Monthly Archives: Haziran 2008

Cahil abidler ile Fasık âlimler

Standard

Kötü âlimlere dair çok korkunç tehditler mevcuttur. Bütün bu rivayetler kötü âlimlerin kıyamet günü uğrayacakları şiddetli azâbı haber vermiş ve onların herkesten daha çok eziyet çekeceklerini bildirmiştir. Bu bakımdan müslümanlara düşen vazifelerden biri de; kötü âlimle, iyi âlimi birbirin den ayıran alâmetleri iyice öğrenmektir.
‘Dünya âlimleri derken anlatmak istediklerimiz,
dünya lezzetlerine dalan ve dünya rütbelerine ulaşmak için ilim yapmaya çalışan insanlardır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) kötü âlimler hakkında şöyle buyurmuştur:
Kıyâmet gününde herkesten daha şiddetli bir azâba düçar olacak kişiler,, Allah Teâlâ’nın, ilminden kendisine menfaat vermediği âlimlerdir.188

Bildiği ile amel etmeyen bir kimse, âlim olamaz.189
Âhir zamanda cahil abidler ile fasık âlimler olacaktır191

Alimlere karşı böbürlenmeyin, ilmi de sefihlerle mücadele etmek ve halkın takdirini kazanmak için öğrenmeyin. Çünkü böyle yapan kişi ateştedir.192

Kim bildiği ilmi ehlinden kıskanırsa, Allah onu ateşten yapılmış bir gem ile gemler!

Sizin için deccalden daha fazla başkalarından korkuyorum. Sahabîler ‘Kimdir onlar?’ diye sorunca, Hz. Peygamber ‘Dalâlete sürekleyen önderlerdir (âlimler)’ diye cevap verir.193

Kim ilmen gelişir ve fakat hidayet bakımından gelişmezse, o kimse Allah’tan gittikçe uzaklaşır.194

Hz. İsa (a.s) şöyle buyurmuştur: ‘Kendiniz şaşkınlıkta olduğunuz halde, yolunu kaybedenlere ne zamana kadar rehberlik etmeye devam edeceksiniz?’195

Bunlar ve bunlara benzeyen daha nice hadîsler, ilmin büyük tehlikelerine işaret etmektedirler. Demek ki âlimler ya ebedî saadete veya ebedî felâkete namzet kişilerdir. Kişi, ilme dalmakla saadet bulamamışsa, mutlaka felâketle karşılaşır.
Hz. Ömer şöyle der: ‘Bu ümmet için en çok korktuğum kişiler, münafık âlimlerdir. ‘Bir âlim nasıl münafık olur?’ diye sorulduğunda, Hz. Ömer ‘Dili ile âlim, fakat kalbi ve ameli ile cahil olmak suretiyle.. der.

Hasan el-Basrî şöyle buyurmuştur: ‘Âlimlerin ilmini, hakîm lerin hikmetlerini öğrenip de, cahillerin amellerini yapan ahmak lardan olma!’

Bir kişi, Ebu Hüreyre’ye şöyle der: ‘İlim öğrenmek istiyorum; fakat kaybetmekten korkuyorum’. Ebu Hüreyre de şöyle cevap ve rir: ‘Zaten ilim öğrenmemekten daha büyük bir kayıp yoktur in sanoğlu için’.

İbrahim b. Uyeyne’ye ‘İnsanlar içerisinde en çok kimler ned âmet duyarlar?’ diye sorulduğunda şöyle der: ‘Dünyada yaptığı takdir edilmeyen, âhirette ise, ilmi olup ameli olmayan kimseler’.

Halil b. Ahmed196 şöyle demiştir: İnsanlar dört kısma ayırılır:
1. Bilir ve bildiğini de bilir. Bu kişi âlimdir. Ona tâbi olunuz.
2. Bilir, fakat bildiğini bilmez. Böyle bir kimse uykudadır; onu uyandırınız.
3. Bilmez ve fakat bilmediğini de bilir. Böyle bir kişi irşada muhtaçtır. Onu irşad ediniz.
4. Bilmez, fakat bilmediğini de bilmez. Böyle bir adam kara cahildir. Ondan kaçınız’.

Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir: İlim, ameli çağırır; gelirse ne âlâ, fakat gelmediği takdirde ilim de kaçıp gider’.

İbn Mübârek şöyle der: ‘Kişi, ilim talebinde bulundukça âlim dir. Fakat herşeyi bildiğini iddia eden cahil olur’.

Fudayl b. Iyaz197 der ki: Ben üç sınıf insana acırım: a) Bir kavmin zelil olan reisine, b) Sonradan fakir olan zengine; c) Dünyanın oyuncağı hâline gelmiş âlime.

Hasan Basrî ‘Âlimlerin cezası kalplerinin ölmesidir. Kalbin ölümü ise âhiret ameliyle dünyayı istemektir’ demiştir.

Bir şair şöyle der:
Hidayeti verip de dalâleti satın alan kişilere hayret ediyo rum.Fakat dinini verip dünyayı satın alana, çok daha hayret ediyorum.Bu ikisinden de fazla, dinini başkasının dünyasına fedâ edene şaşıyorum. Zira hepsinden daha şaşırtıcı olanı budur.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Kötü olan âlime öyle şiddetli bir azap verilir ki, azabın şiddetinden ötürü bütün ehl-i cehennem seyrine gelir.198

Hz. Peygamber (s.a) bu sözüyle yalancı âlimi kasdetmektedir. Usâme b. Zeyd, Hz. Peygamberden şu hadîsi rivayet eder:

Kıyâmet gününde, (fâcir) âlim getirilip ateşe atılır. Ateşin şiddetiyle barsakları delinir (ve dökülür). Merkebin değirmeni döndürmesi gibi, o da onlarla döner. Bütün ce hennem ehli onu seyre gelir. ‘Sana ne oldu, bu kadar şiddetli azaba düçâr olman için ne yaptın?’ diye sorulduğunda, fâcir şöyle cevap verir: ‘Ben (dünyada) herkese hayri tavsiye edi yordum, fakat kendim yapmıyordum. Şerden sakındırıyordum, fakat kendim işliyordum’.199

İbn Mübârek şöyle demiştir: ‘Âlimin en büyük günahı, bildiği halde, günah işlemesinden doğar. İşte bundan dolayı âlim, büyük azaba düçâr olur’.
Muhakkak ki, münafıklar ateşin en alçak derekesindedir (cehenne-min en dibindedir). Asla onların azâbını kaldıracak bir yardımcı bulamazsın.(Nisâ/145)

Münafıkların bu denli şiddetli cezalara müstahak olmalarının sebebi, bildikleri halde inkâra sapmalarıdır. Bu sebeple, Allah Teâlâ yahudileri, hristiyanlardan daha kötü olmakla tavsif etmek tedir. Halbuki ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ diyenler hariç hiçbir ya hudi, Allah’a oğul izafe etmez, ‘Allah, üçten biridir’ gibi galiz kü fürlere sapmaz. Fakat onları bu büyük cezalara muhatap eden şey, bildikleri halde inkâr etmeleridir.
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Kendilerine kitab verdiklerimiz, Peygamber’i öz oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle olduğu halde içlerinden bir toplu luk hak ve hakikati bile bile gizlerler.(Bakara/146)

Vakta ki onlara Hak Teâlâ tarafından kendilerinde olanı tasdik edici Kitab geldi ki onlar bundan önceleri, inkâr edenlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerdi bildikleri gelince onu inkâr ettiler. (Bakara/89)
(Ey Rasûlüm!) Yahudilere o kimsenin haberini oku ki, ken disine ayetlerimizi vermiştik de, o bunları inkâr ederek imandan çıkmıştı. Böylece şeytan onu arkasına takmış da azgınlardan olmuştu.(A’raf/175)

Devamla şöyle buyurulmaktadır:
İşte bu kimsenin hâli, o köpeğin hâline benzer ki, üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da di lini sarkıtıp solur. (A’raf/176)

Fâcir âlim de böyledir. Çünkü Bel’am b. Baûra’ya Allah’ın Kitabı verilmiş ve fakat o şehvete dalması sebebiyle köpeğe benze tilmiştir. Fâcir âlim, kendisine ister hikmet verilsin, ister verilme sin, dilini çıkararak solur ve şehvetlere dalar gider.

Dünyaya meyletmiş âlimin kıyamet gününde cahil kimselere nazaran çekeceği azap daha şiddetli ve hâli daha perişandır. Yine anlaşılmaktadır ki, zafere ulaşanlar ve Allah’ın rahmetine yakın olanlar, ancak âhiret âlim leridir. Bunların da birçok alâmetleri vardır.
İlimleriyle dünyayı talep etmezler. Zira âlimin en aşağı de recesi dünyanın hakir, hasis, karanlık ve geçici olduğunu; âhiretin devamlı, nimetlerinin berrak ve ebedî, mülkünün büyük olduğunu bilmektir. Yine âlim bilmelidir ki, dünya ile âhiret birbirinin zıddıdır. Birbirinin kumaşıdır. Birini razı etsen öbürünü kızdırmış olursun. Terazinin kefesi gibidirler. Biri ağır bastığı zaman, öbürü mutlaka hafif gelir. Doğu ile batı gibidirler; birine yaklaştığın tak dirde öbüründen uzaklaşırsın, Biri dolu, öbürü boş fincan gibidir. Doludan ne kadar boşaltırsan o kadar dolar boş olanı…

Dünyanın hakirliğini, bulanıklığını; lezzetlerinin elemle karışık olduğunu ve sonra lezzetli olan nimetlerin bir daha dön memek üzere geçip gittiğini bilmeyen bir âlim, aklî dengesini kay betmiş bir mecnundur. Çünkü görgü, deneme, insana dünyanın böyle olduğunu göstermektedir.

Bu bakımdan, aklı olmayan bir in san nasıl âlim olabilir? Ahiret işinin büyüklük ve devamlılığını bilmeyen, değil âlim, belki kâfirin tâ kendisidir. Böyle bir kimsenin imânı kendisinden alınmıştır. İmanı olmayan bir kimse ise nasıl İslâm âlimi olabilir?

Dünyanın âhirete zıd düştüğünü, ikisini bir arada tutmanın muhal olduğunu bilmeyen bir kişi, bütün peygamberlerin birlikte getirdiği dini bilmiyor demektir. Böyle bir kişi ise Kur’an’ı başından sonuna kadar, inkâr eden bir adamdır.

Yahya b. Muaz şöyle demiştir: İlim ve hikmetle dünya talep edildiği zaman ilim ve hikmetin güzelliği solup gider’.

Şair şöyle der:
Çoban, koyununu kurttan korur…
Acaba kurt bizzat çoban olursa, durum ne olur?

Cahillerden Alimlere Öğüt…

Kuranı Kerim Okurken ve öğretirken nefsisinizin esiri olmayın.Çünkü Bize rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v) Kuran okumakta olan birini gördüğünde ona: “Ey kişi, sen okuyuşunu Allah’a duyur, bana duyurmaya çalışma!” buyurdu. 

Bilinmelidir ki duysunlar diye yapılan amel riyaya yakındır. Amelin bozuk veya noksan olması riyadandır. Kişi, amelini, Allah’tan başkasına duyurmak ister, onların kendisini duymalarını ve bunun sayesinde kendisini methetmelerini arzu eder. Bu ise, kötü duygularının ona galebe çalmasından ve zayıflığından kaynaklanır. Böylece ameline Allah’tan başkasını ortak etmiş olur. Tevhid konusundaki cahilce davranışı sebebiyle ameli boşa gider. Çünkü o, Allah’tan başka fayda ve zarar veren veya engelleyen hiç kimsenin bulunmadığını yakinen bilseydi, amelini yalnız O’nun için yapar, tevhitten ayrılmaz ve şirke düşmezdi. Böylece ameli de riyadan kurtulurdu.

          Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

          “Yüce Allah, gösterişçinin ve başkasına adını duyurmak için amel eden kimsenin amelini kabul etmez.”583

          Diğer bir haberde de şöyle buyurulmuştur: “Kim bir ameli insanlar duysun diye yaparsa, Allah, onun amelini insanlara duyurur. Kim de, amelini gösteriş için yaparsa, Allah onun gösterişini insanlara gösterir. Onu küçültür ve hakir kılar.”584

 

Muhyiddin İbn-i Arâbi´den Tavsiyeler…

Standard

1) Bütün Müslümanlara, dinlerinde devamlı birlik ve bir gibi olmalarını, hiçbir suretle dinde ayrılık yapmamalarını vasiyet ederim. Allah’ın yardımı birliktedir. Müslümanlar ayrılığa düşmezlerse onları kimse mağlup edemez. Dinin hükümlerini nefsinde ihlâs ile tatbik edeni kimse aldatamaz. Cin ve Şeytan o insana galebe edemez. Allah, Esmâ-i hüsnâsıyla bilinir. Cenabı Hak’kın asarından Kudret ve azametini düşün, Zât ve mahiyetini düşünme. Esmâ-i hüsnânın çokluğu, bir merkezde düşünülürse Tevlıid olur. Tevhid, kuvvettir. Daima Allah’tan başkasını unut. . . Zâkir olursun. Böyle olan kimse her yerde zâkir’dir. Kal ve lisaniyle Allah’ın zikrine devam edenlerin kalbine Allah Zâti Ahadiyetine karşı iştiyak nuru ilka eder. Gözü açılana ilâya gelir. . . Haya makamında Fetih başlar. Fetih, kalb gözünün Tevfık-ı Rabbani ile açılmasıdır. Bu göz açıldı mı Ahlâk, Fazilet, Doğruluk o kimse için asla değişmeyen, değiştirilemeyen bir haslet olur, Onsuz yaşayamaz.

2) Bir yerde bir günah işlemiş isen oradan ayrılmadan bir de iyilik, ibadet işle, bir elbise üzerinde iken işlemiş isen O elbiseyi çıkarmadan evvel bir de ibadet yap. Vücudundan ayrılan sakal, bıyık, saç, tırnak , kir gibi şeylerde, senden ayrılırken tahir bulun. Ve Allah’ı zikret. Çünkü onlara sahibini nasıl terk ettin diye sorarlar. . “Tırnak ve saçta sinir vardır. Fakat keserken duymaz. Vücutta bâzı kısımların Ruhla alâkası vardır. Duyarlar.  Bâzı kısımlar da cesede, cana aiddir, duygu yoktur” Hiç olmazsa Allah’tan mağfiret İste. . . Allah’tan af ve mağfiret istemen bir duadır. Dua da İbadettir unutma. Abdestsiz kat’iyyen tırnak, saç, sakal kesme. Abdest almadan yıkanma. Cünub iken su içme, yemek yeme, hatta kelâm etme, konuşma. Niçinİni sorma. Bana yanaşamazsın. Vasiyetimi tut. Sonun hayırlı olur. Geçmiş günahlarından birini hatırlayınca hemen tevbe, istiğfar et. Ve Allah’ı zikret. Çünkü Resulü Ekrem (Her işlediğin suçun peşinden bir de iyilik yap ki onu mahvetsin, zira Hasenat Seyyiati yok eder) buyurmuşlardır.

3) Nerede öleceğini, ne vakit ruhunu vereceğini bilemezsin… Onun için Rabbine her hâlinde hüsnü zan et. Sui zan etme.Tâ ki Rabbine hüsnü zan ile kavuşasın. Hadis-i Kudsi’de buyurur: Ben kulumun zannı üzereyim. Bana karşı hayır zan’da bulunsun. Bu haber bir vakit ile takyîd buyrulmamıştır. Hatta
zannın ilim derecesine çıkar. . . De ki: Rabbim affeder, mağfiret eder. Günahlarımdan beni temizler. Günahkârlara rahmetinden ümidinizi kesmeyin; çünkü Rabbiniz bütün günahları yargılar. Bu
âyet’tir.Bir kavli şerifte hiçbir günah tahdid edilmeden mağfiret beyan buyrulmuş, bir de cenıian ile te’kid edilmiştir.Allah’ın Rahmeti gazabına galiptir. Günahkârlara da kulum diye şeref bahşetmesi ne büyük lütf-u İlâhidir. (Kul) kelimesi Hak namına kelâm eden, konuşan demektir.Allah’ımıza hudutsuz şükürler olsun..

4) Gizli, aşikâr, tenhada, kalabalıkta Allah’ın zikrine devam et. Allah, “siz beni anın ben de sizi anayım” der.Allah’ı çok zikreden erkeklerle, Allah’ı çok zikreden kadınlara pek büyük mükâfatlar hazırlanmıştır, buyrulur.Zikir, dil ile.olduğu gibi kalb ile de olur. Hatta bütün azalarla olur. Zikir, zikrettiği Zâttan başkasını tamamen unutmaktadır.Daha doğrusu zikir, Maliki ceseden ve ruhan talep
etmektir.Zikir çok büyük bîr ihsandır mü’minlere. . “VE LE ZlKRULLAHÜ EKBER”
Allah daima kendi Zat-ı Ecel-li Âlâlarını teşbih ve zikreder.En büyük zikir Allah’ın zikridir. Buradaki âyette en büyük zikir Hak İle zikre iştiraktir. Sana senden yakın olanla. . .Gafil olma. . Gafillerin sözüne bakma. . . Onlar bana yetişemezler…
Zikir:l- Kalben 2- Suren 3- Fiilen.
l- Kalben, esmayı sükûn ve huzur içinde dil ile zikirle elde edilir.
2- Sırren, Esmada erimektir..
3- Fiilen, ki en kıymetli zikirdir. Bu zikir Allah’ın emirlerinde gizlidir. Resulün sünnetlerinde yaptığı hareketlerde görünür. . . Zekât, sadaka el Rezzak esmasını Hilen zikirdir. Merhamet ve şefkat; El Rahim, El Rahman esmalarının fiili zikridir.Muzır diye telâkki ettiğimiz hayvanlara bile şefkat ve merhamet şâmildir.Resulü Ekrem fiili zikrin tam kendisi idi. Ahlâkı ve bütün sünnetleriyle.. Bu zikre giren büyük bir tahdidat altındadır. Resul’e abdestli bulunmak, yerde yatmak, Teheccüd namazı kılmak, misvak kullanmak farzdı.Fiili zikir olmasa diğerleri bir şeyifade etmez. Namaz da bir zikirdir. Miraca gitmektir, ibadet bundan dolayı farzdır. “Farz” demek mecburi  demek değildir. Hak’ka yanaşmak için muhakkak şarttır.Hak’ka yanaşmanın edebidir, usulüdür bunsuz olmaz demektir.

5) işlenilen günahın günah olduğuna inanmak ve onun bir kabahat olduğunu bilmek tâattir. Daha günahı işlerken içine ibâdet karışıyor demektir. Bu ibâdetin karışması affa sebebtir. Bir de o günaha istiğfar ve tevbe edilirse, tâat tarafı kuvvetleniyor günaha galebe ediyor. Günahı günah bilmek ve işlerken günah olduğuna inanmak işlemenin sonunda nedamete (için yanmasına) sebep olur. İşte bu haller günahları yıkayan en İyi hallerdir. Allah’ın affı ve Rahmeti çok vâsidir. Allah’a doğru bir kanş gidene Allah’ın rahmeti bir arşın gelir. Bir arşın gidene bir kulaç gelir. Yürüyerek gidene koşarak gelir mealinde Hadis-i Kudsi vardır. Allah’tan bize gelen feyizler, Ahkâm-ı İlâhiye’ye imân ile mütenasiptir, imânın ne kadar kuvvetlenirse feyz o kadar fazlalaşır…

6) Daima hayra ve hayırlı işlere niyetli ol. O hayrı işlemeğe muvaffak olamazsan dahî mükâfatını görürsün. Yine hatama gelen bütün serleri de terk etmeğe azimli ol. Yine hatırına gelen fenalıkları da terk etmeğe azmet. Kader galebe eder de o şerri işlersen zararını görmezsin. Hatıra gelen şerleri terk etmeğe azimli olan, her fena hatıradan dolayı sevap kazanır. Sevap: Allah’ın ve Peygamberin yapılmasını istediği ve yapılmamasından hoşnut oldukları şeylere denir. Bir Hadis-i Kudsî’de: Kulum bir sevap, bir iyilik işlemeyi düşünürse, hemen bir sevap yazarım. Eğer onu işlerse en az on misli sevap yazarım. Bir fenalık düşünürse, onu işlemezse affederim, işlerse bir misli günah yazarını. Buyrulur. Günahlarda adalet var. Sevaplarda fazlalık var. İyi iş, güzel âmel yapanlara daha güzel bir de ziyadesi var. “Burada Allah yazarım diyor” Hakk’ın kudretiyle yazıldığı için “yazarım” buyuruyor, tahdid etmiyor.

7) İslâm kelimesi (LA İLAHE İLLALLAH) dır, ona devam et.Bu, zikirlerin efdâlidir. Hadis-i şerifte Ben ve benden evvel geçen bütün Peygamberlerin söylediği en efdâl zikir {LA İ L Â H E İ L L A L L A H)dır buyrulmuştur. Bİr Hadis-i Kudsi’de: Benden gayri yedi gökler ve onlarda bulunanlar ve yine benden gayri yedi kat yerler ve içinde bulunanlar terazinin bir gözünde olsa, (LA İ L A H E İLLALLAH) da diğer kefesinde olsa, Kelime-i islâm ağır gelir.. .Sözün inceliğini düşün. Düşün de ona göre devam et. . . Bu zikrin feyzini ancak buna devam eden ve bunu kalbe muhkem yerleştiren anlar. . . Bu kelimede hem nefi hem de ispat vardır.(LA İLA -H E ) İle aynını nefi ederken (İ L L A L L A H) ile de varlığını ispat ediyor.Sen de ilmen değil hükmen aynını nefi eder Hak’kın varlığını hem ilmen hem de hükmen ısbat, edersen, Tevhid’in zevkine erersin. . (LA İLAHE İLLALLAH) lâfzı, mübarekinin nefi ve ısbat İle birlikte bulunması ve böyle olmasında büyük bir hikmet ve büyük bir sırrın Hak tarafından ilânı vardır. Ona da devam et ve ehlini bulursan ondan tâlim eyle…

8) Sakın (LA İ L Â H E İL L A L L A H) ‘ın ehline düşman olma, onun Allah dostları ile dostluğu vardır. Kelimei tevhidin ehli olanların bilfarz yer dolusu günahları olsa yalnız şirk bulunmasa, Allah onları kadar mağfiretle karşılar. Allah’a düşman olan müşriktir. Ondan uzaklaşmalı. . Bilmeyerek veya te’vile müsait ağzından bozuk şeyler çıkmış ise, bununla Allah’ın kullarına düşman olunmaz… Allah’a düşman olduğu belli olmayan kimselere düşmanlık etme…Allah’a düşman, müşriktir, dedik Fiilini söylemeyen de âsi, günahkâr (mü’min) veya daha akıbeti belli olmayandır. Allah, kendi dostuna düşmanlık edene ilânı harb eder. Allah’ın kullarına daima şefkât ve merhametle muamele et. Allah, gâvuruna da dinsizine de rızık veriyor. Hattâ şefkât ve merhametini bütün hayvanat ve mahlukata teşmil et.Onları yaradanın hatırı büyüktür, de.

9 ) Allah’ın, üzerine farz kıldığı ibadetlere devam et. Farzlar arasındaki nafileleri de kıl, işle. Amelinden hiçbir şeyi küçük görme. Allah o ameli yaratırken hakir görmedi. Allah, her emrini itinâ ve inayetle vermiştir.Farzların edasına itinâ eden, Allah’a en sevgili ibadetlerle kulluk etmiş ve yaklaşmıştır.Farzları kendisine vazifei asliye kabul eden ve nefsinde tatbik eden Hak’kın gözü ve kulağı olur. Seninle işitir, seninle görür, Hak’kın eli senin elindir. Sana hakkıyle biâd edenler, ancak Allah’a biâd etmiş olurlar. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Onların elleri Allah’ın eli olduğu surette onların elleri üstündedir. Mubayaa ismi faildir. Fail Allah’tır. Onların elleri Allah’ın elidir. Onların elleriyle Ailah-ü Tealâ mubayaa etmiştir. Halbuki mubavaa edenler de onlardır. Nafilelere devam eden, Allah’ın sevgisine nail olur. O kadar ki, Hak onun işitir kulağı, görür gözü olur.Farzları eda eden de bunun aksi olduğu gibi farzlarda mecburi kulluk vardır. O asıldır.Nafilelerde kulluk ihtiyaridir. Nafileye nafile denmesi zait olduğu içindir.Sen de vücudda zaidsin. Çünkü Allah vardı sen yoktun. Sonra sen oldun. Vücud hades zaid oldu demek, sen vücud hakkında nafilesin, binaenaleyh senin için nafile denilen ameli yapmak lâzımdır. Zira o, senin aslındır. Farz olan amelleri de yapmak lâzımdır. Çünkü onlar da vücudun aslıdır ki, Hakk’ın vücududur. Farzların edası ile sen onun için oldun. Nafileyi eda ile de sen, senin için oldun. Sen onun için olmaklığın bakımından Onun sana muhabbeti, sen, senin için olduğun cihetteki muhabbetinden çok üstündür. Kudsi Hadis: Kulum, farz kıldığını ibadetlerle bana yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşamadı. Kulum, nafilelerle de bana yaklaşır. O kadar ki, onu severim. Sevince de işitir kulağı, görür gözü, tutar eli, yürür ayağı olurum. Benden isteyince mutlaka veririm. Bana sığınınca mutlaka onu korurum, işlediğim işler içinde,Mümin kulumun ruhunu kabzetmekteki tereddüdüm kadar, hiçbir şeyde tereddüt etmedim. O, ölümden hoşlanmaz. Ben de onu müteessir etmek istemem. Allah muhabbetinin verdiği neticeye bak; kulun nafilesi de ancak, farzları ikmal ettikten sonra sahih olur. Nafilelerin içinde de birçok farzlar ve nafileler vardır. Kıraet, Rüku, Sücud ve benzerleri farzlar gibi. Nafilelerde farzlann bulunması, farzları ikmâl ediyor.
Bir Hadis-î sahihde: Cenabı Hak, kulumun namazına bakın. Tamam mı, noksan mı? Tam İse, tam yazılır, eğer bir şey noksan ise, bakın kulumun nafilesi var mı? Eğer nafilesi varsa, farzını onlardan ikmâl ediniz. Buyurur, işte, ameller böylece zabta geçer. Nafilenin mutlaka farzlardan aslı bulunmalı.Farzlarda aslı bulunmayan, yeni uydurulmuş bir ibadet demektir. Zahir buna bid’at der. Ruhbaniyet icad ettiler buyurur Resul-ü Ekrem. Bunlardan bir kısmına, güzel adetlerdir der. Ve bunları icad edenler, kıyamete kadar sevap kazanırlar. Bunlar, Şeriatın aslına, ruhuna uygun olan bid’atler ki, bid’ati hasene tâbir edilmiştir.Şeriate uymayan ve şer olanlar, bid’ati seyyie’dir. Kötü âdetlerdir, iyi âdetlere uyup, amel etmekte sevap vardır, lâkin, o iyi olan bir şeyi, Resulullah’dan sadır olmamıştır diye terk etmekde daha ziyade ecir vardır. Resulullah’a sünnetlerde tabi olmaktan, sünnet olmayan şeylerde. Resulullah terk ettiği içüı terkine uymak, şeriatin ruhuna daha uygundur. Çünkü Resulullh, ümmetine birçok şeylerin teklifinden hoşlanmaz. Bu da güzeldir diye bir çok ibadetten ibda doğru değildir.Kolaylaştırın güçleştirmeyin, müjdeleyin nefret ettirmeyin “Hadis”Allah size kolaylık murad eder, güçlük murat;etmez. “Ayet”Ahmet ibni Hanbel, kavun yemedi. Niçin ?, dediler.Resulallah nasıl yedi bilemiyorum da ondan, dedi. Radiyallalı-ü anh.[Muhiddin-i Arabî hazretleri, bu dokuzuncu vasiyetinde çok büyük bir bahse temas etmiştir. Hülâsa bid’atlerin iyi olmadığı neticesine varıyor.O halde, Resulüllah’ın yapmadığı şeylerden kat’i surette kaçmak, yaptığı şeyleri nasıl yaptığını bilmeden, yapmaktan uzak durmak en emin tarikdir]

10) Sakın, elinle ruh sahibi bir mahlukun tasvirini yapma. Tasvir yapanlar kıyamette en şiddetli azaba giriftar olurlar. Tasvir yapanlara kıyamette denir ki,şu yarattığın şeyi dirilt veya ona bir ruh ver bakalım. Tabii veremez. Hadis-i Kudsi’de: Benîm gibi yaratmaya yeltenenlerden daha zalim kim olabilir. Onlar, bir karıncayı veya bir buğday tanesini veya bir arpa tanesini yaratsınlar imkânı mı var?.Burada fotoğraf akla gelir.

11) Kardeşini. Hastaları ziyaret et. Onlarda ne ibret alınacak şeyler var. Aczini, Allah’a karşı fakrini düşün. Allah’ın, lutfuyla sana bahşettiği sıhhatini ve o sıhhatle yapmış olduğun ibadetlerini, Allah’ın Ihsan’ı bil ve şükret. ‘ Allah, hasta kulunun yanındadır. Hastaya dikkatle bak. O daima Allah’a sığınır. Doktor da baksa, ilâçta alsa, şifayı Allah’dan bekler. Onun dili daima Allah’ladır. Kalbiyle Allah’ına iltica eder. Allah’dan gaflet etmez. Allah onunladır.Allah-ü Zül Celâl, kıyamet gününde Ey Adem oğlu, ben hasta oldum da beni ziyarete gelmedin,diyecek. Ya Rab, Sen Rabbülâleminsin nasıl seni ziyaret edebilirim, deyince; bilmiyor musun falan kulum hasta idi onu ziyaret etmedin. Eğer ziyaret etse idin, beni onun yanında bulurdun. Yâni, hastanın dili ve kalbi, Ya ŞAFI diye feryad ediyor.
Ey Adem oğlu, senden yemek istedim de yedirmedin. Ya Rab. Sen Rabbülâlemin’sin ben sana nasıl yemek yedirebilirim. Bilmiyor musun falan kulum senden yiyecek istedi de yedirmedin. Eğer ona yedirse idin, onu benim yanımda bulurdun.
Ey Adem oğlu, senden su istedim. Beni sulamadın. Ya Rab, Sen Rabbülâlemin’sin ben seni nasıl sularım. Bilmez misin falan kulum senden su istedi de onu sulamadın. Eğer onu sulasa idin, Onu benim yanımda bulurdun.Resul-ü Ekrem buyurdular ki; Allah-ü Zül Celâl, zatını kulu menziline koydu. Binaenaleyh Allah’a huzur eden, her halinde Allah’ı zikreden, her yiyecek ve içecek isteyeni Hak görür. Onun dileğini derhal yerine getir. Sakın me’yus etme. Hiç bir şey yoksa, tatlı dille güler yüz göster.Senden yiyecek, içecek isteyen, seni Hak menziline çıkardı. Saİle dikkat et. isterken Allah adına ister onu, o halinde Öyle konuşturan Zatın hatırına hemen sen de, varsa istediğini ver.İmam-ı Hasan’la İmam-ı Hüseyin efendilerimizden,sail bir şey isterse, derhal vermek için güler yüzle karşılarlar ve meccanen ahırete muhtaç olduğumuz şeyleri götürmeğe gelen aziz kardeşim diye taltif ederlerdi.

Efendimizin Mubarek İsimleri

Standard

Resulullah Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Mübarek İsimleri ve Manaları:

 

Abdullah: Allah (cc)’ ın kulu
Âbid: Kulluk eden, ibadet eden
Âdil: Adaletli
Ahmed: En çok övülmiş, sevilmiş
Ahsen: En güzel
Alî: Çok yüce
Âlim: Bilgin, bilen
Allâme: Çok bilen
Âmil: İşleyici, iş ve aksiyon sahibi
Aziz: Çok yüce, çok şerefli olan
Beşir: Müjdeleyici
Burhan: Sağlam delil
Cebbâr: Kahredici, gâlip
Cevâd: Cömert
Ecved: En iyi, en cömert
Ekrem: En şerefli
Emin: Doğru ve güvenilir kimse
Fadlullah: Allah-ü Teâlanın ihsânı, fazlına ulaşan
Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran
Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran
Gâlip: Hâkim ve üstün olan
Ganî: Zengin
Habib: Sevgili, çok sevilen
Hâdi: Doğru yola götüren
Hâfız: Muhafaza edici
Halîl: Dost
Halîm: Yumuşak huylu
Hâlis: saf, temiz
Hâmid: Hamd edici, övücü
Hammâd: Çok hamdeden
Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan
Kamer: Ay
Kayyim: Görüp, gözeten
Kerîm: Çok cömert, çok şerefli
Mâcid: Yüce ve şerefli
Mahmûd: Övülen
Mansûr: Zafere kavuşturulmuş
Mâsum: Suçsuz, günahsız
Medenî: Şehirli, bilgilive görgülü
Mehdî: Hidayet eden, doğru yola erdiren
Mekkî: Mekkeli
Merhûm: Rahmetle bezenmiş
Mes’ûd: Mutlu
Metîn: Çok sağlam ve güçlü
Muallim: Öğretici
Muktedâ: Peşinden gidilen
Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli
Müctebâ: Seçilmiş
Mükerrem: Şerefli, yüce
Müktefî: İktifâ eden, yetinen
Münîr: Nurlandıran, aydınlatan
Mürsel: Elçilikle görevlendirilmiş
Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş
Muslih: Islah edeci, düzene koyucu
Mustafa: Çok arınmış
Müstakîm: Doğru yolda olan
Mutî: Hakka itaat eden
Mu’tî: Veren ihsân eden
Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan
Müşâvir: Kendisine danışılan
Nakî: Çok temiz
Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini
Nâsih: Öğüt veren
Nâtık: Konuşan, nutuk veren
Nebî: Peygamber
Neciyullah: Allah’ ın sırdaşı
Necm(i): Yıldız
Nesîb: Asil, temiz soydan gelen
Nezîr: Uyarıcı, korkutucu
Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk
Nûr: Işık, aydınlık
Râfi: Yükselten
Râgıb: Rağbet eden, isteyen
Rahîm: Mü’minleri çok seven
Râzî: Kabul eden, hoşnut olan
Resûl: Elçi
Reşîd: akıllı, olgun, iyi yola götürücü
Saîd: Mutlu
Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan
Sâdullah: Allah’ ın mübârek kulu
Sâdık: Doğru olan, gerçekci
Saffet: Arınmış, seçkin kişi
Sâhib: Mâlik, arkadaş, sohbet edici
Sâlih: iyi ve güzel huylu
Selâm: Noksan ve ayıptan emin olan
Seyfullah: Allah’ ın kılıcı
Seyyid: Efendi
Şâfi: Şefaat edici
Şâkir: Şükredici
Tâhâ: Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi
Tâhir: Çok temiz
Takî: Haramlardan kaçınan
Tayyib: Helal, temiz, güzel, hoş
Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri
Vâiz: Nasihat eden
Vâsıl: Kulu Rabb’ine ulaştıran
Yâsîn: Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi, gerçek insan, insan-ı kâmil
Zâhid: Mâsivadan yüz çeviren
Zâkir: Allah’ ı çok anan 

Fahd El-kanderi Qiyamah(Kıyamet Suresi)

Standard

Rahman ve Rahim Olan Allah`ın Adıyla
1- Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim.
2- Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de and ederim.
3- İnsan, kendisinin kemiklerini bizim kesin olarak bir araya getirmeyeceğimizi mi sanıyor?
4- Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz.
5- Ancak insan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de ‘fücurla sürdürmek ister.’
6- ‘Kıyamet günü ne zamanmış’ diye sorar.
7- Ama göz ‘kamaşıp da kaydığı,’
8- Ay karardığı,
9- Güneş ve ay birleştirildiği zaman;
10- İnsan o gün: ‘Kaçış nereye?’ der.
11- Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok.
12- O gün, ’sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbi’nin katıdır.
13- İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.
14- Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.
15- Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.
16- Onu (Kur’an’ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma.
17- Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak bize ait (bir iş)tir.
18- Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de okunuşunu izle.
19- Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir.
20- Hayır; siz çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) seviyorsunuz.
21- Ve ahireti terkedip-bırakıyorsunuz.
22- O gün yüzler ışıl ışıl parlar.
23- Rablerine bakıp-durur.
24- O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.
25- Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır.
26- Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman,
27- ‘Son müdahaleyi yapacak kim’ denir.
28- Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır.
29- (Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında;
30- O gün sevk, yalnızca Rabbinedir.
31- Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı.
32- Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti.
33- Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti.
34- Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın.
35- Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın.
36- İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?
37- Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?
38- Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir ‘düzen içinde biçim verdi.’
39- Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.
40- (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?

Biz Heval’dik…

Standard

… Ölmekten değil, anlamsızca yaşamaktandı korkumuz! Doğanın yedi rengini, gök ile yer arasındakileri     hakkıyla tanımadan ölmek haramdı bize. Biz, şiir yazanlardık, yazdığımız gibi yaşayandık. Her atılan adımımızın bir diğer mısraya uygun olmasının kaygısını taşıdık. Ve yoktu bundan başka hesabımız.             

Ardımızda kalan günlerden şikayetçi değildik, pişman olmadık yaptıklarımızdan, yaşamımızdan. Yapamadıklarımızdı bize “ax” çektiren. Susmasını bildik diye, dilsiz değildik. Biz, sözün kutsallığına sadık kalanlardık. Düşürmedik en güzel heceleri ayaklar altına ve ezdirmedik bizi biz yapanlarını, bizi anlatanlarını… Küçümsedik karın tokluğuna yaşayanları, kafatasında bağırsaklarını taşıyanları. Ondandır, yarı açlığı sevdik. ‘Ağzınız kokuyor,’ dediler, hiç takmadık.

Biz, bugüne sığmayanlardık. Bir yanımız tarihin derinliklerinden beslenir, bir yanımız tutunurdu geleceğe. Öyle konuşurduk aynı dili. Konuşamazdık çoğu insanla ama, anlardık tüm nefes alanları, ama anlaşılmazdık… Gariptik kimine göre, kimine göre ise yalancı ve hayalci. Yalan değildi ağzımızdan dökülenler; değişecekti bu dünya, sadece zamanın acımasızlığıydı çelişkisi


Dudaklarımızın arasından çıkanlar namusumuzdu, onun dışındakini kabul etmedik. Ondandır, bize namussuz dediler. Hiç mi hiç aldırmadık, imanlıydık. Biz, hak diyendik kendinde evreni bulan, evrende kendini sevdirendik. İnsanın yaratan aklına, maharetli ellerine, severek dünyayı sevilecek hale getireceğine inandık. İşte budur bizim imansızlığımızın hikayesi! Tanımadık kırılmaz putları, ezen yasaları, kendin olmayı yasaklayanları, kelle avcılarını, yürek tüccarlarını, aşk ateşinde külü görenleri; ondandır deli dediler. Sevdik ya biz, ölmeyiz ya biz, ondandır deliyiz…

Biz suçluyduk; acıların katili, cellatların celladıydık. Şiirdi silahımız, yüreğimizdi atımız, dört nala fırlayandık. Böyle suçlanmayı erdem sayardık. Biz, böyle suçlara sevdalıydık. Gök, gece, dağ, ağaçlar ve gölgeleri şahittir; çocukluğumuzu gömmedik. Kendi elimizle öldürmedik içimizdeki beni, örmedik duvarlar etrafımıza ve kazmadık kendi elimizle kendi mezarımızı. Nasıl suçlanabilirdik ki?!

Biz, ilk nedeni, ilk yasayı felsefeyle, kimyayla, fizikle sorgulayandık. Ruhumuzun keşfedilmiş özgür yanları ile dünyaya bakardık. Beğenmedik bu hale gelen dünyayı, katlimiz vacibti bu yüzden… Ama, biz yine de kendi dünyasını yaratmanın peşinde koşandık. Bu koşuya katılanların arkadaşıydık. İsmini öğrenmeye fırsat bulamadıklarımız da dahildi buna. Yanlışa ortaklıkla ya da hileye yataklıkla, acizlikle ve çıkarla örmedik ilişkilerimizi. Demedik, bu biçimi ile kimseye arkadaş. Biz, kendimizi bulduğumuz emeğimizle, sevgimizle, davamızla, paylaştığımız kuru tütünle, sırtımızı vererek birbirimize; geceyi yorgan yaptığımız günlerimizle, kaygısız çıkarsız bakışlarımızla, gözbebeklerimizle arkadaş olduk. Kiminin hevali, kiminin kabusuyduk bu yüzden. Bizi doğuran anaya, emeği ile büyüten babaya bağlıydık, saygılıydık. Ve kendimize saygımızdandı, ayrılığı başgöz üstü edişimiz. Ama anlaşılmazdık yine de.

Biz, gökyüzüne kanat açandık. Aşkın ateşinde yanandık, atalarımızın atlarıyla yol aşandık. Belki bundandı; her zaman helal değildi sütümüz. Vatanımızın sınırı sevgimizin ulaştığı kadardı. Ateştendi sevgimiz. İlmik ilmikti bazen, bazense sicim. Engellenemezdi tel örgülerle, mayınlı tarlalarla. Düşerdik insanların peşlerine, kapıları yüzümüze vursalar da… Biz, güneşle; biz yağmurla müttefiktik ve gelirdik mutlaka. Biz geldik mi, biz dokunduk mu, biz yağdık mı, biz yaktık mı değişirdi herşey. Biz, yalancının yatsı mumu, biz toprağın vurgunu, mistik zamanların adamı.

Biz, değerleriydik. Ne yerdekiler anladı bizi, ne göktekiler. Ondandı; biz arkada bıraktıklarımızla, ait olmayanlardık. Sevdiğimizle bir vuslatı paslaşmadan, gözlerine dalamadan, eline dokunamadan ayrılanlardık. Biz, ayrılığa bile vakit bulamayanlardık. Ondandır, kalpsiz dediler. Kulağımız delikti bu laflara ve alışkın… bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkardı söylenenler.

Biz, sevda adamlarıydık, tanımadığımız, ama bildiğimiz tüm çocukları severdik. Mem’dik, Zin’dik, ölüm de olsa yardan vazgeçmeyendik. Yarım kalmıştı aşkımız ve buydu boğazımıza düğümlenmiş sırrımız. Biz, cevabı adımı ile olan serüvenlerin bilinmeyen parçasıydık. Ateştendi özümüz. Biz, aranıp bulunamayan, lakin her insan yüreğinin sıcak olan kenarında barınandık. Farklıydı göz renklerimiz, isimlerimiz; ama birleşirdik ‘heval’ diye bir sözcükte. Yıkılırdı sınırlar, burçlar ve insanların korkutan kaleleri. Yoktu heval olmaktan başka suçumuz. Yoktu başka da bir derdimiz. İncitmedik bir karıncayı. Neden olmadık bir gözyaşına. Kandırmadık çocukları ve sövmedi yüreğinde sevgi taşıyanlar arkamızdan.

Biz hevaldik, deliydik… Anlatmazdık ama, vazgeçmedik rüyalarımızdan. Biz, rüyalar ile gerçekler arasındaki köprüydük. Öyle sağlamdık, yıkılmazdık, anlaşılmazdık. Ve şikayetçi olmazdık bundan. Sabahların hastasıydık, ilk ışıkla yıkardık yüzümüzü. Dokunurduk yaşama, kavrulurduk buzlar altında bile. Taşardık yataklarımızdan. İzimiz kalırdı insanların dudaklarının kenarında. Yıldızla dolu gökyüzüydü yorganımız, topraktandı yatağımız… Kim bilebilir düşlerimizi bizim, kim anlayabilir bizi. Koynumuzdaki sırlarımızı, dilimizin ucunda takılı kalanları, telaşımızı, korkumuzu, kaygımızı? Yoktu bildiklerimizden başka yükümüz, paylaşmaktı gücümüz. Biz, uğruna ölünebileceği için sevdik. Yalan yoktu, parmaklarımızın ucunda dokunduğumuz gibi yaşardık. Biz arkadaştık, arkadaş kalandık, çoğalandık. Öldükçe dirilebilinen, ama anlaşılmayandık. YOK’tu bu dünyada sevgiden gayrı sermayemiz…

Biz Heval’dik…

Xalit KARER, Paris