Monthly Archives: Mayıs 2009

Yamalı Rüyalar

Standard

Susuz topraklarda çöl misali hıçkırık yalnızlığında üşüyen ellerim, bir mahşeri günün secdesinde buldu hiçliği.
Zindan yalnızlığında büyüyen göz bebeklerim al yanaklı çocuk masumluğunda yitirdi gözyaşlarını.
Kaybolan zincir, karanlığın kuytularında zifiri çağırıyor masum bakışları.
Mahkumuyum bu muhkem hücrenin kör yalnızlığında. Kuyularda yusuf sesi arar bu sezsiz bakışlarım.

Ruhun kemikleşen yarasında ve üşürken yalnızlığın ayazında korkuyorum bu sokakların hiç gelmeyen şafağından.

Nefesin son anında bir gökkuşağı renginde aç perçemini.
Parmaklıklar ardından özgürlüğün alın yazısına bir tebessüm kondur.

Kalbin yarasına merhem diye aşk(c.c) dokundur.

Yangının alevine kül dokundur. karanlığın geceye bakan yüzünde sevda çehrene gül dokundur.
Gölgeye düşen aynanın yüz çevirdiği kömür karası bakışların nurunda bul kaybolmuşluğu…

Yırtık rüyalardan yamalı hülyalara serencam düştü bu gece. yalnızlkların darağacına badı saba düştü düşlerin hüznüne.
 
Kaybolduğum yitik pencerenin nefes alan son perdesinde, perdenin geceye düşen hüznünde çaresizliğim ile geldim yine

Bu şehrin caddeye bakan yüzünde tüm çehreler yalancı bir hayalin başrol oyuncusu . Kimlikler sahte , sözdeki muhabbet kafeste. Sıcaklığın yüze vuran terinde vücut sahte.

Yollar yokuşmuş şu düz görünen yalancı baharda. Yalan kelimesinin hayata düşen türevinde ne çok cümle varmış acıtılan yanda.
 
Hüzün gülünün günlüğü , gülün hüznünde kayboldu. Yılların durgun suyunda ölü denize gülüm düştü.
Rüzgar, çöllerin sevdiği meltem bakışlı saç okşayan .

Gönül dilinde savurduğun kum taneleri gecenin hüznü, çaresizliğin öğrenilmişliği var.

Pencereme konan bülbülün sesiymiş ruhumu deryalara daldırtan. Meğer doğduğum günmüş beni ağlatan.

Dünyanın mahrem perdesinde goncalara gül kokusu düşmüş. Hayal bakışlara dünün yorgunluğu düşmüş. Sözlere sahteliğin mühründen mürekkep düşmüş. Bilmem ki bu kaçıncı düşün düşlere düşmüşlüğü…
Duvara yansıyan kemalin cemale vuran nurundan al hücre nefesini.
Bulutlar karaya boyadı yarınları ve yarınlar bulutlara boyadı hazan bakışları
 
Bir sürgünün güvercin kanatlarında özgürleştim.Özgürlüğü güvercin kanadında kaybettim.
Yorgunum şimdi yaşam hapsinde . Ölüm özgürlüğünde son perde. Hıçkırığımı yitirdiğim her gece.
Parmaklıklar ardından gülümseyen hayallere kelepçeli kabışlarım şimdi kan kırmızısı . Bilmesinler beni ve zanlarda kaybolan bir yangının alevini.
 
Ebedlere edeple gel ezelden
Şefkati beslede gel mahremden
Düştün yine sözün kafiyesinde hicranlı perdeden
Zamanın çarkında eridim buzdan kafesten
Söylemeli kafiyesi yorgun nefesten
Aldığın her nefes hicran dolu besteden
 
Kördüğüm sırrında sisli bulutlara düşen ayak izlerinde söylemeli seherin en yanık türküsünü karanlığın dehlizlerinde… 

Alıntı

Zehrin Tadı

Standard

Zehir miydi beni böyle sarhoş eden.
Deli olmak zehir içince mi başlardı.
Zehir neydi?
Bal mıydı zehri hükümsüz kılan.
Aşk mıydı her şeyi tahtsız bırakan.

Bal tatlıydı madem neden zehri içmeden varamadım balın tadına.
Bir derya ki ilahi aşkın deryası, zehir içenler balı istemez.
Ballar balı o ki dermanı derte vermiştir
Tadına aşk’ın(c.c) adı ile varmışsa insan iç zehri ne ola ki

En sonu ölüm ola.
Oda sana vuslat ola.
Vuslat ise bayram ola.
Sevgiliye ki hakiki sevgiliye(c.c) varmak ola.
Bir tebessüm kondur zehrin yanağına.
Bir de binleri bula

Ey zehre tat veren Rabbim Sana gitmeyecek yol bal olsa ne olur.
İçim Senle dolmadıktan sonra gitmek nereye olsa oda hükümsüz olur.
Gitmek isterim gayrı, zehri içmek isterim gayrı.
Yar(c.c) dediğime kavuşmak isterim gayrı.
Ey gönlümüm nazik ve narin gülü baharım kışa dönmeden, kışım ayaza dönmeden, bakışım yere düşmeden gel.
Gel ki Senden(c.c) gayrisi ile avunamadım.

Her şey acıymış meğer.
Ve meğer zehir tatlıymış.
Tat bir dilde miymiş ki?
Tat önce gönüldeymiş.
Dil ise varsın zehrin tadını alsın.
Bal içeride.

Sen inmezsen mahzene bulamazsın elbet ne nerde.
Bir yudum aşk, zehrin tadını alır ebediyetlerde yâre yaren yapar.
Bir yudum aşk ile kimler kör oldu. Bir yudum aşk ile kimler Dünyadan geçer oldu.
Bir yudum aşk ile söz değil öz vuslat ile doldu.
Bir yudum aşk(c.c)ile bitsin, tükensin, yok olsun ama aşkım zehri içmek de olsa oda bana bal olsun.

BİR YUDUM AŞK(C.C) …

Hicanın hücresinde eli kelepçeli bir gedayım

Alıntı

Kül

Standard

Ellerimden üşüdü toprak gözlerimde dondu tenha. Zaman, biraz kil kaldı dilimde, mürekkep oldu, doldu kabına. İçim ayaza dururken yüreğimde çatırdayan volkana kahır düştü.

Göm beni kuytuluğun aksine. Dilime yavaş kesilsin, çığlık tutuşsun. Sus kalırsam vur dilime, ellerim yangın karsın, dilim iklim. Günaha katılırken gece, hayrına sevap düşsün yağmur. Ben iklimin karasıyım, yüreğin narkozlaşan durgusunda bir bumerang

Ateşim olur bir dağ başında cıngıllı türküler. Gözlerim arar oldu, sen gelmesen… Yüreğim bulanır, aklının çıtırtısında hangi kuş uyuyabilir tepemde. Benim hanem; meskeni olmayan bir dünyanın, gümrah akacak olanın, sözü bitmiş olanın…

Çirkinliği ortada dursun dünyanın. İçime aşılarken sefaleti dilimi yuttum, çığlığım ayazda buz kesti. Nefesimi kondurduğum bir gecekonduda başıma darağacını çarpanda oydu. Şimdi hangi mahpusa cevaptır lügatim, ayazın sokağında kimindir hüzün kasveti.

Benim, göğün kafeslenen halinde gözlerini dağlara çarpan. Benim dilinin mateminde sus kalıp yangın sebebiyle bulanan. Benim etten ve kemikten, yılların hesabını zincirlerle ödeyen. Benim esaretin gamzesine bir bir gömülen ve dağlara yaslanan, başını bir İbrahim gibi. Yusuf’un düşünü hayra yoracak da benim, benim. Yüreğim.

Külümde ateş pahası mutluluk…

Kime çalsam kırmızıyı dantelâlar ördürüyor hüznüme. Yeşilin asilliği mi doğuyor geceyi yoksa maviye hasret bir yangın mı saklı haznemde. Beni bölün, koyuldum düşün yangınına bir perde gerildi önüme. Beni bulun, kaybolurken firuzenin yasında aklımı ipe çağırdım. Beni gömün, gidişlerin kimsesizliğinde çaresiz kalan bir umuda.

Beyaz bir seslenişle doğuyor sözlerim, gücümün ardında yorgunluk… Hüznüme yapışan katran lekeli geceler peşime dolanmışken yoğruldum. Bir şair ne demek ister ki ‘’ellerinden belli olur bir kadın’’ demekle. Kimin elinde kaldı yasım. Kimin yasında kaldı elim. Benim elim, elim bir şarkıda fütursuz bir sese kurban gitti. 

Doğradım sayfaları, ellerime mürekkep bulaştı. Kül yağdı, buluttan gül yüzüne. Bulut aktı üstüne. Beni İstanbul gibi çağır, düşlerine adadığın kırmızı bültenlerle. Arat sokaklarda bir bir yetimlerin gözlerinde. Kime düşmüşse adım alnından öp.

 Gülümse, başımı yasladığım dağlar kül gibi sindirir seni içime.

Seni yangın sonrası içime çektiğim kül gibi anımsıyorum. Gözlerine gül değdiği sabahların uykusuz bulanıklığıyla…

Biliyorum dilendiğim her gün bir dirhem ateş gibi bağrına saplanır. Ben hayat dilencisi, gözlerini gecenin karasında boyayan ve gözüne değirmemişliğini anımsayan bir dilenci… Sustuğum kadar konuşmuşluğum ol.

Ezelim kadar ahirim ol.

Demet demet kül yağar doludan hüzne. Doğudan çekerim seni, kürek mahkûmları gibi ağırdan.

Ağrımışsa kalbin yüreğimi yasla bağrına. Bir hüzün ilmiği daha at bakışlarına.

Ve beni sustur, dinlesin sesini onca talanım. Yağma olan kalbim. Beni sustur, kül yağarsa saçlarına.

Kül yağarsa saçlarına uyandırmadan ölümü gül acıya, hüzne, yokluğa.

İki nefes ötemdesin. . .

Standard

Ah birde gri renkli özlemlerimiz olmasa (?)
Mesafeler kısalsada, can yakmasa(?)
Tutuşsa hasret, vuslata yol verse biraz. . .
Papatyalarım solmasa kucağımda böyle mahzun
oLmaz mı?

???

Biliyorum. Sabretmeyi bilmeli insan. . .
Sabrediyorum

Unutma;

Kırık hayallerden yapma bu aşkın en sağlam yanı SENSİN.

İki nefes ötemdesin. . .

Ellerimi uzatıp dokunamasamda , yüreğimi uzatıp hissedebiliyorum seni.Ve gözlerini sarabiliyorum gözbebeklerime. . . Hüzünbaz duygularımın en üst rafına diziyorum seni. Ki uzak olasın hüznümden. . . Ki üzülmeyesin. . .

Zamanın AŞK’a tahammülü yok zannederdim hep.
Yanılmışım meğer. . .
AŞK’ı tanıyamayanların tabiriymiş o.

Biz Seninle zamanı alt ettik AŞK adına…
İki nefes ötemdesin. . .

Ne zaman “AŞK” desem ; SEN çıkıyorsun karşıma. Ve ne zaman SEN’i görsem AŞK düşüyor aklıma. . . Eş anlamlı kelimeler misali. . .
İki nefes ötemdesin. . .

Ah birde gri renkli özlemlerimiz olmasa (?)

Tebessüm Ettiren Kıssa

Standard

allahbysaeed33kopie

Dini bütün bir insan her sabah kapısının önüne çıkar ve bağıra bağıra dua edermiş; “ALLAHım bize verdiklerin için sana şükürler olsun” dermiş.

 Onun arkasından da ateist olan komşusunun gür sesi duyulurmuş: “ALLAH yok adamımmm ALLAH yok!”

Adam ne kadar sinirlenirse sinirlensin yine de her sabah kapısının önüne çıkar ve aynı şekilde dua edermiş.

Onun arkasından da her sabah ateist olan komşusunun sesi duyulurmuş. “ALLAH yok adamımmm ALLAH yok!”

Bir akşam bu adamın aklına komşusuna bir oyun oynamak gelmiş ve Eyüp Sultan’daki mezbaadan bir koyun alıp gizlice komşusunun kapısına bırakmış.

Ertesi sabah kapıyı açıp kurbanı gören adam şaşırmış ve sevinçle “Gönderdiğin kurban için sana şükürler olsun ALLAHım” diye dua edince ağacın arkasına gizlenen adam gür sesiyle “ALLAH yok adamım, o kurbanı ben aldım” diye bağırınca

adamcağız “ALLAHım sana şükürler olsun, hem bu kurbanı gönderiyorsun, hem de parasını bu şeytana ödetiyorsun!” demiş.

Ve ALLAH’ın hediyesini kabul etmiş.

VURMAYIN RESULULLAHTIR O

Standard

 

“Vurmayın, Resulullahtır O!”

“Vurmayın, Resulullahtır O!”

Kendilerine, cenab-ı Hakkın son dinini tebliğ için gelen, onları sonsuz Cehennem ateşinden kurtarmaya çalışan Kainatın efendisini baş tacı edecekleri yerde, Taifliler taşa tuttular.

Atılan taşlara, hazret-i Zeyd, vücudunu siper ederek Peygamberimize bir zarar gelmesini önlemeye çalışıyordu.

Zeyd hazretleri, sevgili Peygamberimizin etrafında dört dönüyor, taşların O’na değmemesi için çırpınıyordu. O’nun mübarek vücuduna bir zarar gelmesin diye kendisine gelen taşlara aldırmıyordu. Canını böyle günlerde feda etmek için fırsat beklemiyor muydu?

İşte, alemlerin efendisini taşlıyorlar, eziyet, işkence yaparak yurtlarından çıkarmaya çalışıyorlardı. Hazret-i Zeyd, Peygamber efendimizi korumak için sağa-sola koşturdukça, taşlar; başına, vücuduna, ayaklarına birbiri peşine değiyordu.

Bu sebeple, hazret-i Zeyd’in her tarafı kanlar içinde kalmıştı…

Sevgili Peygamberini korumak için varını yoğunu harcıyor, taş atan zalimlere karşı avazı çıktığı kadar;

-Yapmayın!..

Vurmayın!..

O alemlerin efendisidir! Resulullah’tır O!..

Benim vücudumu parça parça yapın, fakat Peygamberime bir zarar gelmesin!.. diye bağırıyordu.

Zeyd bin Harise’yi aşarak, Resulullah efendimize gelen taşlar, Efendimizin mübarek ayaklarını kanlar içinde bırakmıştı.

Sevgili Peygamberimiz, üzüntülü, yorgun ve yaralı bir halde, Utbe ve Şeybe ismindeki iki kardeşin bağına yaklaştılar…

Orada, bütün mü’minlerin canlarını feda etmek istediği Resulullah efendimiz, mübarek ayaklarından akan kanları sildiler. Abdest alıp, ağacın altında iki rek’at namaz kıldılar. Sonra mübarek ellerini kaldırıp münacatta bulundular.

Bu hali, bağ sahipleri seyrediyordu…

Resulullah efendimizin başına gelenleri görmüşler, garipliğine şahid olmuşlardı. Merhamet damarları harekete geldi. Addas ismindeki köleleri ile üzüm gönderdiler.

Sevgili Peygamberimiz, üzümü yerken Besmele çekti.

Üzümü getiren köle Hıristiyan idi. Besmeleyi işitince şaşırıp sordu:
-Yıllardır buralardayım, kimseden böyle bir söz duymadım. Bu nasıl kelamdır?
– Sen neredensin?”
– Nineveliyim.
– Yunus’un (aleyhisselam) memleketinden imişsin.
– Sen Yunus’u nerden tanıyorsun? Onu, buralarda kimse bilmez.
– O, benim kardeşimdir. O da, benim gibi peygamber idi.
– Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olamaz. Ben inandım ki, sen ALLAH’ın Resulüsün, diyerek hemen Kelime-i şehadet getirip

Müslüman oldu. Sonra da:
– Ya ResulALLAH! Yıllardır bu zalimlere, bu yalancılara kölelik ettim. Herkesin hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç iyi tarafları yok. Dünyalık toplamak ve şehvetlerini tatmin için her alçaklığı göze alıyorlar. Onlardan nefret ediyorum. Sizinle birlikte gitmek, size hizmetle şereflenmek, cahillerin, ahmakların size yapacağı saygısızlıklara hedef olmak, mübarek vücudunuzu korumak için feda olmak istiyorum, dedi.

Resulullah efendimiz, tebessüm ederek;
– Şimdi efendilerinin yanında kal! Az zaman sonra, adımı her yerde işitirsin. O zaman bana gel! buyurdu.

Selam ve Dua ile…