Monthly Archives: Ocak 2010

Bu Salâ Kime…

Standard

Yıllar önce, köyün birine bir imam görevlendirilmişti. İmam gençti ve yeni evliydi. Gayretli ve çalışkandı. İnsanları namazla buluşturmak için çaba sarf eden samimi bir insandı. Fakat ne kadar çabalasa da köyün erkeklerini camiye, cemaate çekmeyi başaramamıştı.

Belki de yazın yoğun dönemi olduğu için Cuma haricinde insanlar gitmiyordu. Kapı kapı dolaştı, olmadı. İşlerinde yardımcı olmayı teklif etti, olmadı. Namazın hikmetlerinden bahsetti, yine olmadı.

Bir sabah köy, salâ sesiyle uyandı.

Herkes merakla kimin öldüğünü soruyor; ama kimse bilmiyordu. Tarlaya, bağa, bahçeye gitmeye hazırlanan köylü, soluğu camide aldı.

Herkes imamın salâyı bitirip çıkmasını bekliyordu. Nihayet imam gözüktü. Biri atıldı hemen:

– Hoca! Kim öldü Allah aşkına? Kimsenin haberi yok, ismini de söylemedin.
O zamana kadar cemaati kapıda göremeyen imam, öfkeyle bağırdı:

– Kim olacak! Sizin ruhunuz ölmüş, onun için okudum salâyı. Şayet ölmemiş olsaydı, dört aydır buradayım, sabah namazına bir tek Allah’ın kulu gelip de saf tutmadı.

Ruhunuza Fatihâ okuyun, ruhunuza!

Kimseye bakmadan geçti gitti imam. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu. Köy halkı, bu hâdiseden çok etkilendi. Sabah namazına da, diğer vakit namazlarına da devam edenler yavaş yavaş çoğaldı.

alıntı

Reklamlar

Sen Gönlümün Meltemisin…

Standard

Sözlerinden sükut içsem
Bakışların derman olur
Rüzgar gibi esip geçsen
Durmak bana ferman olur

Sen gönlümün meltemisin
Sen bahçemin güllerisin
Sen güllerin şebnemisin
Yolundayım gel gel artık

Ellerinden deniz içsem
Kalbim sana mercan olur
Şimşek gibi yanıp sönsem
Dünya bana meydan olur

Sen gönlümün meltemisin
Sen bahçemin güllerisin
Sen güllerin şebnemisin
Yolundayım gel gel artık

Grup Yeşilaşk

Gönlümün çırasını söndürdümse, kibriti kim çakar?

Standard


Dünyanın büyüklüğüne göre insan bir nokta bile değil, noktadan da küçük
Bu kadar küçük insana Allah öyle kabiliyetler vermiş ki, şeytan gibi her yere giriyor, melek gibi her yerde kendini gösteriyor Uçakla göklerde uçuyor, denizin altına iniyor Yaptığı bombalar şehirleri yıkıyor Testi kadar olan bomba, Hiroşima’ya düşünce kocaman bir şehir haritadan siliniyor Pilot, Hiroşima’nın üzerine gelince bir düğmeye parmağıyla dokunuyor o kadar! Uçağın altından bomba düşüyor ve bir şehri yok ediyor İşte Allah insana öyle kabiliyetler vermiş ki bir emriyle bir şehir yapılıyor, bir parmak hareketiyle de bir şehir yıkılıyor

Bana göre insanoğlunun en büyük kabiliyeti ‘yıkmak’tır Bu sebepten Kur’an-ı Kerim’in bütün ayetleri insana bakar, insanı ıslah etmek ister

İnsanın cinayetlerinden biri de ‘her şeyi tabiat yaratıyor’ demesidir Bir adam diyor ki: ‘Şu dut ağacını tabiat yarattı! ‘ Otların, yaprakların hepsi lisan-ı haliyle Allah’a dilekçe verir; ‘bizi sen yarattın ama bu adam bize iftira ediyor’ İşte o adama otlar, yapraklar adedince günahlar verilecek Her birinden bir günah verilse, ebediyen cehennemde kalacak Çünkü her biri hak talep edecek

Birisi çıksa dese ki, ‘Otlarla mı konuştun? Nereden biliyorsun böyle olacağını? ‘

Aklım söylüyor, aklım!

Bir şeyi tabiata veren, nihayetsiz cinayet işler Nihayetsiz cinayet, nihayetsiz azap icap eder

Cinayet ve cani aynı kökten gelir Cinayetle bir adam öldürülür; haram işleyen birçok helali yok eder Biri adamın bedenini öldürüyor, diğeri adamın ruhunu yaralıyor

Cinayete teşebbüs!

İyilerin varlığı cennetin varlığına alamettir Kötülerin de varlığı cehennemin varlığına alamettir Fırat nereye gidiyor? Dicle nereye gidiyor? Her birinin döküldüğü bir yer vardır İnsanlar da akın akın akıyor İyiler cennete, kötüler cehenneme

Biz, bir şeyden ayrılmışız Dolayısıyla ona kavuşmak istiyoruz Onun hasretini ateşten gömleğe benzetmişiz Bazen yâr, bazen evlat bahanesiyle, bizimle birlikte dünyaya gelen bu hasretimizi, güftelerin harflerine düğümleriz

İçimizde bir sevgi vardır Bu sevgi sahibini arar; yârin, evladın, malın üzerinde dolaşır, sonra sineye yani evine döner, başını gönül yastığına kor, ‘ah’ çeker ve hüngür hüngür ağlar Kendinden haberi olmayan insan, ‘Niçin içim sıkılıyor? ‘ diye acayipleşir Bazen bunu uğursuzluğa da yorar

Ben gönlümün çırasını söndürdümse kibriti kim çakar?

Ey denizlerin dibine, dağların tepesine çıkan insan!

Ne zaman gönlünün derinliklerine inecek ve ne zaman aklının zirvesine tırmanacaksın?

Yoksa aklınla kurduklarının altında kalacak, gönlünü mezar mı edeceksin?

HEKİMOĞLU İSMAİL

Ben Hep Seni Düşünürüm

Standard

Asktan yana söz duyunca
Ben hep seni düsünürüm
Uçsuz hayaller boyunca
Ben hep seni düsünürüm

Yildizlar kayar yüceden
Renkler siyrilir geceden
Yüregim sizlar inceden
Ben hep seni düsünürüm

Aklin ucu deger hiçe
Yol ararim içten içe
Kainat uyur sessizce
Ben hep seni düsünürüm

Korkunun bittigi yerde
Haz duyarim ince ince
Bir mezar görsem bir yerde
Ben hep seni düsünürüm

Zaman hep sonsuza akar
Meyve dökülür dal kalkar
Çiçeklere bakar bakar
Ben hep seni düsünürüm

Rüzgar eser ilden Il’e
Saglikta bitmez bu çile
Vardan öte yokta bile
Ben hep seni düsünürüm

Abdurrahim Karakoç

Geride Kalan SİZsiniz…

Standard


Hani tren usul usul hareket edince…

Hani eller ayrılık hüznüyle, kavuşma heyecanıyla sallanınca…

Hani genzi yakan bir duman ortalığı kaplayınca…

Hani gideni gözünüz görmez olunca artık…

Ve o, içinizde bir yerlerde saklı tuttuğunuz derin nefes, özgürlüğüne kavuşunca…

Ve hani belki iki damla gözyaşı, akmakla akmamak arasında…..

Ve hani siz sırtınızı dönerken boş peronlara…

Geride kalan sizsiniz…

…..

Bir padişah sofrası bulursunuz önünüzde…

Zengin…

İçinde bin türlü hüzün…

İçinde özenle hazırlanmış ayrılık lezzetleri…

Ümit ararsınız, bastırmak için acıkan efkarınızı…

Yaşanmış ve yaşanmamış duygular öylesine doldurur ki içinizi, hiçbir yere sığamazsınız…

Kâinatın bütün trenleri geçer gözünüzden ve gönlünüzden…

Hepsinin katili olursunuz bir anda…

…..

Derinlerde bir yerlerde…

Ama hep duyacağınız mesafede…

Yanık türküler söyler birileri…

…..

Sonra oturup bir çay bahçesine… “Neden gittiler, neden ben kaldım….” muhasebesi başlar…

…..

“Dünya da virane bir handır aslında…

Gelir ve gider herkes…”

Bazan gidenler üzülür, bazan geride kalanlar…

…..

Gece ve gündüz gibi…

Yaz ve kış gibi…

Bir gülüp, bir ağlamak gibi…

Hiçbir tren, son tren değildir halbuki…

…..

Bir gün “Bir geride kalan…” olarak, hüzünkâr hissederseniz kendinizi…

Bir başka gün her şeyi geride bırakacağınızı düşünün…

Kendinizi bile geride bırakacağınızı düşünün…

Alıntı

Verme İradeyi Nefsin Eline

Standard

Bir ikindi vakti, gurup ufukta usulca tezahür ediyor…

Mevsimlerden bahar, nisan en güzel feracesini giyinip gelmiş… Vadiler lalelerin, sümbüllerin işgali altında… Oysa benim yüreğim Kerbela misali bir yangının içinde, derin bir hüznün işgalinde… Batan bir gemide unutulmuş çaresiz bir yolcunun canhıraş feryadı var kalbimde, yenilgi yenilgi büyüyen…

Bir ara yanık bir türkü yakalıyor gönlümü…

Sanatçı Nida Ateş, ta yürekten seslendirdiği bu soylu türküyü, benim için söylüyor sanki… Sözler beni söylüyor, beni anlatıyor, beni yeriyor, beni kınıyor.

“Gel ey gönül mülk edinme bu dehri”
Eli göçmüş hüsnü insana dönersin”
Bal diye sunarlar akıbet zehri
Pençe yemiş aşiyana dönersin” diyor.

Ben ağlıyorum. Nisan yağmuruyla yağıyorum, sağnak sağnak. Teselli kâr etmiyor yüreğime. Bir türkünün sözleri bağlıyor yüreğimin ağını… Sus diyor, sus, dinle diyor. Anla beni, duy…

Değişmeye başladın sen de, nefsinden bir şeyler umarak… Nefsinin dizginleri boşaldı, aldı seni terkisine soluklanmadan yürüyorsun adresini bilmediğin müphem diyarlara, diyor.

Ürperiyorum, bu ben miyim diyorum ve düşünüyorum…

Bin türlü vesvesenin insanlığın kalbine yağdığı, sadakatin hicap ettiği, şetaretin hüzne dönüştüğü karanlık günlerin bedbinliği içindeyiz, diyorum içimden. Bahçeler daralmış, dallar baharları giyinmiyor. Sürgün çiçekleri düşüyor gönlümüze. Fesadın kolları, uzanıp girmiş hanelerin en mahremine. Perdeler çekilmiyor huzurun üzerine.

Sofralara Halil İbrahim bereketi düşmüyor. Yalanlar saçılıyor pergulelerden. Irmaklar akmıyor, bedir nehrince. Sözü senet sayan deniz yürekli ulular vurmuyor kıyılarımıza. Bad-ı hazan sürüklüyor firkati üstümüze. Yakup yürekli ehl-i dil, çekilmiş huzurun dergâhına. Susmuş erenlerin müşfik dili. Bir kapı açılmadan, bin kapı kapanıyor yüzümüze.

İradeyi nefsin eline verdiğimizden midir bunca yanılgı Allahım diyor, ağlıyorum.

“Verme iradeyi nefsin eline” diyen bir büyülü ses yakalıyor gönlümü…

Nefis bir yanılgı, bir ızdırap kadehi…

İçilince can yanar, canan/sızlanır…

İnsan akıl/sızlanır…

“Verme iradeyi nefsin eline
Salmaz seni Hakk’ın doğru yoluna
Ecel yeli değer ömrün bağına
Tacı tahtı bî-mekâna dönersin…”

Dünya geçici, dünya aldatıcı…

Dünya bir misafirhane, yolcularını oyalayan, kandıran, nefsinin elinde zulümlere uğratan, dağıtan…

İradeyi nefsin dizginlerine verdiğimizdendir bunca hüznümüz, melalimiz…

Hakk’ın doğru yolunu kaybedeli hayli zaman oluyor… Çatallı yol ağızlarında şaşakaldık tükenesi… Önce yüreklerimiz değişti, unuttuk kendimizi, berimizi, ötemizi, hatırlamayası… Soyunduk geçmişi hatırlatan her ne varsa üzerimizden, utanası, arlanası…

Sonra düşüncelerimiz değişti. İbrahim sadakatinin saran, durulayan ışıltısı devrile devrile akan zamana yenik düştü. Sağır sultan duydu merhametin, şefkatin, sevginin yittiğini, bittiğini, gittiğini. Gafil yürekler duymadı. Uykusu ağır insanların zehirli bakışları gezindi zamanın üzerinden. Zaman eskidi alabildiğine… Eskicinin bile alıp satamayacağı kadar biz eskidik, yüreklerimiz eskidi metanın avuçlarında.

Bakışlar değişti. Yüreklerimize dikizlendiğinde kendimizden geçtiğimiz şefkat, merhamet desenli bakışlarımız eskidi. Zaman eskidi. Eskicilerin bile alıp satamadığı kadar eskidi zaman. Leylak kokulu sandukalara saklandı vefa. Fitili biten çıralar gibi söndü yürek yangınları. Sevdalar soldu, savruldu yangın yeri… Ne kül kaldı ne duman. Yanmak temizlenmekti oysa. Bilmedik ah bilemedik. Nefislerimizin kör kuyularına indikçe kaybolduk, boğulduk, ziyasını kaybetti yüreklerimiz. Gönlümüzün sırçası kırıldı bin bir yerinden…

Riya doğruldu yattığı yerden ve sıkıca tuttu ellerimizden, kalbimizi yamaladı kırk yerden… Ve ırak düştük kendimizden… Med cezirlere yenildik, savrulduk.

Şimdi anlıyorum ki bütün tükenişlerimiz nefsimizdendir…

“Verme iradeyi nefsin eline” diyen bir büyülü ses yakalıyor gönlümü…

Nefis bir yanılgı, bir ızdırap kadehi…
İçilince tükenir gönlün fitili, akıl nazlanır
Mantık bitap düşer, gözler bakış/sızlanır
İnsan hayâ/sızlanır…

“Bu felek oncasın eyledi berbat
Hiç gelip geçenden olmadım irşat
Neyidi cihana gelmekte murat
Esiri der, lâmekâna dönersin…”

Türkü sıkıca yakalıyor gönlümü…

Hekimhanlı Âşık Esiri, unuttuğum her ne varsa yeni baştan derinden hatırlatıyor bir anda. “Neyidi cihana gelmekte murat” diye soruyor yüreğimizin tenhasına. Oysa yüreklerimizin fayları kırılmış bin bir yerinden. Şiddetli depremler yaşamışız her birimiz. Gönül evi pencerelerini aydınlığa, ilahi nura kapayalı uzak düşmüşüz birbirimizden, dostlarımızdan, sevdiklerimizden… Ve kendimizden.

Sahi cihana ne için gelmiştik? Diye düşünüyorum ve içim burkuluyor, yanıyorum, ağlıyorum, paralanıp, yaralanıyorum.

Şan-şöhret sahibi insanlar olmak için mi, para için mi, insanları kırıp dökmek için mi, oldu desinler diye miydi bunca telaş, bu kadar kavga, bunca zulüm, ihanet, ne içindi? Böylesine bir yorgunluk neyin nesiydi?

Hepimiz değiştik bir şeyler umarak…

Belki on, belki otuz, belki de elli sene sonra hiçbirimizi taşıyamayacak bu dar-ı dünyaya bunca aşk beslemek de neyin nesiydi? Bu sahte sadakatin nefsimizin elleriyle can bulduğunu biliyorum artık. Biliyorum hangi taşa çarptığımı.

Hicret ve niyetimin kimin için olduğunu biliyorum artık… Sebebim, çarem kim biliyorum.

Belki bir ikindi serinliğinde, belki bir öğlen sıcağında, belki tipinin karın savurduğu bir kış günü O’na yürüyeceğiz… Bitecek günün gecenin telaşı… Ama mutlaka bitecek, bitmez sandığımız, tükenmez sandığımız her şey…

Âşık Esiri’nin dediği gibi “lâmekâna” döneceğiz.

Türkü beni yakaladı…

Sımsıkı tuttu yüreğimden.

Meryem Aybike SİNAN