Monthly Archives: Mayıs 2008

Bir Günümüz;Bir Gülümüz

Standard

Bazen düşünürüm, hayatımızda geriye dönme imkânımız olsaydı ne çok şeyi değiştirebilirdik. Hatalarımızı yapmazdık ya da yapmadığımız için pişman olduğumuz şeyleri yapardık. Söylemekte geç kaldığımız cümleleri zamanında söylerdik. Ya da söyledikten sonra pişman olduğumuz sözleri hiç söylemezdik… Bazen en sevdiklerimize bilerek ya da bilmeyerek asabiyetle söylenmiş o incitici kelimeleri bir daha söyler miydik hiç?

 

Geç kaldığımız, kaçırdığımız fırsatları zamanında yakalardık. Sonradan pişman olup üzülmezdik. Geçmiş günlerimizi hafıza arşivimizden çıkarıp şöyle bir gözden geçirsek, kim bilir ne kadar “Keşke şunu şöyle yapsaydım, keşke bunu böyle yapsaydım, keşke şunu hiç yapmasaydım” şeklinde pişmanlıklarımız olacaktır.

 

İhlâl ettiğimiz hakların, ihmâl ettiğimiz vazifelerin, telâfisi için neler vermezdik ki? Geçmişi tekrar yaşama fırsatı verilseydi, hayatımızı ne kadar güzel yaşardık diye düşünürüz. Geçmişi tekrar yaşama imkânımız yok ama, bugün hâlâ elimizden çıkmadı. Geçmişten ders alarak geleceğimizi daha düzgün yaşayabiliriz.

 

Geçmiş zaman elimizden çıktı. Onu tekrar geri getirme imkânımız yoktur. Gelecek ise henüz gelmemiştir. Onun da ne getireceğini bilmiyoruz. Öyleyse gün bu gündür! Henüz ömrümüz devam ettiğine göre ve kredimiz bitmediğine göre geri kalan hayatımızı daha iyi bir şekilde yaşama imkânına sahibiz. Geçmişte “keşke” dediğimiz olayları şimdi bir daha yapmamak sûretiyle tekrar pişmanlıklar çukuruna düşmeyebiliriz. Yapmak isteyip de kaçırdığımız fırsatları şimdi değerlendirme şansımız mevcuttur.

 

İşte önümüzde her gün tertemiz bembeyaz bir sayfa açılıyor. Bu sayfaya her günümüzü istediğimiz gibi yazma hakkına sahibiz. Elimize hiç kırılmamış, kullanılmamış camdan çok güzel değerler veriliyor. Dikkat edersek elimizden hiç düşürmeyiz, kırmayız, kaybetmeyiz…

 

Her gün yirmi dört altın değerinde yirmi dört saatimiz var. Bu zamana, ileride hatırladığımızda mutluluk duyacağımız en güzel hatıraları sığdırabiliriz. Daha fazla iyilik yapabilir, daha çok insana ulaşıp kalplerde güzel bir yer edinebiliriz.

 

Her yeni gün, yeni açmış bir gül gibidir. Bütün gün ona nasıl bakarsak öyle olur. Günümüzü soldurmayalım, günümüzün ihtiyacı olan ışığı, havayı, suyu, ilgiyi, sevgiyi ona sağlayalım. Hem sonra, nereden bilebiliriz ki o günümüzün ömrümüzün son günü olmayacağını? Nasıl ve ne üzerine vefat edersek öyle haşrolmayacak mıyız?

 

Öyle ise muhabbet üzerine olsun her günümüz. Daha fazla gönül kazanmak olsun işimiz, gücümüz. Ömür defterlerimizi en güzel hatıralarla, amel defterlerimizi en büyük sevaplarla doldurmak olsun bütün derdimiz.

 

Solan güllerimizin arkasından ah çekip ağlayacağımıza, elimizde olan güllere iyi bakalım. Son âna kadar bu gülleri soldurmayalım.

Mehtap Yıldırım

 

Sordum…;

Standard

sordum, niçin nazlısınız? dedi; bu, tedbir almaktır
sordum, tedbirin gereği ne?dedi; aşkı yoklamaktır
sordum, buna gerek var mı?dedi; bu işte lazımdır

sordum gönlünüz geniş mi? dedi; gönülsüzler vardır
sordum, zayıflar ne olacak?dedi; vefa, taşımaktır.
sordum, mahrum olan kimdir?dedi; münkir,munafıktır.
sordum,mahrumiyet neden?dedi; bu, bir Hükm-i Hak’tır
sordum, mesleğiniz nedir?dedi; çözüp bağlamaktır..
sordum, çözmek nasıl olur?dedi; kalbi boşaltmaktır..
sordum, kalbin işi nedir?dedi; aşkla ağlamaktır..
sordum aşkın sırrı nedir?dedi; yarde yok olmaktır..
sordum yarin isteği nedir?dedi; samimi olmaktır..
sordum, samimiyet nedir? dedi; hep yare bakmaktır..
sordum, bu nasıl olacak? dedi; nefsi bırakmaktır…
sordum, asıl dava nedir? dedi; has kulluk yapmaktır..
sordum, bunun yolu nedir?dedi; Habib’e (sav) uymaktır…
sordum, tavsiyeniz nedir?dedi; zikre sarılmaktır..
sordum, zikrin aslı nedir?dedi; Allah’LA olmaktır..
sordum buna çare nedir?dedi; dostunu bulmaktır..
sordum dostlar neyi sever?dedi; hizmete koşmaktır..
sordum, hizmetten gaye ne?dedi; nefsini kırmaktır..
sordum işin aslı nedir?dedi; mert insan olmaktır…

şair: selvî

 

Cumanız Mubarek Olsun…

Standard

Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün;

seher soluklu Cuma…

Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman…

Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler…

Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar;

her şey anlam değerini dillendirir… Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için…

Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur…

Ne isterseniz cevap verilir; düğümler çözülür, dertler dağılır, hayata renk gelir, renklere hayat…

Ubudiyet dua renkleriyle süzülür gönlün gökkuşağına…

Kulluk toprağından yükselen tefekkür çiçekleri güneşin renklerini görür ve gösterir…

Bereket yağmurlar yağar Rahmet bulutlarından… Toprağın kokusuyla, gökkuşağı renkleri coşku kuşlarını uçurtur sekine kanatlarıyla;

Dağların, denizlerin ötesinde, yıldızların yetişemediği, galaksilerin göremediği yöne doğru…

Kalp, cumanın kalbiyle bütünleşmiş, yönsüz ve zamansız iklimlerde renkleri ve kokuları geride bırakmış yitik yurdunu arıyordur; sonsuz saadet…

Latif ve Alim olan Rabbimiz dünya saadetiniz için Cuma’yı vesile kılsın, ahirette size ve tüm sevdiklerinize “Cuma Yamaçları” nasip etsin…

Hayırlı Cumalar…

Anladın mı?(Serdar Tuncer)

Standard

Hicran destanini kendinden oku,
Mecnun’dan duyup da rivayet etme.
Askin Leyla’sini gördünse söyle.
Söz temsili bulup hikayet etme.

Yüz bin Leyla dogar alemde her gün,
Senin aradigin zevk, sefa dügün.
Tutacagin isi önceden düsün;
Daha ilk adimda nedamet etme.

Sevdanin oduna pek güvenilmez,
Tutusursan eger kolay sönülmez.
Bu yolun hükmüdür geri dönülmez,
Canina kiymazsan seyahat etme.

Iyi bak kabina, olmasin delik,
Bosuna tasirsin ,gider gündelik.
Aninda olmali, ettigin iyilik,
Alem duysun diye, inayet etme.

Kabe’den maksadin varmaktir yara,
Kör gibi tapinma, kara duvara,
Hizir’i ararsan kendinde ara,
Bulamadim gibi rezalet etme.

Muhabbet herkesin aklini çelmez,
Gönül viranesi kolay düzelmez.
Alemden çekinme bir zarar gelmez,
Sen kendi kendine hiyanet etme.

Sen satir gönlüne hicran dolmasin,
Gençligin gülseni gamla solmasin.
Neyzen gibi aklin yarda olmasin,
Özründen çok büyük kabahat etme

Neyzen Tevfik

 

 

Ey Tabibi Cümle illethâ-yimâ

Standard

Vakt-i şerifler hayr olsun efendim! Hayırlar feth olsun, şerler def olsun. Ne güzel hülâsa edivermişler gönüllerindekini, tasavvuf ehli! Ve hep, artık ezberlenmiş, formüle edilmiş bu sözlerle güzelliklere tâlip olmuşlar, çirkinliklerden kaçmışlar.

 

 “Eğer dünya malını gönlüne indirirsen çirkinlik olur, yok eğer onu hayra vesile kılarsan güzellik olur.” Mesnevî Hazret-i Mevlânâ,

 

mal toplamanın faydasının ne kadar olduğunu izâh için.

Ger berizi bahra derkûzei
Çent güncent kısmeti yekruzei

Denizi bir kâseye dökecek olsan, ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızkın kadar. Malûmdur ki gemi, suyun üzerinde, denizin üzerinde gittiği müddetçe su onu kaldırıcı ve gitmek istediği yere ulaştırıcı bir vasıtadır. Ne zaman ki gemide bir delik hâsıl olur, deniz, geminin içine girmeye başlarsa artık o gemi yürümez ve batar. İşte dünya malı seni varmak istediğin yere götüren, götürücü olan deniz gibidir. Onu sen içine almazsan, üzerinde olursan gemi gibi istediğin yere varırsın. Yok, hırsla, tamah ile onu içine almaya kalkarsan geminin su alıp batması gibi dünyada batarsın. Ve kanaat ne tükenmez bir hazinedir. Kanaat yerine, hazineyi, zenginliği malda aramak boştur.

İnsana yaradılışında yükselmek, yücelmek, daha geniş imkânlara kavuşmak arzusu verilmiştir. Bu, hırsla tamah hâlinde olursa o zaman Hazret-i Peygamber’in “İnsanın iki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü ister ama bu iyi bir şey değildir.” buyurduğu gibi iyi olmayan insanlar sınıfından oluruz

 

Dünya hâline şükredebilmek için senden daha aşağıda olanlara bakacaksın. Maddî imkân bakımından daha aşağıda olanlara. Âhiret hâlinde yükselmek için ise senden daha yücelere, daha olgunlara bakacaksın. Eğer bunun tersi yapılırsa yani “Ben filancadan daha çok namaz kılıyorum, daha çok ibadet ediyorum, daha çok şöyleyim, böyleyim.” denir ise zarar olur. Bir kere, benlik başlar. Başkasını beğenmemek başlar. Ona “ucb” denir, “kendini beğenme” denir ki gururdan daha özel ve tehlikeli bir histir. İhtiyacından fazla mal vesaire peşinde koşmak sadece hevesi tatmin eder, insanı tatmin eden şey değildir.

 

Hülâsa, ihtiyacıyla nispet kabul etmeyecek derecelere vardırılan her şey hırs ve tamah eseridir. Hırs ve tamah ise insanı hakîkatleri anlama yolunda en büyük esarete müptela kılan şeydir.

Kâseyi çeşm i harisan turneşut
Ta sedef kâni neşûd pür dur neşud

Hırs ve tamah ehlinin gözü doymaz. Hâlbuki sedef kanaat gösterip kapanmasa idi içinde inci olmazdı. Hazret-i Mevlânâ burada daha başka bir misal veriyor. Malûm, incinin oluşmasında birtakım destanî anlatımlar vardır. Efendim, nisan yağmuru yağdığı zaman istiridye, sedef, ağzını açar ve içine bir nisan yağmurunun düşmesini bekler. O yağmur düşer düşmez de ağzını kapatır ve istiridyenin özelliğinden dolayı o nisan yağmuru tanesi inci olur. Eğer o nisan yağmuru yılanın ağzına damlarsa zehir olur diye şairâne bir izâh vardır. Bunun aslının böyle olmadığı tabii biliniyor. Esasında istiridye, içine giren kum tanesinin zararlarından kendisini korumak için kendi salgıladığı bir maddeyi o kum tanesinin etrafına sarar, işte ona da biz inci deriz. Fakat nisan yağmurunun bereketlerinin karşılığı ve mahlûkattaki sedefin inci yapıcılığı, yılanın zehir akıtıcılığı anlatılsın diye böyle bir efsane kabul edilmiştir. Hazret-i Mevlânâ da bunun misalini açıklayarak bir başka özellikle şöyle anlatıyor: Eğer istiridye ağzına giren nisan yağmuru tanesine veya kum tanesine kanaat edip ağzını kapatmasa idi, birkaç damla daha gelsin, birkaç tane daha gelsin diye beklese idi ağzı kapanmadığı için inci, dürdâne hâsıl olmazdı. İşte sen de karnın doyduktan sonra ağzını açma, açık bırakma. Gözünün doyması için de gözünü hakîkî manzaralara çevir. Bakılması lâyık olan şeylere çevir. Bakılmayacak şeylere çevirme. Yoksa kapatamazsın. Kapatamayacağın zaman da gözün doymaz.

Her kiracamei zi aşkı çak şüt
Ozi hırs u ayb külli pak şüt

Her kimin elbisesi aşkın pençesi ile parçalanırsa o kimse hırstan da tamahtan da bütün ayıplardan da tertemiz olur. Hazret-i Mevlânâ bu beyti ile bir suali cevaplandırıyor. Hırsın, tamahın fenalığını anladık. Peki, bundan kurtulmak için ne yapacağız? İşte Hazret-i Mevlânâ en kolay tavsiyeyi yapıyor: Aşk… Aşk… Aşk…
Ve devam ediyor:

Şad baş ey aşkı hoş i sevdaima
Ey tabibi cümle illet hayima

Ey faydası hoş olan ve bütün illetlerimizin, marazlarımızın, hastalıklarımızın devası olan aşk, şâd ol sen! Aşk, bir adamın yakasından tutup onu kendine doğru çekmeye başlayınca o kişiyi bir elbise gibi kaplamış olan hırs ve tamah, mal ve servet bağımlılığı ve bunun gibi bütün ahlâkî ayıplar yok olur, çıkar. Elbisenin yırtılıp çıkması gibi… Ve bütün illetlerin hekimi aşktır. Ey aşk, sen şâd ol!

Ey devai nahvetü na mu suma
Ey tü eflatu nu calili suma

Bizim kibir ve azametimize ilaç olan ve bizim için Eflatun ve Calilus olan aşk, sen çok yaşa! Hazret-i Mevlânâ bu son iki beyitte aşka methiyeler söylüyor. Ve aşkın, mal hırsı ve tamahına ilaç olduğu gibi kibir ve azamete de ilaç olduğunu, Eflatun ve Calilus gibi bizim hastalıklarımıza deva olacağını söylüyor.

İşte onun için “Ey tabibi cümle illethâ-yimâ, benim bütün illetlerimin tabibi olan aşk!” diyor.

Efendim, aşk bahsi daha devam eder, çünkü evvelimiz aşk, hâlimiz aşk, istikbalimiz aşk.

Aşk olsun efendim.

 

Ö. Tuğrul İnançer

 

Hakk’ın aynası

Standard

Biliyoruz ki, insan, Cenab-ı Hakkın aynasıdır.

Allah, insanı kendinden bahşettiği bir nur ile yarattı ve büyük tecellilerle nasiplendirdi.Allah Rasulü (A.S.),
Allah, Ademi kendi suretinde yarattı(Buhari, Müslim, Ahmed)
derken işte bu hakikate işaret ediyor.

Bunun için tasavvufta insana Mazhar-ı Hak (Cenab-ı Hakkın yansıdığı varlık)deniyor.
İnsanın kalbi de Nazargâh-ı İlahi (Allahın baktığı yer) olarak tanıtılıyor.

İnsanın vücudu, şu gördüğümüz maddi alemin unsurlarından yaratılmıştır.
Fakat ruhi yönü, görünmeyen alemin hazineleri ile bezenmiştir.
İnsanı yalnızca et ve kemik olmaktan kurtaran kalb, ruh, vicdan,
ilim, fikir, sevgi gibi cevherler, işte o gayb alemine, yani melekût alemine aittir.

Peki, insan diğer varlıklardan farklı olarak neden böyle özel yaratıldı?
Bu özel yaratılış, çok özel bir vazife içindir:
O Kudreti Sonsuz Yaratıcıyı tanımak, sevmek ve..
bütün varlıklara bu sevgiyi yaymak.

O halde bir kalp, ilahi sevgiden nasiplendiği ölçüde insanları sevebilir,
yaradılmışlara hizmet edebilir, onların yükünü ve zahmetini çekebilir.
Rahman ve Rahim olan Yüce Allahı tanıyan insan,
bu tanıyışı miktarınca kendisinin ve diğer insanların kıymetini bilir,hakkını verir,
adaleti gözetir. Ancak Allah sevgisiyle başkalarını karşılıksız sevebilir.
İnsanlığın bugünkü manzarası bu gerçeğin ispatı değil mi?

İnsanı kendine halife (temsilci) yapan ve onunla kainattaki mükemmelliği
tamamlayan Yüce Rabbimiz, bu şerefli varlığın hak ve hukukunu koruma adına
bizlere birçok emirler vermiş, yollar öğretmiştir.

İşte din, bir anlamıyla, insanlığın şerefini korumaya yönelik
bu emir ve yasaklar bütünüdür.

Önce şunu bilelim:
Yüce Rabbine iman eden herkes, gerçek insanlığa adım atmıştır.
Ve Allaha giden dostluk yolculuğuna başlamıştır.

Allah müminlerinin dostudur (Bakara/257) ayeti bu müjdeyi veriyor.
O halde bir kalbe iman nuru girmiş ve baş secdeye eğilmiş ise,
artık onun taşımaya başladığı ilahî nur ve emanet, ona karşı sevgi ve
nezaketi gerektirir.

Yerlerin, göklerin ve dağların taşımaktan çekindiği ilahî sorumluluk emanetini,
müminler taşımaktadır. Bunun için müminlerin kıymeti büyük, hatırı yüksek,
hukuku ağır ve işi ciddidir. Allahın dostlarına, yani müminlere düşman olmak,
ancak Allahın düşmanlarının işidir.

Hem Yüce Rabbimiz her mümini diğer müminin kardeşi yapmamış mıydı?

Artık bu şerefli insana zulmetmek, onu haksız yere üzmek, kınamak,
kendisiyle alay etmek kesinlikle yasaktır, yani haramdır.

İnsanın canı, kanı, malı, ırzı ve şerefi Kâbe gibi kutsaldır, koruma altındadır.
Haksız yere cana kıymak, kan akıtmak, mal gasbetmek, ırzı karalamak,
şerefi zedelemek en büyük zulümdür ve haramdır.Bunları yapanın düşmanı Allahtır.

Bu şerefli insanın arkasından çekiştirilmez, yüzüne karşı dalga geçilmez.
Herhangi bir ortamda kusurları alay konusu yapılıp, şerefi çiğnenmez.

Varsa bir kusuru, dostça ve mertçe kendisine söylenir, düzelmesi beklenir
ve bunun için samimi olarak dua ve yardım edilir.
Çünkü, günah ile kirlenen kalp ve zedelenen edeb, herkesin ortak kıymetidir.
Günahla hastalanmış kalbi ve zayi edilmiş edebi kurtarmak için ortak çaba göstermelidir.
Bu çaba, Allah sevgisinin, takvanın gereği ve erdemli insan olmanın işaretidir.

Güzellikten sapmış, ayağı kaymış bir insanın kötü haline sevinmek ve
onu düştüğü bataklıkta terketmek asla şerefli insanların işi değildir.
Bu, dostluğa da sığmaz.

Hakka aşık müminlere, kötülükle kirlenen bir kalp aynasını temizlemek için
çabalamak düşer. Çünkü o kalp iman etmiştir;
bu iman emanetini ve onun meyvesi olan edebi korumak her müminin vazifesidir.

Rasulullah (A.S.) buyuruyor ki:

Sizden biriniz diğer kardeşinizin aynasıdır;öyleyse onda bakana eziyet verecek
kötü bir hal görürse, onu gidermeye çalışsın. (Buhari, Tirmizî)

Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir;
onun kaybolan malını ve çiğnenen şerefini korur,
arkasından kendisini destekler,gıyabında hakkını savunur.(Ebu Dâvud)

Mümin kardeşlerimizle farklı mizaç ve anlayışta,
değişik görüş ve mezhepte olabiliriz. Aramızdaki ihtilafları fitne ve düşmanlık
sebebi değil, rahmet vesilesi yapmalıyız.

Cenab-ı Hakkın geniş tuttuğu bir yolu biz daraltmayız.
nun hoş gördüğü bir kulu biz kınayıp darıltamayız. Darıltıyorsak
o bizim kalbimizin darlığından ve hastalığındandır.

İslâmın bizden istediği şefkat bununla da bitmiyor:
Müminler, haksız yere başka dindeki insanlara ve diğer canlılara da zulmedemez.
Müminin yapacağı ya şefkat ya da adalettir. Ötesi zulüm ve ihanettir.

Abdullah TOKATLI

 

 

Hz.Ali(as)’ın Allah’a Yakarışı

Standard

Allah’ım! Sadece tertemiz bir kalple Allah’ın huzuruna çıkan hariç mal ve evlatların -insana- hiçbir yararı olmadığı günde senden aman diliyorum.  

Zalimin -hasretle- ellerini ısıracağı ve “keşke ben Resulullah’a -itaat- yolunu tutsaydım” diyeceği günde senden aman diliyorum.  Günahkârların yüzlerinden tanınacağı, saçları ve ayaklarından tutulacağı günde senden aman diliyorum.  Babanın oğul yerine ve evladın da baba yerine cezalandırılmayacağı günde senden aman diliyorum.

Ve doğrusu Allah’ın vaadi haktır. Zalimlere mazeretlerinin bir fayda sağlamayacağı, onların Allah’ın rahmetinden uzak ve kötü bir menzilde olacağı günde senden aman diliyorum.  Hiç kimsenin kimse üzerinde güç sahibi olamayacağı ve yetkinin yalnız Allah’a has olacağı günde senden aman diliyorum.

İnsanın kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve evlatlarından kaçacağı ve herkesi meşgul edecek bir işle uğraşacağı günde senden aman diliyorum.  “Suçlu o günün azabından -kurtulmak için- eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini vermek ister. Hayır -hiçbir zaman bu imkanı bulamayacak-! O -cehennem ateşi-, alevlenen bir ateştir. Deriler kavurur, soyar.” Bu günde senden aman diliyorum.  

Mevlam, ey mevlam! Sen mevlasın ben ise bir kulum; kula mevladan başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen -varlığımın- sahibisin, ben ise sahip olunan; sahip olunana sahip olandan başka kim merhamet eder? Mevlam, ey mevlam! Sen azizsin, ben ise zelil; zelile azizsen başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen yaratansın, ben ise yaratılan; yaratılana yaratandan başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise hakir, hakire yüce olandan başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen güçlüsün, ben ise zayıf; zayıfa güçlüden başka kim merhamet eder? Mevlam, ey mevlam! Sen zenginsin, ben ise yoksul; yoksula zenginden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen bağışta bulunansın, ben ise sail; saile bağıştan bulunandan başka kim merhamet eder? Mevlam, ey mevlam! Sen dirisin, ben ise ölü; ölüye diriden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen bâkisin, ben ise fâni; faniye bakiden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen ebedisin, ben ise geçici; geçiciye ebediden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen rızıklandıransın, ben ise rızıklanan; rızıklanana rızıklandırandan başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen cömertsin, ben ise cimri; cimriye cömertten başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen afiyet verensin, ben ise -derde- tutulan, derde tutulana afiyet verenden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen büyüksün, ben ise küçük; küçüğe büyükten başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen hidayet edensin, ben ise sapan; sapana hidayet edenden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen rahmansın, ben ise merhamet edilecek olan; merhamet edilecek olana rahmandan başka kim merhamet eder? Mevlam, ey mevlam! Sen güç sahibisin, ben ise imtihan edilen; imtihan edilene güç sahibinden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen kılavuzsun, ben ise yolunu şaşırmış; yolunu şaşırmışa kılavuzdan başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen bağışlayansın, ben ise günahkâr; günahkâra bağışlayandan başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen galipsin, ben ise mağlup; mağlubu galipten başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen eğitensin, ben ise eğitilen; eğitilene eğitenden başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Sen yücesin, ben ise alçak ve düşük; düşük birisine yüce olandan başka kim merhamet eder?  Mevlam, ey mevlam! Rahmetinin hakkı için bana merhamet eyle.

Bağışının, lütfünün ve fazlının saygınlığı için benden razı ol. Ey bağış, ihsan, fazl ve nimet sahibi! Rahmetinin hakkı için -duamı kabul buyur-, ey merhametlilerin en merhametlisi!

amin.