Monthly Archives: Nisan 2009

Ney’îm Ben…

Standard

Nerdeyim şimdi, kimim ben? Ney’im? Bağrım delik deşik edilmiş…
Aşkla yanar,ayrılık şarkısı bestelerim.Her delikten farklı inler yüreğim.
Ben Ney’im…Aşkın ve ayrılığın sesiyim.

Sonu gelmez aşklara ağıtlar yakarım.Yakarım ve yanarım.Ama hep ağlarım.
Sesimi sevgiliye duyuracak nefesler ararım.Aşıkın halinden bir ben anlarım.
Meyan-ı aşikanda aşıkların nefesiyle yaşarım.

Yüreklerde bir soluğum, ağlarım ve ağlatırım.Yaşarmazsa gözler ıslanır mı yürek?..
Aşk filizlenir mi? Aşksızlıktan çöle dönmüş ruhlara gözyaşı serpmek gerek.
Ağlamak ruhun gusletmesi. Sahte sevgilerle kirlenen yüreğin temizlenmesi.

Ayrılığa sitemimdir gözyaşlarım, şahididir aşkımın…
Ben ney’im? Delik deşik şimdi yüreğim. Ey sevgili tüm şarkılarımı sana söylerim.
Duymazsın beni, vuslat uzaktır bize, bilirim. Hep yaşlıdır gözlerim, yanan yüreğimle hep seni özlerim. Sesimi sana duyuracak yaralı bir gönül beklerim.

O anlattıkça derdini, ben inlerim. Herkesle konuşmam, herkes anlamaz beni. Her yürek taşıyamaz bu ateşi. Her göz yağmurları çağırmaz. Her gönül aşk denizine dalamaz. Su ateşi söndürür. Marifet suyla ateşi birlikte taşıyabilmektir. Akıl erdiremez buna her ruh. Aklı erenlere ise mecnun mu denir?
Sıcak ellerine tutundum bir aşığın. Önce bastı bağrına, sonra götürdü dudaklarına.. Nefesiyle titretti yüreğimi.. Parmaklarıyla deşti yaramı, kanattı. Şimdi aşkımı anlatma zamanı. Ben başlayınca konuşmaya, susacak tüm dünya.

“Ya huuu!”

Susun şimdi ney’i dinleme zamanı. Feryadımla coştu neyzen. Aşkla dönermiş dünya, döner semazen. Haykırışlarımı duyan her kalp kanadı. herkes kendi sevdasınca yandı. Gönülleri ayrılık acısı sardı. Aşklar gözyaşına kandı. Sevda aleviyle kanatlandı ruhlar, sonsuzluğa uzandı.

“Ya huuu!”

Şimdi ben konuşmalıyım. Sevgiliye aşkımı haykırmalıyım. Ben neyim? Küçük bir kamıştım sazlıkta. Kader bir bıçak oldu, kopardı toprağımdan. Aşk ateşiyle piştim. Hasretinden bağrımı deldim. Konuş dediler, ağladım, inledim.. Şimdi aşkın ellerinde dolanan bir ney’im…

Ney aşkın sesi..

Ney ayrılığa yakılan ağıt.

Ağlar ney aşk ateşiyle..

Yüreklerle konuşur, yüreklere konuşur..

Yağmur ve Anımsattıkları…

Standard

Rahman’ın rahmeti yeryüzündeydi bugün yine..
Şıkır şıkır melodisiyle indi rahmet dünyaya, mis gibi toprak kokusunu yeni yeni açmaya çalışan bahar çiçeklerine, mor sümbül kokusuna katarak..

Yeryüzü sanki ılık bir duş aldı bugün.. herşey kana kana su içti.. yagmurdan kaçanlar.. yagmurun tadına varıp ağır ağır yürüyenler ve yağmuru tanımaya çalışan masum çocuk yüzleri vardı bugün…

minicik masum bir gülümseme ile baktı çocuk gökyüzüne.. yüzüne düşen damlalara aldırmayarak.. sıcacık güldü.. gökte sıcacık güneş belirdi..

yagmur sonrası yıkanmış,temizlenmiş ve bir nebzede olsa günahlardan arınmış yeryüzünü aydınlattı, masum tebessüme eşlik ederek..çocuk güldü, güneşin dünyayı ısıştısı gibi içimi ısıttı..

yağmur sonrası dünya tertemiz ve yeni görünüyor gözüme.. yıkanmış yeşil ağaçlar, beyaz, pembe ve mor çicekler.. hepsi yağmura dönerken yüzünü Rabb’lerini şükrüde unutmuyorlar bence..

Dedim ya, maviden nurani damlalar aktı yine bugün yeryüzüne… indi rahmet herşeye rağmen, her yere… inadına güzeldi damlacıklar inadına nurani… yeryüzünü, yüzümüzü temizlemek,yıkamak istercesine indiler dünyamıza Rabb’lerinin izniyle..

Kirli dünya bunca güzelliği haketmesede Rabb’im gönderdi yine rahmet bulutlarını yeryüzüne.. pırıl pırıl bir dünya için…

Mavi gökyüzünde beyaz bulut topluluğunun önünden gri bir kuş kanat çırptı uzaklara.. kanat çırpışları yağmurda…çırpnışlarımız gibiydi dünyada…

Allah’ım! Sen ki.. kirli dünyaya dahi tertemiz rahmeti sunansın.. Rabb’imiz, Sultan’ımız rahmetini esirgeme üzerimizden.. bizlere yaşama gücü ver, sabrımızı arttır, dayanma gücü, gayret gösterebilme kabiliyeti ver…

herşeye rağmen, bize gönderdiğin rahmet gibi güzellikler gönder bize.. bizi doğruluktan ayırma.. yağmurun arındırdığı evren gibi arınabilmeyi nasip et cümlemize.. nasip et ki, arınalım ve ağlayalım yağmur yüklü bulutlar gibi, yağmurla birlikte..

bu gün, evrene rahmet indi, duayla her zerreye dokundu.. minik bir kelebeğin ağırlığınca, ufak bir bebeğin öpücüğü gibi masumca kondu toprağa, yeni açan bahar çiçeklerine,alımlı renkli lalelere..

yağmur yağdı, beni ağlattı. yağmur yağdı, zamanı, mekanı, dünyayı arındırdı!…

Allah (c.c)Arayan Adam…

Standard

…korkmadan okuyun..

***
….kendimi ta derinden tanımak istiyorum!

…beş yaşında bir çocuğun yanına yetmişbeş yıl unutamayacağı bir manzarayı koyuyorlar: ölü bir kadın…hayatın sıcaklığını taşıyan çocuk, ölümün soğukluğunu taşıyan kadına bakıyor: annesi!…öyle bir çığlık atıyor ve kaçmaya başlıyor ki bir daha kendisini hiç kimse durduramıyor..

..bir ayna gibi taşıdığı günlüğünü hiç ayırmıyor yanından..her şeyi en ince hatlarıyla aksettiriyor aynasına..annesini gülümserken görmedi ya..gülmüyor hiç…kaçamadığı zamanlarda kaçma planları yapıyor hayatı boyunca..

on altı yaşında üniversiteye kaçarken, üç yıl sonra öğrenimini yarıda bırakıp..yasnaya polyana’ daki topraklarına kaçıyor..toprakları evet, dokuz yaşında kaybedilen soylu bir babanın yadigarı..fakat kaçacak o kadar çok yer varki..beklemek olmaz..mesela moskova ve petersburg..mesela kafkaslar, asker ağabeyinin yanı… neden orduya kaçmasın? hem savaş var…kırım savaşında tuhaf bir asker, savaşın görünmeyen yüzünü yazıyor..”sivastapol” adı altında topluyor hikayelerini.. hikayeleri okuyan çar, tehlikelerden uzak tutulmasını istiyor bu askerin..oyle ya: küçük bir kurşunla kaybetmemeliler büyük yazarını rusya’ nın…
..savaş sona erer ermezde askerliği bırakıp kendi hikayesine kaçıyor..yirmidört yaşında hiç bir yazarın cesaret edemediği bir şeye, kendini yazmaya koyuluyor da..üç halkalık altın bir zincir çıkıyor ortaya: “çocukluk yıllarım”..”ergenlik yıllarım”.. “gençlik yıllarım”..iki yaşını hatırlayacak kadar keskin bir hafıza, zapt edilmesi zor güçlü bir beden, aynaya her bakışta çirkin bulunan bir “köylü yüzü”.. ve bu yüzün sahibi garip bir kont: kont lev nikolayeviç tolstoy..

…tek bir kapıya yanaşmıyor kaçarken…ölüm!.
..nereye nişan alsa hedefini bulan saçmalar, bir yandan genç avcının heybesini doldururken, diğer yandan hedefe sahibini oturtuyor..nasıl olurda bir kez dahi hastalanmamış bedeni, vurulmuş bir av gibi toprağın heybesine konabilir? ölümü hissettiği o an dehşete kapılıyor..hayır!!! korkmamaktadır ölümden..onun korkusu “hayata bir anlam verememektir..”

..yedi yılda yedi kere yazdığı ikibin sayfalık romanı “savaş ve barış” ta beşyüz kahramanı konuşturmuştur..hemde hiç bir ayrıntıyı atlamadan..öyle bir panoramadır ki bu gerçek bir tabiat harikası gibi bütün ihtişamıyla ruhları sarsmış…her gününe on ıstıraplı saat sığdırılan yedi yılın madalyasını tolstoy’ un yorgun boynuna asmıştır..

…tolstoy’ un yüzlerce kahramanından söz ediyorum ya..itiraz ediyor bana.. “tek kahraman var” diyor.. bütün ruhumla sevdiğim..bütün ruhumla çizmeye çalıştığım tek bir kahraman “gerçek!” ve şöyle devam ediyor sözüne “dün de en güzeli oydu..bugün de..yarın da en güzeli o olacaktır!..” doğrusu usta haklıdır ve ömrünü görmeye adamıştır..görmeye çalışmak..huzur dolu geçen on altı yılın sonunda büyüyerek ve giderek bütün hayatına yayılacak olan şu sorularla karşılar onu..

…niçin yaşıyorum?
…hayatın anlamı nedir?
…ölüm karşısında ne yapabilirim?.

..gözleri hiç kıpırdamayan, hiç konuşmayan, yemek yemeyen tolstoy..bu dünyadan değildir sanki..

…”bana inanç ver tanrım!..” diye yalvardı sonunda tolstoy ve devamında.. “bu gücü ver ve başkalarınında onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen!..”

..çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı..aradığı cevabı bulabilmek için denemediği bir şey kalmasını istemeyen tolstoy, filozoflara, ilahiyatçılara ve bilim adamlarına da adresi sormuş ancak onlarda şüphelerini beslemekten başka bir işe yaramamıştı.. bir ara kilisede ruhunu yatıştırmayı denediysede, kilsenin şekilcilikle buz tutmuş donuk iklimi hayal kırıklığına uğratmıştı onu..ona göre kilisede yapay bir inanç vardı: hayatı kurutan, israf eden ve sahteleştiren..

yıl 1901’ di ve kilisenin otoritesini reddeden tolstoy aforoz edilmişti..

..köylüler!.. belkide onlar biliyorlardı hayatın sırrını. tabiatın kucağında yaşayanların, bu insanların dinginliği, yoksulluğu ve samimiyetinde aramalıydı gerçeği.. ve sıyrıldı urbalarından kont tolstoy…oysa çarlık dikkatle izliyordu onu..yazılarına sansür koyuyor bazen tamamen yasaklıyordu. zira o “sevginin ilahi krallığı” nı öneriyor, milyonlarca insana yeni bir ümit aşılıyordu.

..eserleri için telif hakkı kabul etmiyor..yoksul insanlara evinin kapısını açıyor ve yardım ediyor onlara..efendi olmayı kabul etmiyor ve “efendi” arayanlara “allah” ı işaret ediyor tek hükmedici olarak.. öte yandan hala konforlu bir evde oturuyor ve hala paranın gölgesinde kurtulamamak nefes almasını güçleştiriyordu, ta ki ailesine yazdığı veda mektubunu çekmecesine koyana dek.. farklı inançlara sahip insanlardan mektuplar geliyor tolstoy’a..bütün eserlerinin telif haklarından vazgeçip insanlığa devrettiğini bildiren bir vasiyetname hazırlıyor gizlice..son yıllarını “allah” a adamak yoluna…

..ve dua’ lar, tolstoy’ un elinden tutup bir gece sabaha karşı kaldırıyorlar yatağından..takvim 28 ekim 1910’ u gösteriyor. aceleyle kendini karanlığa bırakıyor..yanına üç şey alıyor.. günlüğü ve biri kurşun, biri kamış iki kalem….

“daha uzağa! daha uzağa gitmeliyim!”..diyor..sonunda yalnız kalabileceğim bir yere… günlüğüne “insan, allah’a ancak yapayalnızken yaklaşabilir” yazmıştı..o halde durmak neden!..

..”uzak” ın neresi olduğunu kim bilebilir?.. “itiraflarım” da şöyle dile getirir tolstoy..”hayatla ölüm arasında son bir kez çırpındım ve içimde olanları tekrar gözden geçirmeye başladım. birdenbire ancak allah’ a inandığım zamanlarda yaşadığımı fark ettim. sırf o’ nu düşünmekle bile hayatın dalgaları kabarıyor benliğimde. çevremde her şey canlanıyor, her şey bir anlam kazanıyordu. halbuki o’ nu unuttuğumda ve o’ ndan uzaklaştığımda hayat duruveriyordu.. “öyleyse, ne arıyorsun daha? diye haykırdı içimden bir ses…. o gün bugün, bu “ışık” hiç bırakmadı beni…”

bir mektup…zavallı kadın, nasılda çaresizdi satırlarında: “üç çocuk annesiyim..kocam müslümandır.. çocuklarımız hristiyan.. oğullarım, babalarının dinine geçmek için benden izin istiyorlar. ne yapmalıyım?..” ..verdiği cevabın içindeki cümlelerden bir kaçı bir adım öne çıkıyor.. “muhammed’ in dinini kabul etmenin ne derece önemli olduğunu anlatamam”.”müslümanlığın, kilise hrıstiyanlığından kıyas kabul edilmez derecede üstün durması, bende hiç bir şüphe uyandırmıyor..”..

kaçış…ne kadar gizlesede kendini tanınıyor tolstoy.. polisler, gazeteciler ve meraklılar bu kaçış öyküsüne tanık olabilmek için çırpınıyor..”demek yalnız kalmak istemiş”, “demek yalnız kalıp kendini ve allah’ ı bulacakmış”.. tren sınıra geliyor ve dedektifler selamlıyor usta’ yı ve sınırı geçmesine izin vermeyeceklerini bildiriyorlar.. birden hastalanıyor tolstoy.. ateş ve su aynı anda kuşatıyor onu.. astapova adlı küçük bir tren istasyonuna kısmet oluyor bu büyük adamı kucaklamak. istasyon şefinin yoksul odası, tolstoy’ un “uzak” ı oluyor.. samimiyetlerine hayran olduğu köylüleri hatırlayıp soruyor kendi kendine “peki ama köylüler nasıl ölüyorlar?”.. bir ara gözlerini son bir gayretle açıp etrafındakilere bakıyor ve dudaklarından şu cümleler dökülüyor.. “yeryüzünde milyonlarca kişi acı çekiyor. siz niçin burada toplanmış, yalnız benimle ilgileniyorsunuz?”

..bir el ölünün gölgesini kalemiyle çiziyor duvara, bir daha silinmesin diye..
..köylüler nasıl ölüyor bilmiyoruz ama tolstoy böyle ölüyor..
..lev nikolayeviç tolstoy..(1829-1910)
………………………………………………………..güneşimin önünden çekil..a.ali ural….

“ALLAH (C.C.)’I KAYBEDEN NEYİ BULUR..ALLAH (C.C)’I BULAN NEYİ KAYBEDER…”

Cumanız Mübarek OLa….

Standard

Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün;

 seher soluklu Cuma…

Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman…

Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler…

Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar;

her şey anlam değerini dillendirir… Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için…

Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur…

Ne isterseniz cevap verilir; düğümler çözülür, dertler dağılır, hayata renk gelir, renklere hayat…

Ubudiyet dua renkleriyle süzülür gönlün gökkuşağına…

Kulluk toprağından yükselen tefekkür çiçekleri güneşin renklerini görür ve gösterir…

Bereket yağmurlar yağar Rahmet bulutlarından… Toprağın kokusuyla, gökkuşağı renkleri coşku kuşlarını uçurtur sekine kanatlarıyla; 

Dağların, denizlerin ötesinde, yıldızların yetişemediği, galaksilerin göremediği yöne doğru…

Kalp, cumanın kalbiyle bütünleşmiş, yönsüz ve zamansız iklimlerde renkleri ve kokuları geride bırakmış yitik yurdunu arıyordur; sonsuz saadet… 

Latif ve Alim olan Rabbimiz dünya saadetiniz için Cuma’yı vesile kılsın, ahirette size ve tüm sevdiklerinize “Cuma Yamaçları” nasip etsin…

(Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz]

(Cuma günü günah işlemeden geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İ.Gazali]

(Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.) [Deylemi 

(Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevap verilir.) [Taberani]

(Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi 

(Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.) [Taberani]

(Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni]

Hayırlı Cumalar…

Hıdrellez ; H.Z HIZIR ( A.S )

Standard

Miladi takvimle 6 Mayıs günü Hıdırellez’dir. Hızır günleri yani yaz mevsiminin başlangıcı sayılan 6 Mayıs günü, Rumî senede Nisan ayının yirmi üçüncü gününe rast gelir.

Bilindiği üzere Rumî takvimde yıl, Hızır ve Kasım (yaz ve kış) günleri olarak ikiye ayrılır. Mayıs ayının 6’sında Hızır ile yaz başlar, 186 gün sürer. Kasım ayının 8′ine kadar devam eder ve bundan sonra kış başlar. 179 gün sürer. Şubat’ın 29 çektiği artık yıllarda ise 180 gün olur.

Hıdırellez denmesinin sebebi; çeşitli dini kaynaklarda Mûsâ aleyhisselâmın ümmetinden bir velî veya peygamber olduğu bildirilen ve Kur’ân-ı Kerîm’de, “Kullarımızdan bir kul…” (1) diye anılan Hızır‘ın (Hıdır) kurak bir yerde oturması ile o yerin yeşerip dalgalanmaya başladığı, hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Bu sebeple yaz başlangıcında ortalığın yeşermeğe başladığı güne yeşil mânâsına gelen Hıdır günü, yine bu günde Hıdır ile İlyâs‘ın (aleyhimesselâm) buluştukları rivâyeti sebebiyle de Hıdırellez denmiştir.

Dinî kaynaklarımız, Hz. Hızır ve Hz. İlyâsın Allah Teâlâ’nın sevgili kullarından olduğunu haber vermekle beraber onlar adına mukaddes bir günün varlığını bildirmemektedir. Hıdırellez gününün İslâm’da dînî bir hüviyeti ve kudsiyeti yoktur. O bakımdan 6 Mayıs’ta dinimizin tasvip etmediği tarzda kutlamalarda bulunmak, eğlenmek haramdır. 

HIZIR VE İLYAS ALEYHİMESSELÂM KİMDİR VE NE HÂLDEDİRLER?
Hızır aleyhisselâm, peygamber olması kuvvetle muhtemel, ilim ve hikmet sahibi bir zâttır. Tasavvuf erbâbına ve hadis âlimlerine göre Hz. Hızır hayattadır, diridir. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Fütuhât-ı Mekkiye’sinde Hızır aleyhisselâmın hayatta olduğuna dair bilgiler verir. İbn Salâh ve İmam Nevevî gibi bazı zâtlar da Hızır aleyhisselâmın yaşadığı hakkında büyük âlimlerin görüş birliğinde olduklarını nakletmişler… Ve yeryüzünde âb-ı hayat’ın (hayat suyu) var olduğunu, ondan içenin kıyâmete kadar hayatta kalacağını, Hızır aleyhisselâmın da ondan içtiğini haber vermişlerdir.

Hızır (a.s.) bazı kimselere görünür, darda kalanlara yardım eder, hayırlı ve güzel yerlerde bulunur. Kimi Allah dostları, sıkıntılı anlarda, Hızır aleyhisselâmdan istimdat için zaman-zaman aşağıdaki beyti okumuşlardır.

Edrik Ebe’l-Abbas ennî münhasır
Seyyidî Belyâ’bni Melkâni’l-Hızır

(Lâ edrî)

Meali: Efendim Belyâ, Melkân’ın oğlu Hızır! Yetiş ey Ebu’l-Abbas, sıkıntıdayım, demektir.

Açıklama: “Belyâ” Hızır aleyhisselâmın adı, Melkân” babasının adıdır. Künyesi de, “Ebu’l-Abbas”tır.

Tarîk-ı Nakşî Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s.) hazretlerinin, ders arasında bazan, hem yukardaki beyti hem de şu beyti cezbeli bir tarzda okudukları, talebeleri tarafından nakledilmektedir…

Edrik Ebe’l-Kaasım, ennî münhasırun;
Seyyidî Muhammedü’bni Abdullâhi’bni 
Abdü’l-Muttalib, hüve’n-nûr.

Kur’ân-ı Kerim’de Hızır aleyhisselâmın isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf sûresinin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile alâkalı kıssada, “Kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”(2) diye bahsedilen zâtın Hızır aleyhisselâm olduğu anlaşılmaktadır. Zira bizzat Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) gelen sahih hadislerde, bu şahsın Hızır aleyhisselâm olduğu açıkça belirtilmiştir.(3) 

Dilerseniz sözü fazla uzatmadan Hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farukî es-Serhendî (k.s.) hazretlerine bırakalım. Yazdıkları bir mektupta o şunları anlatıyor:

“Arkadaşların, Hızır’ın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm) ahvâlini sormalarının üzerinden belli bir zaman geçti. Ancak fakîr, lâyıkı veçhile onun ahvâline ıttılâı olmadığından (gerekli ve tatminkâr bir bilgiye sahip bulunmadığımdan) dolayı cevap vermekte tevakkuf ettim (durup bekledim).

“Bir gün sabah halakasında (zikir meclisinde), Hz. Hızır ve İlyas’ı (aleyhimesselâm), rûhânîler sûretinde hazır vaziyette gördüm. Hızır aleyhisselâm, rûhânî bir ilkâ (kalbime gelen bir hitâb) ile şöyle dedi:

– “Biz, ruhlar âlemindeyiz. Hak sübhânehû ve teâlâ hazretleri, ruhlarımıza öyle kâmil bir kudret verdi ki; biz, cisimlerin şekil ve sûretlerini alıp onlar gibi olabiliriz… Ve bizden de, bu sûret ve şekillerini aldığımız cisimlerden meydana gelen cismânî harekât ve sekenât yani duruş ve davranışlar, cesede ait ibâdet ve tâatler de aynen meydana gelir.’

“Bu esnâda ben,

– “Siz namazı İmam Şâfiî’nin (rh.) mezhebine göre kılıyorsunuz’ dedim.

“O da şöyle cevap verdi:

– “Biz şerîatlerle mükellef değiliz; lâkin kutb-i medâr’ın (4) mühim işlerinin görülmesi bize bağlıdır, o da İmam Şâfiî mezhebi üzeredir, dolayısıyla biz de onun arkasında İmam Şâfiî’nin (rh.) mezhebine göre namaz kılarız.’

“İşte o zaman anlaşıldı ki; onların ibâdet ve tâatlerine mükâfat terettüb etmez (sevab yazılmaz, ecir ve mükâfat verilmez). Onların ibâdet ve tâatleri, tâat ehline muvâfakat (uygun olma) ve ibâdetlerin sûretine riâyet içindir.

“Ve yine anlaşıldı ki; velâyet kemâlâtı Şâfiî fıkhına, nübüvvet kemâlâtı ise Hanefî fıkhına uygundur.

“İşte bu sırada, Hâce Muhammed Pârsâ’nın (k.s.), kendisinden naklen Fusûl-i Sitte’de zikrolunan, İsa alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm yeryüzüne indikten sonra Ebû Hanîfe’nin (rh.) mezhebiyle amel eder’ sözünün hakikati de anlaşılmış oldu. (Mümkündür ki bu cümle, İsa aleyhisselâm ile İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihadlarının benzerliği dolayısiyle söylenmiştir. Yani Hz. İsa’nın ictihâdı, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihâdına uygun olacak; ama onu taklid etmeyecektir. Zira onun şânı, ümmet ulemâsını taklid etmekten yana yücedir.) (5)

“Yine bu esnada, onlardan yardım istemek ve duâ taleb etmek hatırıma geldi. Hızır aleyhisselâm da,

– “Hak sübhânehû ve teâlânın inâyeti (lûtuf ve yardımı), bir şahsın hâlini şumûlüne alıyorsa (onu ihâta ediyor, kuşatıyorsa), ona biz karışamayız, tesir ve nüfûzumuz olmaz’ dedi.

“Âdeta onlar, kendilerini aradan çıkarmış gibiydiler.

“Hz. İlyas alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâma gelince; o bu esnada hiç konuşmadı.”(6) 

“Hazret-i Hâce Muhammed Pârsâ (k.s.), ‘Hızır’ın (alâ Nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) rûhâniyeti, ledünnî ilimlerin gelmesinde vâsıtadır’ dedi.

“Görünen o ki; bu söz, mâneviyat yolculuğundaki başlangıç ve orta hâllere nisbetle söylenmiştir. Zira açık keşfin şehâdet ettiği gibi, mühtehînin yani mânevî yolda başlangıç ve orta menzilleri aşmış olan sondakilerin muâmelesi/durumu bir başka şeydir. Bunun doğruluğunu, Şeyh Abdülkadir Geylânî’den (kaddesallâhü teâlâ sırrahû) yapılan bir nakil de kuvvetlendirmektedir. Bir gün o minbere çıkmış, ilimleri ve ma’rifetleri açıklıyordu. Bu esnada oradan Hızır aleyhisselâm geçmekteydi. Şeyh ona seslenerek şöyle dedi:

“Ey İsrâilî, gel de Muhammedî kelâmı dinle!’

“Şeyh’in bu ifâdesinden de anlaşılmaktadır ki, Hızır (a.s.) Muhammedîler’den değil, geçmiş milletlerdendir. Hâl böyle olunca, o nasıl Muhammedîler’e vâsıta olabilir?”(7) 

HZ MUSA VE HIZIR ALEYHİMESSELAM 

Kehf suresinde geçen ilm-i ledün dersini aldıktan sonra Musa aleyhisselam Hızır aleyhisselama, 

– “Bu ilmi sana Rabbim hangi amelin karşılığında verdi? Onu bana öğret de, ben de onunla amel ederek bu ilmi elde edeyim” dedi. Hızır (a.s.) da,

– “Allah için, mâsiyete sabr etmem sayesinde” diye cevap verdi. (Şuabü’l-İman)

 HIZIR (A.S.) KİMLERLE BULUŞUR?
Ali Darîri hazretleri, Hızır aleyhisselâmın dünyada bir kimseyi dost edinip, onun ziyaretine gelmesi için dört şart vardır, buyuruyor: 

1. O kimse, her halükârda Rasûlüllah’ın sünnetine uyan biri olacak. 

2. Kalbinde dünyaya karşı bir his ve ihtiras asla olmıyacak. 

3. Bütün Müslümanlar için temiz bir duyguya ve kalbe sahip olacak. 

4. Hile, haset, kin gibi duygular içinde asla olmıyacak.

Devamla buyurdular ki: Bu şartlar kendinde olmıyan insan, ibadetle melekleşse bile, yine Hızır (a.s.) ona uğramaz ve onunla arkadaşlık te’sis etmez. (8)

Kaynak:

(1) el-Kehf, sûresi, 18/65
(2) el-Kehf sûresi, 18/65.
(3) Buhârî, Sahîh, İlim, 16, 44.
(4) “Kutb-i medâr“ın açıklaması için bkz. “Kutub kimdir, Kutb-i irşad kime denir?” başlıklı yazımız.
(5) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 2, 55.
(6) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 282.
(7) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 2, 55.
(8) Tabakatü’l-Kübra, C. 4, S. 1683.

 

HALİS ECE

alıntı

Bahar geliyor…!

Standard

Bahar geliyor; bu hepimiz için tatlı bir başlangıç demek; Güzeli, iyiyi, doğruyu bulmak ve yaşamak için,Alemlerin Rabbi baharda dirilttiği gibi kainatı, şimdi kalplerimizi diriltmenin tam da zamanı,

İmanlarımızı tazelemenin; Rabbimiz ile olan muhatabiyetimizi tazelemenin tam da zamanı,

Bahar geliyor…!

Nasıl ki evimizi bahara hazırlarız; öyle de kendimizi de ruhumuzu ve kalbimizi de bahara hazırlayalım.. Bahar temizliği yapalım..
İçimizde birikmiş tozlar, kirler, ne varsa imanlarımızın parlamasına izin vermeyen; hepsini temizleyelim içimizden..
Mis gibi bahar havası çekelim ciğerlerimize..

Yeniden doğmuş gibi bir bakalım kaniata..

Yeniden doğmuş gibi…
İlk defa abdest alıyormuş gibi yıkayalım elimizi yüzümüzü..

Yenilenelim her azamızı yıkarken..

İlk kez duruyormuş gibi huzura duralım… İlk kez okuyormuş gibi “Fatihâ” yı anlamını düşünelim..

Ağır ağır acele etmeden, içimize sindire sindire…


Rüku edelim..

Kainatı yeniden dirilten Kudrete..
Cıvıl cıvıl kuşların neşelendiği ağaçların olduğu bir kırda, yemyeşil çimenlerin üzerinde tefekküre dalarken gün doğumunda, içimizde hissettiğimiz huzur gibi, sukun bulalım secdede..
Öylece kalalım içimizdeki huzur dolu neşede..

Şükredelim Rabbimize Rabbimiz olduğu için..

Bizi kendisine muhatap kıldığı için..

Böylesine tatlı bir ibadet ile vazifelendirdiği için..

Herşey için ve neşe ve huzur dolu sonsuz bir Cennet için..
Ve ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi selam verelim Alemlerin Rabbine bir tatlı bir bahar sabahında namazda.. “Ettehiyyatü”de..

Bahar geliyor..!

Heryerde bir telaş, bir koşuşturma tüm kainatla birlikte..!

Biz neden duralım ki ?

 

Selâm ve Duâ ile…