Monthly Archives: Ocak 2008

Dirilt Beni Rabbim…

Standard

110.jpg

Tükeniyorum Rabbim!

Yanliz kaldigimi düsünüp,varlığının her an,her noktasında
tezahur ettigini, beni devamlı koruyup gözettiğini,gönlümden geçenlere dahi cevap verdiğini unuttuğum an!”Rabbim”demeyi unuttugumda tükeniyorum!
Diriliyorum Rabbim!Sana yaslandığım ,Sana güvendiğim…Seninle
başlayıp, Seninle devam ettiğim,tüm işlerimi Sana havale ettigim an!
“Ne güzel dostsun” dediğimde diriliyorum.
Tükeniyorum Rabbim!Tüm sevdiklerimden;anne babamdan,canandan,ten kafesindeki candan yakın olduğunu bilerek,ellerimi Sana açmayı,Senden çözüm ,Senden çare beklemeyi,hüzünlenip,kederlenip,sızlanarak,sızımı gidereceğini unuttğum an! “Bu dertler neden bana?” dediğimde tükeniyorum.Diriliyorum Rabbim!Havayi soluyup Seninle dolduğum, gözümü
açtiğımda Seni bulduğum,en saglıklı irtibatı Seninle kurduğum, tüm
dünya bana küsse de Seni umduğumd an! “Kahrın da hoş, lütfun da
hoş”dediğimde diriliyorum.
Tükeniyorum Rabbim!Dünya meşgalesine dalıp bir cenneti, bir
azabı, bir de ölümü unuttuğum an!”Beni affet” demeyi unuttuğumda
tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim!Yandığımda Seninle söndüğüm,Seni
anıp ruhumu güldürdüğüm,O sırlı gücünden kuvvet aldığım,Seninle
yürüdüğüm,Seninle bulustuğum,seninle konuştuğum an!”Yarab, bırakma ellerimi” dediğimde diriliyorum.
Engelle tukenisimi.

Dirilt beni Rabbim!

Amin.

Bir süre buralarda olmayacağız cümleten Rabbime emanetsiniz. 

Dostlarımızı bıraktığımız yerde bulmamız ümidiyle…

Sevgiyle kalın inşallah.

Reklamlar

Bir Çiçeğin Duası…

Standard

193.jpg

Ey bütün çiçeklerin,bütün bitkilerin,yerin göklerin,ve alemlerin rabbi…
Ben senin yaratığın tohumlardan cansz bir tohumdum bir zamanlar,
Sen bana can verdin.
Dualarm kabul ettin,beni bir çiçek yaptın.
Bana kendi dilediğin gibi bir şekil verdin,renklerle,desenlerle,süsledin
yüzümü,
Bana bir koku sürdün,koklayanı mest eden
Güzellerden bir güzel yaptn görenlere gösterdin,
Senin verdiğin cazibeyle kuşları böcekleri çağırdım kucağıma….
Dayanamadlar koştular…
Onlara senin rahmet çeşmelerinden şerbetler sundum,
Senin izninle
Birbirimize güldük,birbirimize sarldk,el ele kucak kucağa sana
şükrettik,seni zikr ettik günler boyunca nice kuşlar nice böceklerle tanıştm
böylece…
Hepsiyle mutlu beraberliklerim oldu.
Nihayet’ min kulun gördü,
Yanımdan ge birgün…
Beni bir müçiyordu,beni fark etti,durdu,geri döndü,eğildi
Yüzüme baktı uzun uzun önce gözleriyle,sonra elleriyle okşadı kokladı
kokladı…
‘ ‘ Ne güzel yaratılmış! ‘ ‘ dedi sesizce.
işte o an niçin var olduumu anladm.
Melekler sardı etrafmz anszn,
imrenerek seyrettiler olup biteni…
Görmediği Rabbine görmüş gibi inan bir insann yücelişini gördüler.
Ve her şeyi en ince ayrntısıyla kaydettiler…
Çekilen resimlerde ben de vardm…
Ey dualar cevap veren Rabbim,
Ben cansz bir tohumdum…
Dualarm kabul ettin güzel bir çiçek oldum.
Senin kudretinle canlandm,
Senin sanatınla süslendim,
Senin lütfunla güldüm…
Şimdi bir duam daha kaldı mahşere sakladm;
‘ ‘ BENİ GÖREN GÖZLERİ ATEŞTE YAKMA,YA RABB ! ‘ ‘

Allah Yolunda Olana…

Standard

islamasevgires.jpg

Hadis-i şerîfte varîd olmuştur ki: “Cenâb-ı Allah, kıyâmet gününde mahlûkatı topladığında bir münâdî şöyle seslenir:
    – Karşılıksız iyilik yapanlar nerede?
    İnsanlardan bir cemâat kalkar, süratle cennete doğru yürür ve melekler onlara yetişip şöyle derler:
    – Biz sizin süratle cennete koştuğunuzu görüyoruz, siz kimsiniz? Onlar da derler ki:
    – Karşılıksız iyilik yapanlarız. Melekler tekrar:
    – Sizin karşılıksız iyi davranışlarınız nelerdir, diye sorarlar. Onlar da:
    – Biz zulme uğradığımızda sabrettik, bize bir kötülüğü dokunanı afvettik, derler. Onlara:
    – Giriniz cennete, denilir.
    Sonra bir münâdî daha:
    – Sabır ehli nerede, der. Ve yine bir cemaat kalkar, süratle cennete doğru yürürler. Melekler onlara da yetişir ve:
    – Sizin süratle cennete gittiğinizi görüyoruz. Siz kimsiniz, diye sorarlar. Onlar da:
    – Biz, ehl-i sabırız,derler. Melekler tekrar:
    – Sizin sabrınız neye karşıdır, derler. Onlar da:
    – Biz Allah’a tâat hususunda sabrederiz, yine biz Allah’a isyandan kaçınmada sabırlıyız. Onlara denilir ki:
    – Girin cennete!
   

Böyle hareket edenlere ne mutlu!..
    Hakk teâlânın emirlerine sarılmak ve yasaklarından kaçınmaktan başka çare olmadığı gibi halkın hukûkuna riâyet göstermek ve onlara ünsiyet etmekten başka çıkış yolu da yoktur. Nitekim “Allah’a tâzim ve ibâdet, mahlûkata şefkat ve merhamet…” kâidesi bu hukûkun edâsını beyân eder.

Bu iki emrin yalnız biriyle yetinmek kusûrdur.

Zîra bütünün bir parçası ile yetinmek kemal halinden uzaklıktır. Halkın ezâsına tahammül zarûrî olduğu gibi onlarla iyi geçinmek de vâciptir.
    Allah yolunda olana lâzım olan devamlı sûrette fakr ve zillet duygusuyla mütevâziâne tazarrû ve ilticâyla kulluk vazîfelerini edâ, şer’î hudutları muhâfaza, sünnet-i seniyyeye tâbi olmak, hayır yolunda niyetlerini sâlim kılmak, zâhir ve bâtınını mâmur etmek, kendi ayıplarını görmek, Cenâb-ı Hakk’ın intikamından korkmak, kendi hasenâtı çok olsa bile az, seyyiâtı az ise de çok addetmek, şöhret âfetinden korkmak ve ürkmektir.
    Kişi işlerine ve işlerindeki niyete -sabah aydınlığı gibi zâhir ve âşikâr olsa bile- ihtimam göstermeli ve iyi hallerine de asla güvenmemelidir. “Sadece din hizmetindeyim, şeriata teşvik ediyorum, halkı Hakk’a dâvet ediyorum.” diye bu amellerine îtimad edip de kendi halini iyi ve hoş görmemelidir.

Bu gibi haller ve fevkalâde durumlar zaman zaman kâfir ve fâcirden de zuhûr edebilir. Nitekim Peygamberimiz -sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem-:
    “Allah bu dîni fâcir bir adamla da teyid eder.” buyurmuşlardır. Bu duruma göre nefs terbiyesiyle meşgul olan mürîd, onu arslan gibi bilmeli ve ondan zuhûr edebilecek her türlü istidrâca hazır olmalıdır.

 Çünkü bu neviden istidraçlar mürîdin ayağını kaydırabilir.
    Kalbe ârız olan zulmet ve kederin izâlesi tevbe, istiğfâr, nedâmet ve ilticâ ile mümkün olur. Dünya sevgisi sebebiyle kalbe düşen zulmet ve kederin izâlesi ise pek zordur. Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
    “Dünya sevgisi her günâh ve hatânın başıdır.” (Keşfü’l-Hafâ, I, 413) buyurmuştur. Allah teâlâ cümlemizi dünya ve dünya ehline muhabbetten ve onlarla münâsebet ve ihtilattan kurtarsın.

Zîra dünyayı ve ehlini sevmek öldürücü bir zehir, helâke götüren bir hastalık, büyük belâ ve korkulu bir derttir. (İmam Rabbanî Mektûbat, I, 135)
    Allah Teâlâ buyuruyor ki:
    “Kâfirlerin müslümanları irtidâda icbar etmelerinin sebebi onların dünya hayâtını âhiret üzerine tercih etmeleridir. Allah teâlâ kâfir olan kavmi hidâyette kılmaz.” (Nahl sûresi, 107)
    Kâfirlerin, bekâsı olmayan ve zevâle mâruz olan dünya hayâtını, muhabbetleri sebebiyle âhiret üzerine tercih ederek hevâ-yı nefsaniyyelerine tâbî olmaları, kendilerinin küfür üzerinde ısrarlarına ve başkalarını da küfre icbar etmelerine sebeb olmuştur.

Binaenaleyh bu sûretle kâfirlerin irâdelerini küfre sarf etmeleri sebebiyle Allah teâlâ onları tarîk-ı necâta ulaştırmaz ve hidâyet etmez.

Alıntıdır

Sevgiyle kalın inşallah

Yüceltende, Alçantanda KUR’AN’dır…

Standard

dua24.jpg 

Sözün sultanı olan Efendimiz (s.a.v.) bir gün Ashabına ilahî kelamın değer ve kıymetini öğretme adına şöyle bir söz söyler:  

“Gerçekten Allah bu kitap ile bazı toplulukları yüceltir, bazılarını ise alçaltır.” (Müslim, Müsafirîn, 269; İbn Mace, Mukaddime, 16)

Bu sözü belleklerine silinmemek üzere yazan o altın neslin kahramanlarından biri de Hz. Ömer’di. Şahsiyetini adalet, kuvvet ve rahmet üzere oluşturan İslam’ın yüz akı yiğitlerinden biri olan Hz. Ömer, hep bu sözün gölgesinde yaşamış; İslam’dan daha büyük bir şerefin olmadığını hayatında birçok tabloda bizlere göstermiştir. Onun 10,5 yıl süren, değil dostlara düşmanlara bile örnek olan hilafet yıllarının birinde,

Mekke valisi Nâfi b. Abdulharis ile aralarında geçen bir konuşma çok manidardır ve bizler için çok önemli mesajlar taşımaktadır. 

 Vali Nâfi görevli olduğu bir gün yerine azatlı kölelerden biri olan İbni Ebzâ’yı vekil olarak bırakır ve Medine’ye doğru yola çıkar. Medine’ye varmadan Usfân denen mıntıkada Halife Ömer ile karşılaşır.

Hz. Ömer Mekke valisini karşısında görünce ilk önce sorduğu; “Kimi yerine vekil bıraktın?” sorusu olur. Çünkü Hz. Ömer devlet işlerinde çok ciddidir, asla en küçük bir ehliyetsizliğe ve disiplinsizliğe yer verilmesine tahammül etmemektedir.

Vali Nâfi, “Yerime İbni Ebzâ’yı bıraktım” der.

Hz. Ömer tanımadığı bu şahıs hakkında bilgi almak adına bu sefer de; “O kim?” diye sorar. Vali Nâfi; “Bizim azatlı kölelerimizden biridir” diye cevap verir.

Mekke’nin sosyal yapısını çok iyi bilen Hz. Ömer şaşırır ve Nâfi’ye derki: “Şimdi sen Mekkelilerin üzerine azatlı bir köleyi mi vekil olarak bıraktın?” Nâfi verdiği cevapla Hz. Ömer’e yıllar önce Efendimiz’den duyduğu sözü hatırlatır.

Der ki: “Ey Müminlerin Emiri! İbni Ebzâ içimizde Allah’ın kitabını en iyi bilenlerden biridir; böyle olduğu için zaten ben onu vekil olarak bıraktım.” Hz. Ömer bir anda sarsılır

ve yukarıda aktardığımız hadisi hatırlar; Kur’an’ın kendisine tabi olup, onun ahkamı ile amel edenleri ve ahlakı ile ahlaklananları yükselttiğini, ama ona sırtlarını dönenleri, o yokmuş gibi yaşayanları, onu devri geçmiş bir mesaj olarak anlayanları yada onu gözden çıkarılacak kadar basit bir şey gibi ona muamele edenleri ise alçalttığını ikrar eder.  

Bu gerçek dün böyleydi de, bugün böyle değil midir? Hakikaten Kur’an bazılarını yükseltip yüceltirken, bazılarını alçaltıp, ayaklar altına düşürmüyor mu?

Dün sıradan bir köle iken birden Kâbe’nin çatısında ezanı haykıracak kadar Bilal’i yükseltirken; Mekke’nin en soylu ve en asil insanı Amr ibn Hişam’ı (Ebu Cehil’i) alçaltmadı mı? Dün sıradan bir deve çobanı olan Rebi İbn Amr’ı yükseltip onu binlerce askerin komutanı yapıp, İran topraklarına silinmez harflerle adını kazıtırken, efsanevi komutan Rüstem-i Zal’ı onun karşısında alçaltmadı mı?  

Kur’an konuşuyor ve diyor ki: “Başınıza her gelen ellerinizle yaptıklarınızdandır.” Ne yaptık ki bu hallere düştük? Ne yaptığımız ortada;

Kur’an’a sarılacağımız yerde, onu terk edip başka şeylere sarıldık. Kur’an’a hicret edeceğimiz yerde, ondan başka şeylere hicret ettik. Kur’an’ı hayatımızın eksenine taşıyıp, onu hayatımıza yön verecek imam kılacağımız yerde, onu hayatlarımızın dışına ittik. Kur’an ile şeref kazanacağımız yerde, şerefi yanlış yerlerde arar olduk.

Ümmet olarak kaybettiğimiz değerlere yeniden kavuşma adına Allah’ın bizlere en büyük tenezzülü olan, bizlere hayat kaynağı ve her türlü dertlerimizin şifası olan Kur’an’a yeniden yönelmek zorundayız. Onu anladıkça hayatlarımız anlamlı bir hale gelecek, onu yücelttikçe bizlerde onun sayesinde yüceleceğiz. Ya böyle olmazsa; o yine yüceliğini, değerini ve cazibesini muhafaza edecek, ama biz ne yazık ki alçaldıkça alçalacağız.

Alıntıdır.

Sevgiyle kalın inşallah…

Din Dili

Standard

kalemmh3.jpg

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim, kendisini bazı ayetlerinde, bir takım sıfatlarla nite­ler. Bu sıfatlardan biri de «mübîn» dir. Mübîn, hem «apaçık olan» hem de «açıklayan» manasına gelmektedir.

Dolayısıyla Kur’an, apaçık olan ve açıklayan bir kitabdır.Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, «Üzerlerinde inceden inceye düşünsünler, öğüt ve ibret alsınlar, akıllarını kullansınlar diye, Allah ayetlerini insanlara beyan ediyor (açıklıyor).» (Bakara, 221, 242, 266 v.b. ayetler…) buyurmuştur.

Ayrıca, «Kendilerine indirilen şeyi insanlara açıklayasın ve onlar da bunu tefekkür etsinler diye (Ey Muhammed sana zikri (Kur’an’ı) indirdik.» (Nahl, 44) buyurarak,

Hz. Peyamber(a.s.)’in, Kur’an-ı Ker’im’i tebliğ edip, insanlara Allah’dan geldiği şe­kilde, aynen ulaştırmakla görevli olduğu gibi, tebyîn etmekle, yani açık­lamak, anlaşılmasını sağlamakla da görevli olduğunu bildirmiştir.

Bü­tün gaye, Arş’dan gelen mesajın insanlar tarafından iyice anlaşılma­sını temin etmektir. İşte bundan dolayı Allah Teala bu kitabı, akıl sa­hipleri onu anlayıp ibret alsınlar diye kolaylaştırmıştır (Kamer, 17) ve Peygamberini, o kitabı herkese anlatıp açıklamakla vazifelendirmiştir.

Peygamberine, «Ben ancak, apaçık bir inzar ediciyim.” (Mülk, 26) demesini emretmiş ve peygamberlerin vazifesinin ancak apaçık (anlaşı­lır, net, açık, seçik) bir tebliğ olduğuna dikkat çekmiştir (Teğabün, 12).Demek ki tebliğin açık, net ve anlaşılır olması gerekmektedir.

İslam alimlerinin ve din adamlarının da açık, net ve anlaşı­lır konuşması ve yazması gerekmektedir. Çünkü «Alimler, peygam­berlerin varisleridir.» (Keşfu’l-Hafa, Müsned ve Kütüb-ü Erba’a’dan, 2/64).

Nasıl peygamberler, dini açık, seçik ve net bir şekilde anlatmakla görevli iseler, onların varislerinin de, aynı şekilde açık, seçik ve net bir biçimde anlatmaları, konuşmaları ve yazmaları gerekmektedir.Hangi yolu ve vasıtayı kullanırsanız kullanın, gerçekten fikrinizi ve dininizi yaymak ve öğretmek istiyorsanız, anlaşılır olmak zorundasınız.

Bundan dolayı Cenab-ı Allah, Hz. Adem (a.s.)’den beri, hangi kavme bir pey­gamber göndermişse, o kavmin lisanıyla konuşan bir peygamber gön­dermiştir. Çünkü o peygamberin, Allah’dan gelen vahyi, o insanlara ulaştırabilmesi ancak böyle olabilmektedir. Hal böyle iken  sağlıklı bir iletişim kurmak, dinimizi kalbten kalbe aktarmanın yolu yanlın bir anlatımdan geçmektedir.

Sesleri ve kelimeleri duymak, her zaman o ses ve kelimelerin manalarını anlamaya yetmez. Halbuki konuşmaktan ve yazmaktan maksad, bazı manaları ve fikirleri anlatmaktır.

Bunun esası da, insanlara iyi bil­dikleri dilde, iyi bildikleri kelimelerle ve o kelimeleri onların bildiği manalarda kullanarak konuşmaktır. Aksi halde onlara, bir şey anlat­manın ve öğretmenin imkanı yoktur.Hepimizin bildiği gibi, hayatta olan üç nesil, ihtiyarlar, orta yaşlılar ve çocuklarla gençler hepsi de Türkçe konuşup, Türkçe yazdığı halde, sanki ayrı diyarların insanları imiş gibi, birbirleriyle tam anlaşamamaktadırlar.

İçinde oldu­ğumuz «dil problemi» insanımızın, birbiriyle anlaşmasına mani olmak­tadır,Bize düşen; dinî meseleleri   bilhassa halka yönelik olarak anlatırken ve yazarken, seviyeyi elimizden geldiğince düşük tutmak, mümkün mertebe basitleştirmek; mecburen kullandığımız ıstılahları, ya parantez içi cümle ve cümlecik­lerle, ya da dipnotlarla sık sık tarif ederek anlaşılmalarını ve yavaş ya­vaş öğrenilmelerini sağlamak ve hatta zaman zaman ıstılahlardan dahî vazgeçilerek milletin dinî kültürünü derece derece artırmaya çalışmaktır.  

Günümüzde islamı tercih eden yabancıların çoğu bu problemle baş başa bırakılmış ve yanlış yönlere saptırılmak istenmektedir. İslamı çok iyi bilen ve İslam kültürünün içinden gelen bir kimse için basit ve anlaşılır san­dıkları bazı şeyler İslam kültürünü tanıyamamış kesim müslümanlar için  hiç de  anlaşılır gelmemektedir.

Ve şu da merak konusudur ki bu kimseler güncel konuşmalarında arkadaşlarıyla bu dili kullanıyor mu yoksa kendileri için bunu bir üstünlük olarak mı algılıyor da birçok kesim müslümanın anlamayacağı  bir dilde anlatımlarına devam ediyorlar.

Bir şey bizce çok kolay ve basit olabilir. Fakat bu durum, aynı şeyin başka­ları için de basit ve kolay olmasını gerektirmez.İtikadî ve amelî, bu gibi birçok konu,bu kültürden gelmeyen Müslümanlara  göre yazılmalı ve anlatılmalıdır. kavramakta güçlük çekeceği veya genellikle yanlış anlayacağı, yüksek seviyeli ilmî konu­ların, bu insanların seviyesine indirilerek anlatılması ve yazılması gerekmektedir. 

“Menhecü’l Nebevi” nebevi yöntem dediği usül ile anlatmak doğru olur kanaatindeyim.

Nedir bu usul :

 – İnsanlara günümüz diliyle hitap etmek. Yeni bir din dili oluşturup klasik nitelendirmeler yerine insanımızın anlayacağı şekilde onlara bir şeyler anlatmak.

– Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak ; Verilmiş fetvalardan en kolayını insanlara sunmak. Ruhsatları insanlara anlatmak, azametleri insanların tercihine bırakmak. İbn Abbas’ın ruhsat yönetimini esas almak, İbn Ömer’in azamet yönünü insanların kendi tercihlerine bırakmak.

– Müjdelemek, nefret ettirmemek. Korku eksenli bir dinden sevgi eksenli dini anlayışa insanları yöneltmek.

– İtaat edip ihtilafa düşmemek; Basit meseleleri büyütüp, İslam birliğini zedelememek. Farklılıkları gündeme taşımayıp, müşterek birliktelikleri sürekli gündemde tutmak.

Eğer bu gün insanımıza dini anlatırken karşılık bulamıyorsak sorunu birazda kendi dilimizde aramalıyız.  Kullandığımız “din dili” şu anda insanlarımızın anlayacağı bir dil mi yoksa başka bir dil mi ?

Şuna inanıyorum ki bazı insanlarla anlaşabilmek için yanımızda türkçeyi bilmemize rağmen sözlük taşımamız gerekiyorsa anlaşamamamız gayet normal.

Gelin dilimizi de, dinimizi de, imanımızı da tecdid edip nebevi bir okuyuş ile yeniden ihya edelim. Zaten tecdidî imanda bu değil midir?

Alıntıdır.

Sevgiyle kalın inşallah…. 

bir YÛSUF olmak…

Standard

islamasevgikalp.jpg 

sen kendini ben’imle örttün; beni kendinle gizledin.
bana hazineleri açman için ne yapabilirim?*

hazinenin muhasibi, muhafızı olmak;bir Yusuf olmak, bir zamanlar herkesin suçlu bildiği bir mekanda; şimdilerde birilerinin umudu olmak. temize çıkmak, arınmak zahirde de batındaki arınmışlığın aşikar olması.

bir Yusuf olmak, acziyeti ferasetini açanların önünde berat etmek; sanık edildiğin anın ardında kalması. sanılanların yanlışlığının kitap’ta kanıtlanması…

bir Yusuf olmak!
Yusuf…
kaç kuyuda, ne kadar beklemeli ki, hangi karanlık aydınlıktan haber veriyor da bihaberiz karanlığın lisanından. acaba var mı bize de bir su kovası uzatan suya gelen, suya-hayat’a-kavuşmamıza vesile mi ; kuyudan çıkışımız kimin vasıtasıyla ki? hangi züleyha imtihanda tercihi yar’dan yana yapmalı ki.. züleyhaları kim, bizim dünyamızın? kuyular, züleyhalar çevremizde de biz mi Yusuf olamadık; yoksa kuyudayız da biz mi Yusufluğumuzun farkında değiliz; biz mi arınmaya, aydınlığa talip olmasını bilemiyoruz.. nefsimizin her ilhamında o’nun burhanı gelir de, biz mi tıkadık gönlümüzün kulaklarını! biz mi sağır olmaya talip olduk etrafımızdaki , hikmet çığlıklarına karşı! biz marifet mi bildik hakikate sağır olmayı ; bize kim öğretti bunları..yusuf’un hikayesini ilk ne zaman dinledik; biz de mi bir basit aşk hikayesi gibi dinledik…
hikmetini düşünmeden

Read the rest of this entry

Çeşitli Salavatlar ve Manaları

Standard

islamasevgiılove.jpg

“Salavat”, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’i (sav) anmak, O’na selam göndermektir. Aşağıda “salavat” örnekleri bulunmaktadır.

Aleyhisselam
Manası: Allahın selamı, onun üzerine olsun.

Aleyhissalatu vesselam
Manası: Allahın salatu selamı onun üzerine olsun.

Sallallahu aleyhi ve sellem
Manası: Allahu Teala, Ona salatu selam etsin.

Allahumme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed
Manası: Allahım! (peygamberimiz) Hz.Muhammed’e ve aline (evladu iyaline) rahmet eyle.

Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim
Manası: Ey Allahım ! Efendimiz, büyüğümüz Muhammed’e, evladu iyaline, ashabına salatu selam eyle.(Rahmet et, selametlik ver.)

Allahumme salli ala Muhammedin ve enzilhul’muk’adel’mukarrabe indeke yevmel’kıyameti.
Manası:Ey Allah’ım! Hz. Muhammed’e Salatu selam et, ve onu kıyamet gününde sana yakın bir yere(makam-ı Mahmut’a) indir.

Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin tıbbil’kulubi ve devaiha ve afiyetil, abdani ve şifaiha ve nuril’ebsari ve ziyaiha ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Manası: Ey Allahım ! kalblerin doktoru ve devası, vucutların şifası, gözlerin nuru ve ziyası olan Muhammed’e (S.A.V.) aline ve ashabına salatu selam eyle.

 

Allahumme salli ve sellim ve barik ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammedin bi’adedi ilmike
Manası: Ey Allahım ! efendimiz Hz. Muhammed’e (S.A.V.) ve efendimiz Hz.Muhammedin (S.A.V.) aline nihayetsiz olan ilminin adedince salatu selam ve bereketler ihsan eyle.

Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin mahtelefel-melevani ve teakabel-asarani ve kerraral-cedidani vestekbelel-ferkadani ve belliğ ruhahu ve ervaha ehl-i beytihi minnat-tahiyyete vesselame verham ve barik ve sellim aleyhi ve aleyhim teslimen kesiran kesira.
Manası: Allah’ım melevan, asaran, cedidan ve ferkadan yıldızları devam ettiği müddetçe Efendimiz Muhammed’e (S.A.V.) salat ve selam eyle. O’nun ve ehl-i beytinin ruhuna bizden saygı ve selam ulaştır.

Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali Muhammedin ve Ademe ve Nuhin ve İbrahime ve Musa ve İsa ve ma beynehum minen’nebiyyine vel’murselin. Salevatullahi ve selamuhu aleyhim ecmain.
Manası: Allahım ! Hz.Muhammed’e(S.A.V.), Hz.Adem, Hz.Nuh,Hz.İbrahim,Hz.İsa(A.S.V.) ve bunların arasında (gelip geçmiş bütün) peygamberlere rahmet ihsan eyle.

Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin abdike ve Resulike ve alel’muminine vel’muminati vel’muslimine vel’muslimati.
Manası: Allahım ! kulun ve Resulun Hz.Muhammed’e salat (Rahmet) et. Mümin olan erkek ve kadınlara, müslüman olan erkek ve kadınlara da merhamet eyle.

Allahumme Salli ala Ruhi seyyidina Muhammedin fil’ervahi ve salli ala cesedi seyyidina Muhammedin fil’ecsadi ve salli ala kabri seyyidina Muhammedin filkuburi. Allahhumme belliğ minni tehiyyeten ve selama.
Manası: Ey Allahım! Ruhlar içinde sevgili peygamberimiz Hz.Muhammedin ruhuna, cesedler içinde Hz.Muhammedin (A.S.V) cesedine, kabirler içinde Hz.Muhammedin (A.S.V.) kabrine salatu selam eyle. Allahım, benim selamımı sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.V.)’in aziz ruhuna vasıl eyle (ulaştır).

Allahumme salli ala Muhammedin ve ezvacihi ve zurriyetihi kema salleyte ala İbrahime, ve barik ala Muhammedin ve ezvacihi ve zurriyetihi kema barekte ala İbrahime inneke hamidun mecid.
Manası: Ey Allahım! Hz.Muhammed’e zevcelerine ve soyuna rahmet et. Hz.İbrahime rahmet ettiğin gibi. Hz.Muhammed’e, zevcelerine ve soyundan gelenlere bereket ver. Hz. İbrahime bereket verdiğin gibi. Gerçek ki, Sen, Hamidsin(Öğülmüş yanlız sensin) Mecidsin (şan ve şeref sahibisin).

Allahumme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed, kema salleyte ala İbrahime ve ala ali ibrahim,. İnneke hamidun mecid.
Manası: (Ey Allahım, Hz.Muhammed’e ve O’nun âline salat et. Hz. İbrahim (A.S.)’a ve âline salat ettiğin gibi. Şüphe yok ki, sen Hamidsin,(Öğülmüş yalnız sensin), Mecidsin (Şan ve şeref sahibi yanlız sensin)

Allahumme barik ala Muhammedin ve ala ali Muhammed, kema barekte ala İbrahime ve ala ali İbrahim, İnneke hamidun mecid.
Manası: (Ey Allahım, Hz.Muhammed’e ve O’nun âline mübarek eyle. Hz. İbrahim (A.S.)’a ve âline mübarek eylediğin gibi. Şüphe yok ki, sen Hamidsin,(Öğülmüş yalnız sensin), Mecidsin (Şan ve şeref sahibi yanlız sensin)

 

Salâten Tuncîna
Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salâten tuncînâ biha min cemîil’ehvâli vel’âfât. Ve takdîlenâ bihâ cemîal’hâcât. Ve tutahhiruna, bihâ min cemîis’seyyiât. Ve terfeunâ bihâ âledderacât. Ve tubelliğunâ bihâ eksal’ğâyât, min cemî’ilhayrâti fil’hayati ve bâdel’memât. Hasbunallâhu ve nî’mel vekîl, nî’mel mevlâ ve nî’men’nasîr.
Manası: Ey Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (S.A.V.)aline (ve ümmetine) öyle bir salatu selam eyle ki, O salatu selam ile bizi tüm endişelerden, korkulardan, felaketlerden, muhafaza eyle. O salatu selam ile tüm hacetlerimizi ihsan eyle. O salat ile bizi bütün kötülüklerden temizke. O salat ile bizi en yüksek derecelere yükselt. Gayelerin en son, en yüksek makamına bizi onunla ulaştır. O salat ile hayat ve ölümümüzden sonra da bizi tüm hayırlara kavuştur. Yüce Allah, bize kafidir. O ne güzel vekil, ne güzel koruyucu ve ne güzel yardımcıdır.

Salât-ı Tefriciye
Allâhumme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezi tenhallu bihil’ukadu, ve tenfericu bihil’kurabu, vetukdâ bihil’havâicu, ve tunâlu bihir’regâibu, ve husnul’havâtimi, ve yusteskal’ğamâmu bivechihil’kerimi ve alâ âlihi ve sahbihî fî kulli lemhatin ve nefesin bi adedi kulli mâlûmin lek.
Manası: Allah’ ım! Her göz açıp kapamada ve her nefeste, Sana ma’lum nesneler adedince mükemmel bir salat ve tam bir selamı Efendimiz Muhammed (SAV) ‘in ve bütün Âl ve Ashabının üzerine indir ki; Onunla düğümler çözülür, sıkıntılar dağılır, ihtiyaçlar giderilir, istekler ve hüsn-ü hatimeler elde edilir ve mübarek yüzü hürmetine bulutlardan yağmur istenilir.”
Sevgiyle kalın inşallah.