Monthly Archives: Temmuz 2008

İlâhî Takdirden Râzı Olma Sanatı

Standard

Mevlânâ Hazretleri, oğlu Bahâeddîn Veled’e şöyle nasihat eder:“Bahâeddîn! Eğer dünyâdayken cennette bulunmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma! Çünkü bir kardeşini dostlukla anarsan, dâimâ sevinç içinde olursun. İşte o sevinç, dünyâ cennetinin tâ kendisidir. Eğer bir kimseyi kin ile anarsan, dâimâ üzüntü içinde olursun. İşte bu gam da cehennemin tâ kendisidir.

Dostları andığın vakit, içinin bahçesi çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar. Seni incitenleri andığın vakit ise, için dikenler ve yılanlarla dolar, rûhun sıkılır, kâbuslanır, içine bir pejmürdelik gelir. Bütün peygamberler ve velîler, mü’min kardeşlerini gönül saraylarına aldılar. Onların bu fazîleti, halkı cezbetti. Kendi arzularıyla onların ümmeti ve mürîdi oldular.” (Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, II, 210)

Mü’min, din kardeşlerine karşı dâimâ müşfik, merhametli, müsâmahakâr ve affedici olmalıdır. Onların ezâ ve cefâlarına ALLAH rızâsı için yüzünü ekşitmeden tahammül etmelidir. İçinde mü’minlere karşı bir soğukluk, kin, hased, öfke, dargınlık taşımamalıdır. Bunun için de Rabbine dâimâ:

“Ey RABBİMiz! Bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde mü’minlere karşı bir kin bırakma!..” (el-Haşr, 10) âyetinin muhtevâsı içinde niyaz hâlinde bulunmalıdır.

Tasavvufun ilk dersi, incitmemekle başlar. Mânevî tekâmülün nihâî dersi ise, incinmemektir. İncinmemek, sadece insanlardan gelen eziyetlere karşı değil, hayat ve hâdisâtın acı kader tecellîlerine karşı da şikâyetçi olmamaktır. Zîrâ hayır ve şer bütün tecellîler, dünyayı bir imtihan diyârı olarak takdîr eyleyen Cenâb-ı Hak’tandır. Kâmil bir mü’min olarak yaşamak, O’ndan gelene, yine O’nun hatırına “Hoş geldin!” diyebilmektir. Dünyâda da, âhirette de huzur ve saâdetin özünde bu rızâ hâli vardır.

Yâni Hakk’ın rızâsına ermek isteyen, evvelâ kendisi Hak’tan râzı olacak. O’nun takdîrine rızâ gösterecek. Her hâlükârda hâline şükredecek. Hayâtın süfliyâtı ve menfaatlerine takılıp kalmayacak… Dünyânın imtihan malzemelerini kendine izâfe etmeyecek. Bu malzemeleri Hak rızâsı için kullanmayı bilecek. Hayatın med-cezirleri içinde mes’ud olmayı bilecek…

Lokman Hakîm, saâdetin anahtarını şöyle ifâde eder:

“İki şeyi unutma:

1. ALLAH -celle celâlühû-’yu unutma. (O’nun dostu olabilirsen selâmet bulursun.)

2. Ölümü unutma. (Fânîliğini unutma ki, nefsânî hayatın çıkmaz sokaklarında kaybolmayasın.)

İki şeyi de unut:

1. Sana yapılan menfî davranışları unut. (Mevlânâ’nın buyurduğu gibi: Dalındaki dikenlere sabredip hâline râzı olması, gülü, çiçeklerin şâhı kıldı.)

2. Yaptığın hayır ve iyilikleri unut. (Her güzel ameli, Rabbinin lutfu bil. Sana o iyilik temâyülünü Rabbinin lutfettiğini hatırından çıkarma! O’na şükret! Böylece nefsini palazlandırmaktan, ona rüşvet vermekten, yâni ona pay çıkarmaktan kurtul.)”

Gerçek bir mü’min, bir kuru ekmek parçasında bile saâdeti bulabilen, mes’ûd olan, Hakk’ın takdîr ettiği hayatın iniş-çıkışları içinde huzur hâlini korumayı bilen, hâlinden memnun olan, rızâ ehli kimsedir.

alıntı
Reklamlar

Kelam ve Selam

Standard

Kelam ve selam,
Âlem ve âlim,
Eşya ve şahid,
Şehid ve müşahid,
Şu âlemin uçsuz bucaksız mekânlarında
Zerre kadar bile cürümü olmayan
Biz kullarının gönlüne nazar edip
Kemali afiyet sırrınca ilimden nasiptar kılan ALLAH (cc)ya
Alemlerin can soluyan varlıklarının sayısı adedince
Onu tespih edişlerine uygun
Lisanı dil kabilinden

”ELHAMDULİLLAHİ RABBİL ALEMİN”

Şükür, sena ve hamd
Eş-Şekur ve el-Hamid olana.

Terkibimize mayaladığı sevgiyle,
Hayatın hay’lığını sır boyutu olan
Hu’dur ki, sonun başlangıcıdır.

Ol başlangıcın sonu olan
Çemberi oluşturan sevginin muhatabı
Kulluk ve kemal, ilim ve Cemal,

Suret ve tasvir, sanat ve Musavver oluşunu
Zatının her an ayrı tecellisinde fark edip,

Derim ki; kelam-ı sayha ile ant olsun ki
Gam ve kederden arınmamıza
Maşallah”

Bütün sıkıntılarımıza
Hasbi yallah”

Bütün günahlarımıza
Estağfurullah”

Bütün musibetlere
İnna lillah”

Kaza ve kadere
Tevekkel tu alellah”

Bütün nimetlere
Elhamdülillah”

Bütün korkulardan emin olmak için
Lailahe illallah Muhammed en Rasulallah”

Elamdulillahi ala külli hal!”
İlk nur, ilk doğuş,
İlk kelam, ilklere yüceltilen
Sonrada Habib denip kutsanan,
Dünya denen âlemde
Ruh ve meleklerle ziyaret edilen,
İlk miraç ve sidretül müntehada ilk,
İnsanı kâmillikte, esma-i ilahi hikmetinde
Hep ilk olan,
Arasatta şefaatte ilk,
Liva-ül hamd makamında ilk,
Makamı Mahmut’ta bile
İlki şahsında ünleyen…

Ve bizimde dil Gülşensinde
Söz goncalarıyla
Salat_ü selamlarlar desteleyip,
Sevgilinin diyarına gönderirken
İşbu hazlı demde ya Rab.!

Biz sana ; kul Muhammed aleyhisselama
Ümmet olmanın manevi deminde,
Selatü selam ve naat-ı kiram kabilinden dizelediğimiz övgümüzü
Rabbi Rahim’imize sena üslubunca sunarken
Ol dostun hoşnutluğuna erişmemizi dilerim.

İşbu selatü selamlarımızın mana hazzı
Ruhani meclislerde
Rüzgâr-ı İsraf’ilin nefhalarıyla Muştulanarak
Efendimizin al ve ashabının yar ve yaranının
Ve dahi tüm çağlarda
Bende-i yaranı olan salih ve Salihalarda kapsayan bir inşiraha dönmesini
Ve işbu selatü selam hürmetine;
Dünyamızı sünnetin hazzında mamur eylemesini dileriz amin.!

Allahumme salli ala seyyidina muhammed

 

Gül

Standard

Cennet kapıları açılıp, “Gir ya Muhammetd denildiğinde giremem ben, ta ki
ümmetim gelmezse, ümmetim yanımda olmazsa, dediğin ümmetiniz …

Bütün
insanların birbirinden kaçıştığı o günde, kızım Fatıma ,Oğlum İbrahim Sana
feda olsun. İlla ümmeti, illa ümmeti dediğin o biçare ümmetiniz…
 
Seviyoruz Seni Sevgili!

Hicret eder gibi seviyoruz biz Seni. Sümeyyeler
gibi sevemesek de, Bilaller gibi göğsümüzde taşlar yeşertemesek de seviyoruz
Seni Sevgili.

Uhud’da Sana ok isabet etmesin diye önünde duvar olan sahaben gibi olamasak
da, Seni onlar gibi sevemesek de aynı sevdayla Seni sevdik; aynı sevdayla
güllere Senin kokunu
verdiği için hayran olduk; aynı sevdayla güllere bakınca kendimizden
geçtik.. Hep aynı sevdayla yaşadık Sevgili, Seni göremesek de Gül Efendim,
Seni görme umuduyla yaşadık…

Hep içimizdeydin Sen Sevgili. Hiç çıkmadın ki…
 
Bu sevda hiç yüreklerimizden çıkmadı. Onun içindir ki, güle Senin kokun
verildiği için aşık olduk.
 
Bir yakaze halinde gördüğüm gözlerin,
Uyanmada kaybetmeten korktuğum rüyam,

Ve sen Rüyalarımdaki çiçek,

Koklamaya kıyamadığım kadar güzel,
Hatta en güzel………

Gül……………
 
Cemre düşer kalbimi,
Kainat anlamına kavuşur,

Bakarsın,
Görürsün o zaman seni,

Bir Anne bağrında yatan bebek saflığındada ileri,
En masumane,

Sen hayatın temiz yönü gibi,

Yüceliğin yüreklerde şiir,
Dillerde türkü…………
 
Seni anlatmak, Seni anlatmak kadar zor işte……….

Ve sen çok uzaklarda bir yerde……………….

Gül……
 
Gecemde yıldızım ol, yolumu bulayım
Gündüzünde güneşim ol, sende ısınayım…………

Bir küçük balığım, denizim ol, nefes alayım,
Ceylanım, yeşilliklerimi kaybettim, ucsuz bucaksız ovalarım ol, sende
koşayım……

Bir martıyım, ufuklara hasret, gökyüzüm olda sende uçayım………….

Patlamaya hazır bombayım,
Ateşim ol,

Zerrelerime kadar sende yok olayım…………..

Umudum ol,
Hülyalarım,

Ulaşamadığım hayallerimi sende yaşayım……….

GÜL……….
 
Olmayan,
Olunmaya hasretlikler değil,

Hasretlikleri yaşayan………………

Kor ateş gibi pişmanlıklarda yüreğe oturduğunda,
İstenilen O hasretliklerden başkası değil……………
 
Görülen rüya,
Yazılan şiir güllerden başkası değil………

Sadece bir feryat,
Bir aman,

Esmek istediğinde deli gönül,
Gördüğüm bir resim,
Dilimde bir isim……………

GÜL……………
 
GÜL GİBİ OLAN SEN,
GÜL GİBİ KOKAN SEN,
GÜL GİBİ GELEN SEN,
GÜL GİBİ GÜLEN SEN………

Renklerin ve varlığın yanında soluk kaldığı,

RENKLERİ VE VARLIĞI SENDE YAŞAYIM,
EYY GÜL………….

alıntı

BERABERCE CENNETE GİRİN’

Standard

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:
-Ümmetimden iki kişi Allâh’ ın huzuruna gelirler.
Birisi,
-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der.
Allah Teâlâ da ötekine,
– Hakkını ver, buyurur.
Adam,
-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der.
Cenâb-ı Hakk,
-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur.
Adamcağız,
– O halde benim günahlarımdan alsın, der.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, ‘ O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister’ dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,
-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur.
Adamcağız,
– Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der.
Allah Teâlâ,
-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur.
Adamcağız,
-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der.
Hz. Allah,
-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur.
Adam,
-Nasıl olur, yâ Rab? deyince,
Cenâb-ı Hakk,
-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur.
Adam,
-O halde ben bunu affettim, der.
Allahü zû’ l-Celâl hazretleri de,
-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.
Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,
‘ Allah’ tan korkun, Allah’ tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. buyurur.

Kefen

Standard

Arif-i Billah’ tan birisi, Bağdat caddelerinde dilenen kör bir dilenciye rastladı. Allah’ ın suçsuz yere hiçbir belâ vermeyeceğini bilen Allah dostu: «Sana ne oldu da gözlerin kör oldu? Sonradan mı oldu, ana doğma mı körsün?» diye sordu.

 

Âmâ sonradan gözlerinin kör olduğunu söyledi ve başından geçen hadiseyi şöyle anlattı:

 

– Ben vaktiyle kefen soyardım. O zaman gözlerim görür ve güçlü idim. Bir gün bana adaletiyle meşhur bir hakim rastladı. Bana şöyle dedi:

 

– Sen kefen soyarmışsın. Bu iyi bir şey değil. Senin cezanı vermek bana düşer ama, suçüstü yakalayamadığımız için ve şahid de olmadığından sana bir ceza veremiyorum. Senden isteğim ben öldüğüm zaman benim kabrimi açıp da kefenimi çalma! Al sana bir kefenin kıymeti ne ise şimdiden vereyim, dedi ve belki de bir kefenin değerinden de fazla para verdi. Bu kötü huyumdan vazgeçmem için bana nasihatta bulundu.

 

Aradan zaman geçti, her fani gibi o âdil hakim de dünyadan göçüp gitti. Fakat benim içimi bir fitne aldi. İlla da gidip kefeni soymak istiyordum. Adam bana parasını vermişti ama, olsun dedim. Bu daha iyi, iki kâr birden yapmış oluruz. Adam nasıl olsa öldü. Kalkıp da bana bir şey söyleyeceği yok ya dedim ve gidip Hakimin mezarını açtım. Kefeni almak için kabre girdiğimde, karşıdan öyle iki heybetli melek geldi ki, ben şaşkına dönmüştüm. Hiçbir şey yapamadan kabrin içine çömelip kaldım. Ben kefen soymak şurda dursun tirtir titriyordum korkumdan.

 

Gelen melekler, hakimin etrafında dolaşıp bir yerinde sakatlık olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Her tarafını muayene ettiler. Hiç bir noksanlığı yoktu. «Aferin sana. Ne mübarek bir zatmış, hiçbir isyanı yok» diyorlardı. Her tarafını iyice muayene ettikten sonra sağ kulağında bir miktar akıntı gördüler. Acaba bu akıntı neden olmuştur diye biri birine sorunca, öbürü şöyle söyledi:

– «Bu çok adaletli bir hakimdi. Bir dâvada, bir tanıdığı ile başka bir adamın muhakemesi vardı. Hakim her ikicini de hakkıyla dinledikten sonra tanıdığı zatı haksiz gördü ve adaletle hükmetti. Lâkin tanıdığı zat konuşurken, ona daha fazla kulak verip onun söylediklerine daha çok dikkat etmişti, işte bu kulağındaki akıntı bundandır» dedi.

 

Melekler aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Hakimin bu hareketinden dolayı zalim olduğuna hükmettiler ve azap edilmesine karar verdiler. ;

 

Birisi:

 

– Buna şimdi ne ceza vereceğiz? dedi. öteki melek:

 

Bunun kabrini ateşle doldurmamız gerekiyor, dedi ve orası sanki bir Cehennem oldu. Öyle şiddetli bir ateş yığını içinde kaldı ki, ateşin şiddetinden gözlerim kör oldu. İşte benim kör olmama sebep budur, diye anlattı.

 

kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İbrahim sıddık İmamoğlu

Kul hakkı

Standard

Peygamberimizin özellikle kaçınılması gerektiğini vurguladığı kul hakkına neden önem vermiyoruz? ALLAH’dan korkuyor onun yapmamızı istediklerini yapıyor kaçmamızı istediklerinden kaçıyoruz. Cehennem
korkusuyla bunları yapıyoruz.
Oysa ALLAH affedici…

Fakat iş kul hakkına geldi mi? Gerekli özeni göstermiyoruz. Ondan dolayı da
ALLAH’a sığınıyoruz…

ALLAH a sığınılacak bir durum mu?

Bakın hadisler neler diyor….

Ümmetimden müflis odur ki, kıyamet günü namaz ve
zekâtla gelir. Ama, bu arada sövdüğü şu kimse, dövdüğü bir başka kimse dahi
gelir. Bunun üzerine kendisinin hasenatından şuna verilir, buna verilir.

Üzerinde haklar bitmeden kendi hasenatı tükenirse, o zaman
onların hatalarından alınır kendisine yüklenir. Daha sonra cehenneme atılır.

(Müslim)

Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun
duasıyla Allah arasında perde yoktur
.”

İnsanlardan HAK alıp sonrada ALLAH affeder diye
düşünmek hangi mantaliteye sığıyor?

Bir söz der ki;

Size haksızlık eden, zulmeden, aslında size iyilik etmiştir. Eyvah onların haline. Sen mazlum, onlar zalim. Alan düşünsün. Ahirette zalim ağlayacak, mazlum gülecek. Zalim verecek, mazlum alacak.

Zordur kul hakkı hem bu dünyada hem öte dünyada çektirir İnsana…

Peki biz kırdığımız gönülleri yapmak için ne yaptık? Bu
Hakları ödemeye çalıştık mı?
Ölmeden önce muhasebe etmeli…

Dünyalık kaybedeceklerimiz uğruna HAKkın verdiği canda yara açmak maddi
manevi HAK bırakıp helalleşmeden ALLAH affeder avuntusuyla yürümek gafletten
başka bir şey değildir..

ALLAH-u vel nîmel vekil…

Alıntıdır…