sevk edecek durumda olmadığı gibi, bugünlerde yaşanılan kriz de günümüze has bir problem değildir.

2- İmanı olan bir insan, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemelidir. Zira Allah’ın sonsuz kudretini mülâhaza ederken ümitsizliğe düşmeye ne hakkımız vardır ne de haddimizedir.

3- Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘Yeis, mâni-i herkemâldir’. Bu itibarla olgunlaşma yolunda ve yükselme helezonunda bulunanlar, ‘bu bâdireyi de atlatabilir miyim!’ tereddüdüne düşmemelidirler.

İskender Pala – Aşk Ezelde Bir Merhaba İdi; Hala ki Odur…

Standard

Fatih’in veziri olan şair Ahmet Paşa bir beytinde, aşkındaki sadakati ve tutarlılığı anlatabilmek için,

” Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr
Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim” deyiverir.

Kolay bir söyleyişe göre çok güçlü bir hayal!..

Öyle ki Ahmet Paşa hakkında tezkirelerin “Türk şiirine parlaklık ve güzelliği ilk o vermiştir.” hükmünü doğru çıkartır. Günümüz diliyle şöyle demek: “Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım.”

Aşk…

Kainatın yaratılış vetiresini, özünü ve esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğinde şüphe bulunmayan macera…

Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan, dimağlara yükseklik veren bir hüzün ve neş’e. Varlıkla birlikte var olan, ve varlıkta en son yok olacak olan. Başlangıcı ta ezel gününde; şöyle: Kur’an’da anlatılır ki (Âraf, 171-172) Allah, dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya yok iken ruhlar âlemini yarattı. Orada bütün ruhları bir araya toplayıp sordu: “Elestü bi-Rabbikum?” Yani, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Ruhlarımız bu soru karşısında “Kâlû: Belâ!” Yani “Dediler ki; -Evet (şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin)”. Bu meclis (ezel bezmi, elest meclisi), varlığın ilk toplantısı idi ve bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular; ta ki dünyaya geldikleri vakit, bir bedene girdikleri, ete kemiğe büründükleri vakit bu sözlerinden dönmesinler…

Dönenler olursa, o mecliste rahmet ve merhametiyle kullarına muamele eden Rab Taala’nın rahmet ve merhamet çizgisinin dışına itilsinler…

Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki, orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar. İnsanlar arasındaki çağ farkları, uzaklık ve yakınlıklar ile biganelik ve âşinalığın temeli işte o ezel gününe dayanır. Bu durumda dünya, ezelde kader olarak yazılanın vuku bulduğu (kaza) bir duraktır; o kadar. Bu durakta aşkın ve âşıkın nasîbi de ezel günündeki durumuyla bağlantılı olarak bu dünyada görünürlük ve yaşanırlık kazanır. Bu durumda ya Hüsn ü Aşk yazarı Galib Dede’nin benzetmesiyle dünyaya ait desenleri ve çizgileri olan kader kumaşları ruhlarımız arasında bölüştürülürken âşıka da sevgi hissesi olarak terzilerin makas artığı kırpıntılar misali paramparça olmuş bir kalb düşecek veya yukarıda Ahmet Paşa’nın dediği gibi âşık, ezel gününde öyle bir çift göz ile karşılaşacak ki aşktan pay almayı, veya aşktan gayrı pay almayı unutup dünya hayatını öyle yaşayacaktır. Söylediğine göre Ahmet Paşa, ezel gününde henüz ruhlar alemindeyken, güzellerden bir güzel, kendi güzelliğinin farkında olarak (istiğna halinde) göz süzüp de kendisine âşık ararken, gözleri bir an, yalnızca bir an, Ahmed’in canına da değip geçmiştir. Aşk adına Ahmed’e ne olduysa işte o bir an içinde olmuş ve o güzellik karşısında mest ve hayran düşüp kendini kaybedivermiştir.

Bu öyle bir mestliktir ki aradan milyonlarca yıl akıp giderek dünya kurulacak; Adem yaratılıp yine on binlerce yıl insanoğlu dünyada ezel macerasını sürdürecek, nihayet Ahmed’in ruhu da bir beden ile dünyaya geldiğinde hâlâ ezeldeki o sarhoşluğu geçmemiş olacaktır. Bunun diğer yönden okunuşu, Galib’in dediği gibidir ve Ahmet, ezel gününde gördüğü güzelin aşkını kendisine zoraki kader edinerek dünyayı da onun uğrunda her türlü belalara, sıkıntılara, ayrılık acılarına vs. katlanarak mest ve hayran yaşayıp gider.

Yani ki aşkında bu derece sadakat ve doğruluk, tıpkı ruhların Allah’a verdikleri söz gibi bir ağırlık ve sorumluluk taşır. Ta ki âşık, ruhlar meclisinin sözünde duran yegane kişisi olabilsin. Öyle ya hemen hepimiz o gün verdiğimiz sözü çoktan unutmuş, kendimize (masivadan, paradan, ihtiraslardan, gururlardan, maldan, mülkten vs.) yüzlerce tanrılar edinmiş durumdayız.

Oysa âşık ezelde verdiği aşk sözüne sadakatle sarılmış, aşkın bunca ayrılık belasına da katlanarak âşıklıkta bir gömlek daha derece kazanmanın yollarını aramaktadır. Aşkın belası öyle bir tatlı bela ki, ezelde başlamış olup ebede kadar uzanacaktır. Nitekim ruhlarımız, “Elestü bi-Rabbikum?” sorusuna karşılık olarak “Evet” anlamına gelebilecek pek çok kelime arasından “bela”yı seçmiştir. Kul, belayı kendisi istemeyince Allah neden versin ki?!..

Velev aşkın belası da olsa!..