Monthly Archives: Eylül 2009

Kurban Et Kendini Hattat

Standard

hat

Çok yaşa hattat. Gözünün gördüğü her şeyin aslında göründüğünden daha görünmez oluşunu bildiğim için, aşkın cismaniyetine gördüm ve yaşadım diyemem. Bu yüzden çok yaşa. Anlatamadıklarını aherlenmiş kağıtlara mürekkep fırtınasıyla yazarken sen ayn, şın ve kaf sürdüğün kelamın nefesinde kaldı düşüncelerim. Düşlerimden çok sana yandım, seni yalnız bırakacağımı bile bile. Ağlamaktan mimli, gülmekten tutuklu gözlerimdeki buğuya isimdin.

Kalabalıklaşan aşkın en yalnızı gözlerimken geçmiş zamana yıktığın kabahatlerini suçüstü üstlendim. Eğreti yağmuru usul usul giyinirken ayaklarına dolanıyor diye, sana koşar adım başkaldıran kalbimi söktüm yerinden.

Dört elif miktarınca aklımı sigaya çektim. Şeddeyle çift söyledim adını, cezmde yüzünün sesli harflerini yuttum. Her eksilişimden sonra yanağıma ayn, şın ve kaf mühürlü noktalı virgül koydum. Öylesine yazılamazsın aherlenmiş kağıtlara derken kağıtlar arası boşlukta dizinde beni uyuttuğunu ne çabuk unuttun?

Ne kadar uyutursam o kadar unuttururum harflerimin kaderinde bıraktığım çizikleri mi diyordun yoksa?

Beni azapla sevip çoğul yaşadığın için ve dokunuşunla çırılçıplak soyuşunla özletip suyun kenarına bıraktığın için seni bağışlamıyorum. Rüzgara ifşa ettiğin saçlarımdan başlasan da boğulmalara, kendini boğmadan bağışlamıyorum seni kendime.

Çözülmek değil bütünleşmekti kapına dayanmalarım. Gece rengi uykularımla sana adandığımı bilmesede karanlık, yazdığın ve unuttuğun ve hatta unuturken yazdığın her yarayı ruhunla kapattım.

Açık kaldı yüzün; onuda güzelliğimle setrettim. Ağlar gibi bakma bana. Kirpiğimi azat et yalvarışlarım üzmesin canını. Aramıza giren ayn, şın ve kaf’ın acısıyla biraz daha çoğaldığını biliyorum ama böyle çoğalma ve böyle tutkunun çıldırmışlığıyla sevme beni; hakkıma giriyorsun.

Sen aşka verdiğin yüzünle ağartırken gecenin şafağını aklımda kalan harflerini uyuttum. Yan yana yazdığın isimlerimizin üstünden hışımla geçerken bulutlar, yağmur bu kadar utangaç değildi. Ben bu kadar alnında nur değildim.

Geçti. Işık ardına düşen gölgesini kollayarak ve suya attığım imza acısını toplayarak kalp yorgunluğumdan geçti. Bu kez gülmen gerek. Ağlamam için gülmen gerek. Bildiklerimi unutmam için, bulduklarımı yitirmem için gülmen gerek. Andığım kalp sendin ya bağışlanmanı dileme. Seni var ederken ben sesli harflerimin meleklerini yakarak bittim. Bildim, senin var olman benim yok olmamı gerektiriyormuş. Ölmek dizlerimde öldüğünde ölmekmiş. Korkma hattat, ben sana ek fillerle bağlanmadım ki çekilince kopsun kalbim. Rüzgâr koşuştururken kapımızda yaşatılan her acının kanama saatlerine denk geldim. Uzandığım halin esre ile yazılmasını değil aşkla yakılmasını diledim. Tenimde uyuyan külü öpen dudaklara bahşetmediğim nefesi kim üfleyebilir ki bana senden başka?

Tırnağından öptüğümü ellerin bilsede seni övülmüş kılan benim ışığımdı. Gözlerini heceletme dudaklarıma. Bir elin parmaklarını geçmeyen sıcaklığımı feda etme kar beyazlığına. Olmazsam olamazsın. Perde kalktı içimden.

Bilinmedik öyküleri anlatmanın kaygısı değildi yüreğindeki fırtına. Bildiklerin, buldukların ve yazdıkların arasında kaybolan güzelliğime temme olsun ayn, şın ve kaf. Bildin mi hattat, aşk aslında seninle benim var olma savaşımız. Sevmezsen ve yazmazsan bilinip bulunmayacağım. Sevmezsem ve yakmazsam bilinip bulunmayacaksın. Seni kendim için sevmediğimi kim söyleyebilir ki?

Bütün hikâyeler kahramanlar öldüğünde biter oysaki, sen dizlerimin dizlerine değişini ayn, şın ve kaf’a sebep bilerek ölümümü başlangıç sayıyorsun.

Beni bu kadar yüzün sayma hattat. Gözlerin değerse ruhumun yangınına kırılır kendini görmek için içime koyduğun aynalar. Ayıplanmış her dokunuşla kirlenirken tenimiz, alnındaki terden utanmazdı eteğim. Yaşamak senken kollarında ölmekten korkmazdım. Bir damla har yeterdi de kirpiğimi yakmaya, sen ateşi yazmayı yeğledin. Ra’nın eğikliğiyle eğilirken adım sana doymak bilmeyen kalbimi aherlenmiş kağıtlara bırakma. Eteğimde kansın, eşiğimde cansın. Gözünün gördüğü güzelliğimi görme diye yağmuru giydim sırtıma. Dizimde uyurken sen gözlerimi kaçırdım rüyandan yanma diye ama bu kez de ben yandım. Razıyım senden, razıyım kendimden. Razıyım ayn, şın ve kaf’la içimize çektiğin nefesinden.

Yeter ki beni aşkla baş başa bırakma hattat.

Gözlerinin karanlık olduğunu bilmek mi yoksa gözlerine karanlıktan bakmak mı zordu bilmiyorum. Ellerim suyu yıkarken arındıramadığım saçlarına düşen gecenin kalp kafesine sığmayan heyecanıydı. Bırak hattat, gemiler alıp götürsün biz diye adlandırılmış ama asla bizliğe yanaşmamış suretlerimizi. Bizi bize vermediğin için yüzümüz aynaların esrarında kalıyor ya, beni en çok bu incitiyor.

Kendin olamamanın acısını yaşadın mı sen? Sana gitmeye engel olan sensin lakin sana senden başka yol yokmuş, anladım.

Ayn, şın ve kaf’ı düşerken kağıtlara nokta diye başlayarak beni aşikar edilmişliğimle öldüreceğini bildiğimden, bu yazılmış ama sonrasında unutulacak hikâyenin içinde sadece seni andım. Öldüren ve ölen, yazılan ve yazan, susan ve konuşan, yanan ve yakan bendim. Olmayışına ama illaki ölüşüne dizime başını koyarak ağla. Hatırlanmana rağmen sonrasında unutuluşuna ağla.

Beni hikâyemle yüzümden dışarı koyma. Kurban et kendini hattat.

Cengizhan Konuş

Reklamlar

BİR FİNCAN MUHABBET

Standard

kahveislamasevgi

Dost-akraba ziyaretlerinde, onlara olan sevgi ve muhabbetin göstergesi olarak sunulan bir fincan kahvenin ne kadar büyük bir anlam taşıdığını biliyoruz.

Hatta atalarımızın veciz ifadesiyle “bir fincan kahveye kırk yıllık bir hatır” bile biçeriz. Ancak burada kastedilen kahveden ziyade yapılan ziyaret ve bu esnada gerçekleşen muhabbettir sanırım.

Bundan dolayı;
“Gönül ne kahve ister ne de kahvehane/Gönül muhabbet ister kahve bahane.”

ifadeleri de halkımızın dilinde ve gönlünde derin izler bırakmış olmalı ki hala söylenmeye devam edegelmektedir.

Günümüzde, hazırlanması bir dakika bile sürmeyen, “nescafe”lerin içildiği ortamlarda yapılan muhabbetler de “geyik muhabbeti”nden öteye gidememekte maalesef. 

Tiryakisinin bir fincan kahve içmek için sabahın erken saatinde atıştırdığı bir-kaç lokma “kahve altı” yiyeceklerde “kahvaltı”ya dönüşünce “sabah kahvelerinin” adı kaldı sadece…

Geçmişte bir fincan kahveye kırk yıl hatır biçen insanımız, kırk akçenin hesabını yapar hale geldiğinden beri ne hatır kaldı ne de kahve.

O eskimeyen dostluklarda olmadığı için muhabbet “kuş” adı olarak yer etti hafızalarımızda.    

Kırk yıl hatırı olan kahve, meşe kömürü yakılan mangalların ısıttığı, kalaylı bakır cezvelerde pişerdi…

Kırk yıl hatırı olan kahveyi “ağalar beyler içerler”di Karacaoğlan’ın ifadesiyle…

Kırk yıl hatırı olan “kahve Yemenden gelir”di…

Kırk yıl hatırı olan “kahveyi kaynatırlar”dı, türkülere ilham kaynağı olurdu…

Dost ellerin hazırladığı bir fincan kahveye ve,       

Şaire;

“Gittin amma kodun hasretle canı bile,             
İstemem sensiz olan, sohbeti yaranı bile.” 

dedirten dostluk ve muhabbet anlayışına ne kadar da hasretiz değil mi? 

“Kahvenizi nasıl alırdınız efendim…..”

Selam ve Dua ile…

Yolcu Yolunda Gerek

Standard

”Yolcu yolunda gerek döndüm, döndüm ay oldum ay karanlık gecede kayboldum…!”

Yarım kalmışlık bitim anı dedikleri Ah…! Vah…!

İle tükettikleri ömürleri Gönüller esiri bade sun saki mey ziyade…

Gönül eri olmak gerek vuslat hasreti ile yanıp tutuşan ey canlar can var canın içinde…

Gül gülistan da Gülşen…

Hazan mevsimi hüzün dolar fani alamet rüzgâr önünde tel, tel savrulur…

Bahar mevsimi baki alamet yeni doğumlara gebe… Gönül gibi…

Gözlerde sahte sürme gönül gözü nerede dilde sükût Aşk-ı ilahi kavurur mecnunu çöllerde dolandırır… Yusuf’u kör kuyularda halvete düşürür… Bilal-i Habeşi şevk ile okur O’nun için hu nidasını neyin feryadı semazenin pervane olup kendinden geçirir ben diyemez bencillik yapmamadan ötürü…

Zamana mı yenildik zamansız mı geldik Sızılar gönül sızılar bitap düşer göz şaşkın nefse yenik düşük tenler gün için yaşamak derler gaye baki ömür umursanmaz. Emanet tende canım benim…

Vakit daralır ömür zembereği yeniden kurulma faslında susmalı dil susmalı Rüzgâr önünde savrulmalı vuslata gebe ruhum deryada kaybolmalı…

Aşk ile şevk ile ezelden ebede…!

Ahmet f.g

Kalemi Nun’a Vuralım

Standard

Kalemi Nun’a vuralım, koyu siyah bir gecenin ışık süzmesi gözlerine ayraç atalım. Ta ki, Nun harlanıp cezveden taşsın. Toparlayalım taşanları vaktidir hüznün, yalnızlığın arsız yalağına sarmalanan yüreğin ıstıraba meylidir. Kaderin gergisinde kanatlanan acının, figanla isli bir duman olup dilenesidir göklerde…

Engin ve ürkek… Sonsuz ve yılgın… Adını koymaya, demirden sözlerin kifayetsiz kaldığı yalnızlığın ummandaki çıplak örtüsü…

Kalemle dirilişteyken uykudaki gök katresinin doğumu, vaktedir. Vakit gecedir. Tam vaktin içindeyim. Su yüzlü gecenin yüzüne eğiliyorum. Koyu, kopkoyu, siyah bir griftlik sıkıyor elleriyle sözlerimi, hayalimi suya yansıyan suretimden seyrediyorum. Nun seyrinde, doymalardan geçerek acıya meyleden med cezirlerimi. Karaya vurup geri çekiliyor gecelerim içim kayaya vurup, olanca hızıyla topluyor yalnızlığını dizlerine kadar büzüşüp geri çekiliyor. Gecenin en uçtaki dipsiz koyuluğuna…

Koyuluk Nun’a açılırken, sır perde perde örtünüyor aleme. Ben geceye kilitteyim. Geceyi Nun’a vuralım. Üzerinden bir kaç kıyamet vakti gibi nefesler geçerken uykuların, kan çalağı bir rüzgar birikiyor ayaz yalazında sehere…

Dik duruşlu zamanların, çöl iklimi kurutuyor asiliğini. Şehir en can alışlarından boğuyor içine düşeni, yüzü yüzüne değeni, gönlündeki ateşi suyla ezeni, karanlık bir tortu bırakıyor sonra vermelerin zehrine…

Ve beni bu tortular alıyor uzunca, uzunca hasret tütsülerine yazılıyorum. Yalpalanan yanlarımdan vuruyor gece, sızıyor soğuk aralığımdan, bir kaya yontucusuna benzerken ellerim, çamur kıvamında zamanlara…

Zamanlar ki … içine çekti mi, cam fanus kırılganlığında saydamlaşıyor insan belleği.. Yüreğe akan damarları tıkıyor ihanet. Ve ihanet tutunuyor gecenin nabzına. Bölünen uykular, yaşın ziyana adanan ömür karesi… Bölünen.., günün geceye kalan ömür yedeği…

Yedeği alıp varmalı arada, yollara evhamını dizmeden ardımdan. Geç saate beklesin sözlerimi gece, dert ortağına geç vakit uğrar kırılgan yürekler. Acı iyice çöreklensin, çöreklenen bedende yaşlansın, yaşlanan yosunlaşsın ister…

İstemelere sus pus içindeyim vaktin. Avazlarım ney üflemelerine karışarak, yaralarım siyahlaşıp katmerleşerek heves çağımın çok gerideligini bürünerek, is tortusu halinde göğe yükselmede yaşım. Yaşımı geceye yıktım, boynuma asılı kalmadan..

İşte meşakkate düşen lâl’lerim…

Yılgın ıskataların geçirgen çoğulluğunda üstten alta, tersinden düzüne sızan hallerim.

Gecedeyim…

alıntı

Selam ve Dua ile…