Monthly Archives: Eylül 2009

Kurban Et Kendini Hattat

Standard

hat

Çok yaşa hattat. Gözünün gördüğü her şeyin aslında göründüğünden daha görünmez oluşunu bildiğim için, aşkın cismaniyetine gördüm ve yaşadım diyemem. Bu yüzden çok yaşa. Anlatamadıklarını aherlenmiş kağıtlara mürekkep fırtınasıyla yazarken sen ayn, şın ve kaf sürdüğün kelamın nefesinde kaldı düşüncelerim. Düşlerimden çok sana yandım, seni yalnız bırakacağımı bile bile. Ağlamaktan mimli, gülmekten tutuklu gözlerimdeki buğuya isimdin.

Kalabalıklaşan aşkın en yalnızı gözlerimken geçmiş zamana yıktığın kabahatlerini suçüstü üstlendim. Eğreti yağmuru usul usul giyinirken ayaklarına dolanıyor diye, sana koşar adım başkaldıran kalbimi söktüm yerinden.

Dört elif miktarınca aklımı sigaya çektim. Şeddeyle çift söyledim adını, cezmde yüzünün sesli harflerini yuttum. Her eksilişimden sonra yanağıma ayn, şın ve kaf mühürlü noktalı virgül koydum. Öylesine yazılamazsın aherlenmiş kağıtlara derken kağıtlar arası boşlukta dizinde beni uyuttuğunu ne çabuk unuttun?

Ne kadar uyutursam o kadar unuttururum harflerimin kaderinde bıraktığım çizikleri mi diyordun yoksa?

Beni azapla sevip çoğul yaşadığın için ve dokunuşunla çırılçıplak soyuşunla özletip suyun kenarına bıraktığın için seni bağışlamıyorum. Rüzgara ifşa ettiğin saçlarımdan başlasan da boğulmalara, kendini boğmadan bağışlamıyorum seni kendime.

Çözülmek değil bütünleşmekti kapına dayanmalarım. Gece rengi uykularımla sana adandığımı bilmesede karanlık, yazdığın ve unuttuğun ve hatta unuturken yazdığın her yarayı ruhunla kapattım.

Açık kaldı yüzün; onuda güzelliğimle setrettim. Ağlar gibi bakma bana. Kirpiğimi azat et yalvarışlarım üzmesin canını. Aramıza giren ayn, şın ve kaf’ın acısıyla biraz daha çoğaldığını biliyorum ama böyle çoğalma ve böyle tutkunun çıldırmışlığıyla sevme beni; hakkıma giriyorsun.

Sen aşka verdiğin yüzünle ağartırken gecenin şafağını aklımda kalan harflerini uyuttum. Yan yana yazdığın isimlerimizin üstünden hışımla geçerken bulutlar, yağmur bu kadar utangaç değildi. Ben bu kadar alnında nur değildim.

Geçti. Işık ardına düşen gölgesini kollayarak ve suya attığım imza acısını toplayarak kalp yorgunluğumdan geçti. Bu kez gülmen gerek. Ağlamam için gülmen gerek. Bildiklerimi unutmam için, bulduklarımı yitirmem için gülmen gerek. Andığım kalp sendin ya bağışlanmanı dileme. Seni var ederken ben sesli harflerimin meleklerini yakarak bittim. Bildim, senin var olman benim yok olmamı gerektiriyormuş. Ölmek dizlerimde öldüğünde ölmekmiş. Korkma hattat, ben sana ek fillerle bağlanmadım ki çekilince kopsun kalbim. Rüzgâr koşuştururken kapımızda yaşatılan her acının kanama saatlerine denk geldim. Uzandığım halin esre ile yazılmasını değil aşkla yakılmasını diledim. Tenimde uyuyan külü öpen dudaklara bahşetmediğim nefesi kim üfleyebilir ki bana senden başka?

Tırnağından öptüğümü ellerin bilsede seni övülmüş kılan benim ışığımdı. Gözlerini heceletme dudaklarıma. Bir elin parmaklarını geçmeyen sıcaklığımı feda etme kar beyazlığına. Olmazsam olamazsın. Perde kalktı içimden.

Bilinmedik öyküleri anlatmanın kaygısı değildi yüreğindeki fırtına. Bildiklerin, buldukların ve yazdıkların arasında kaybolan güzelliğime temme olsun ayn, şın ve kaf. Bildin mi hattat, aşk aslında seninle benim var olma savaşımız. Sevmezsen ve yazmazsan bilinip bulunmayacağım. Sevmezsem ve yakmazsam bilinip bulunmayacaksın. Seni kendim için sevmediğimi kim söyleyebilir ki?

Bütün hikâyeler kahramanlar öldüğünde biter oysaki, sen dizlerimin dizlerine değişini ayn, şın ve kaf’a sebep bilerek ölümümü başlangıç sayıyorsun.

Beni bu kadar yüzün sayma hattat. Gözlerin değerse ruhumun yangınına kırılır kendini görmek için içime koyduğun aynalar. Ayıplanmış her dokunuşla kirlenirken tenimiz, alnındaki terden utanmazdı eteğim. Yaşamak senken kollarında ölmekten korkmazdım. Bir damla har yeterdi de kirpiğimi yakmaya, sen ateşi yazmayı yeğledin. Ra’nın eğikliğiyle eğilirken adım sana doymak bilmeyen kalbimi aherlenmiş kağıtlara bırakma. Eteğimde kansın, eşiğimde cansın. Gözünün gördüğü güzelliğimi görme diye yağmuru giydim sırtıma. Dizimde uyurken sen gözlerimi kaçırdım rüyandan yanma diye ama bu kez de ben yandım. Razıyım senden, razıyım kendimden. Razıyım ayn, şın ve kaf’la içimize çektiğin nefesinden.

Yeter ki beni aşkla baş başa bırakma hattat.

Gözlerinin karanlık olduğunu bilmek mi yoksa gözlerine karanlıktan bakmak mı zordu bilmiyorum. Ellerim suyu yıkarken arındıramadığım saçlarına düşen gecenin kalp kafesine sığmayan heyecanıydı. Bırak hattat, gemiler alıp götürsün biz diye adlandırılmış ama asla bizliğe yanaşmamış suretlerimizi. Bizi bize vermediğin için yüzümüz aynaların esrarında kalıyor ya, beni en çok bu incitiyor.

Kendin olamamanın acısını yaşadın mı sen? Sana gitmeye engel olan sensin lakin sana senden başka yol yokmuş, anladım.

Ayn, şın ve kaf’ı düşerken kağıtlara nokta diye başlayarak beni aşikar edilmişliğimle öldüreceğini bildiğimden, bu yazılmış ama sonrasında unutulacak hikâyenin içinde sadece seni andım. Öldüren ve ölen, yazılan ve yazan, susan ve konuşan, yanan ve yakan bendim. Olmayışına ama illaki ölüşüne dizime başını koyarak ağla. Hatırlanmana rağmen sonrasında unutuluşuna ağla.

Beni hikâyemle yüzümden dışarı koyma. Kurban et kendini hattat.

Cengizhan Konuş

BİR FİNCAN MUHABBET

Standard

kahveislamasevgi

Dost-akraba ziyaretlerinde, onlara olan sevgi ve muhabbetin göstergesi olarak sunulan bir fincan kahvenin ne kadar büyük bir anlam taşıdığını biliyoruz.

Hatta atalarımızın veciz ifadesiyle “bir fincan kahveye kırk yıllık bir hatır” bile biçeriz. Ancak burada kastedilen kahveden ziyade yapılan ziyaret ve bu esnada gerçekleşen muhabbettir sanırım.

Bundan dolayı;
“Gönül ne kahve ister ne de kahvehane/Gönül muhabbet ister kahve bahane.”

ifadeleri de halkımızın dilinde ve gönlünde derin izler bırakmış olmalı ki hala söylenmeye devam edegelmektedir.

Günümüzde, hazırlanması bir dakika bile sürmeyen, “nescafe”lerin içildiği ortamlarda yapılan muhabbetler de “geyik muhabbeti”nden öteye gidememekte maalesef. 

Tiryakisinin bir fincan kahve içmek için sabahın erken saatinde atıştırdığı bir-kaç lokma “kahve altı” yiyeceklerde “kahvaltı”ya dönüşünce “sabah kahvelerinin” adı kaldı sadece…

Geçmişte bir fincan kahveye kırk yıl hatır biçen insanımız, kırk akçenin hesabını yapar hale geldiğinden beri ne hatır kaldı ne de kahve.

O eskimeyen dostluklarda olmadığı için muhabbet “kuş” adı olarak yer etti hafızalarımızda.    

Kırk yıl hatırı olan kahve, meşe kömürü yakılan mangalların ısıttığı, kalaylı bakır cezvelerde pişerdi…

Kırk yıl hatırı olan kahveyi “ağalar beyler içerler”di Karacaoğlan’ın ifadesiyle…

Kırk yıl hatırı olan “kahve Yemenden gelir”di…

Kırk yıl hatırı olan “kahveyi kaynatırlar”dı, türkülere ilham kaynağı olurdu…

Dost ellerin hazırladığı bir fincan kahveye ve,       

Şaire;

“Gittin amma kodun hasretle canı bile,             
İstemem sensiz olan, sohbeti yaranı bile.” 

dedirten dostluk ve muhabbet anlayışına ne kadar da hasretiz değil mi? 

“Kahvenizi nasıl alırdınız efendim…..”

Selam ve Dua ile…

Yolcu Yolunda Gerek

Standard

”Yolcu yolunda gerek döndüm, döndüm ay oldum ay karanlık gecede kayboldum…!”

Yarım kalmışlık bitim anı dedikleri Ah…! Vah…!

İle tükettikleri ömürleri Gönüller esiri bade sun saki mey ziyade…

Gönül eri olmak gerek vuslat hasreti ile yanıp tutuşan ey canlar can var canın içinde…

Gül gülistan da Gülşen…

Hazan mevsimi hüzün dolar fani alamet rüzgâr önünde tel, tel savrulur…

Bahar mevsimi baki alamet yeni doğumlara gebe… Gönül gibi…

Gözlerde sahte sürme gönül gözü nerede dilde sükût Aşk-ı ilahi kavurur mecnunu çöllerde dolandırır… Yusuf’u kör kuyularda halvete düşürür… Bilal-i Habeşi şevk ile okur O’nun için hu nidasını neyin feryadı semazenin pervane olup kendinden geçirir ben diyemez bencillik yapmamadan ötürü…

Zamana mı yenildik zamansız mı geldik Sızılar gönül sızılar bitap düşer göz şaşkın nefse yenik düşük tenler gün için yaşamak derler gaye baki ömür umursanmaz. Emanet tende canım benim…

Vakit daralır ömür zembereği yeniden kurulma faslında susmalı dil susmalı Rüzgâr önünde savrulmalı vuslata gebe ruhum deryada kaybolmalı…

Aşk ile şevk ile ezelden ebede…!

Ahmet f.g

Kalemi Nun’a Vuralım

Standard

Kalemi Nun’a vuralım, koyu siyah bir gecenin ışık süzmesi gözlerine ayraç atalım. Ta ki, Nun harlanıp cezveden taşsın. Toparlayalım taşanları vaktidir hüznün, yalnızlığın arsız yalağına sarmalanan yüreğin ıstıraba meylidir. Kaderin gergisinde kanatlanan acının, figanla isli bir duman olup dilenesidir göklerde…

Engin ve ürkek… Sonsuz ve yılgın… Adını koymaya, demirden sözlerin kifayetsiz kaldığı yalnızlığın ummandaki çıplak örtüsü…

Kalemle dirilişteyken uykudaki gök katresinin doğumu, vaktedir. Vakit gecedir. Tam vaktin içindeyim. Su yüzlü gecenin yüzüne eğiliyorum. Koyu, kopkoyu, siyah bir griftlik sıkıyor elleriyle sözlerimi, hayalimi suya yansıyan suretimden seyrediyorum. Nun seyrinde, doymalardan geçerek acıya meyleden med cezirlerimi. Karaya vurup geri çekiliyor gecelerim içim kayaya vurup, olanca hızıyla topluyor yalnızlığını dizlerine kadar büzüşüp geri çekiliyor. Gecenin en uçtaki dipsiz koyuluğuna…

Koyuluk Nun’a açılırken, sır perde perde örtünüyor aleme. Ben geceye kilitteyim. Geceyi Nun’a vuralım. Üzerinden bir kaç kıyamet vakti gibi nefesler geçerken uykuların, kan çalağı bir rüzgar birikiyor ayaz yalazında sehere…

Dik duruşlu zamanların, çöl iklimi kurutuyor asiliğini. Şehir en can alışlarından boğuyor içine düşeni, yüzü yüzüne değeni, gönlündeki ateşi suyla ezeni, karanlık bir tortu bırakıyor sonra vermelerin zehrine…

Ve beni bu tortular alıyor uzunca, uzunca hasret tütsülerine yazılıyorum. Yalpalanan yanlarımdan vuruyor gece, sızıyor soğuk aralığımdan, bir kaya yontucusuna benzerken ellerim, çamur kıvamında zamanlara…

Zamanlar ki … içine çekti mi, cam fanus kırılganlığında saydamlaşıyor insan belleği.. Yüreğe akan damarları tıkıyor ihanet. Ve ihanet tutunuyor gecenin nabzına. Bölünen uykular, yaşın ziyana adanan ömür karesi… Bölünen.., günün geceye kalan ömür yedeği…

Yedeği alıp varmalı arada, yollara evhamını dizmeden ardımdan. Geç saate beklesin sözlerimi gece, dert ortağına geç vakit uğrar kırılgan yürekler. Acı iyice çöreklensin, çöreklenen bedende yaşlansın, yaşlanan yosunlaşsın ister…

İstemelere sus pus içindeyim vaktin. Avazlarım ney üflemelerine karışarak, yaralarım siyahlaşıp katmerleşerek heves çağımın çok gerideligini bürünerek, is tortusu halinde göğe yükselmede yaşım. Yaşımı geceye yıktım, boynuma asılı kalmadan..

İşte meşakkate düşen lâl’lerim…

Yılgın ıskataların geçirgen çoğulluğunda üstten alta, tersinden düzüne sızan hallerim.

Gecedeyim…

alıntı

Selam ve Dua ile…

Elvedâ yâ Şehr-i Ramazan!…

Standard

Ey güzellik diyarının ışığı! Şimşek gibi deldin ve geçtin otuz günü. Işığının âşığıyız. Geldin, sevindirdin. Şimdi de tam bulduk ve kavuştuk derken, yine ‘Elvedâ’ deyip gidiyorsun. Bu kaçıncı hasret bu kaçıncı vuslat, kim bilir?

Hiçbir saray, hiçbir sofra sunmadı senin sunduğun zenginliği. Sultandan dilenciye kadar, kapının eşiğinde herkes mutlu, herkes huzurlu. İnsanı insan eden, daha da ötesi mü’min eden, çok çabuk mayalayan bir sırrın var. Dileriz bu sır kalıcı olur üstümüzde…

Bir tohum gibi düştün iman toprağımıza. Bereketli mahsuller yeşerttin içimizde. Yedirdin, içirdin, giydirdin, doyurdun kalbimizi. Kat kat rahmet oldun kuşattın ruhumuzu. Şerlere, şeytanlara köstek oldun, kurtardın tuzaklardan bizi. Güzelleştirdin kalbimizi. Arındırdın günahlardan, Yaratan’ın lütfuyla.

Kimsenin bilmediği bir dil öğrettin. Kâinatın dilini, yaratılışın o yüce hikmetini öğrettin. “Mide ölüm evi, ya kalbi seçin, ya da mideyi” dedin.

Seçmek elimizdeydi. Tembellik etmeyelim diye yine tuttun elimizden, gönlümüze hürriyetin hasını getirdin. Zincir vurup kaçmasın diye nasıl bağlanırsa asîler bir köşeye, hiç gerek kalmadı, sen bizi yürekten bağladın kendine. Beraberinde coşkun bir deniz getirdin. Engin bir sevgi ve rahmet getirdin. Fanî değil, bakî bir sevgiydi bu. Ruhumuzu cennetlere yücelten bir duyguydu bu.

Bugün Arefe. Mutlu bir gün. Bayramın gelişinin müjdesi. Ama senin de gidişinin, elvedâ deyişinin hüzünlü günü. Duygularımız kabarık, bugün seller sulara karışık. Sevgiyle korkuyu birbirine karıştırıp, o hamurda yoğurup önümüze koydular bugün.

Sen bir bulut, biz bir tarla olduk otuz gün boyunca. Dikildik, ekildik ve sonunda olgunlaştık, biçildik. Sen bir yolcu, biz bir konak olduk. Ey aziz misafir, yücelerden haber getirdin, aşkla, şevkle dalgalandırdın gönüllerimizi. Ne inciler, ne sırlar, ne yıldızlar gizli görmediğimiz, bilmediğimiz, o otuz günün her ânında.

Bir hiçtim dünya çölünde. Şimdi sayende bir inciyim deniz dibinde. Dalgıcım oldun. O inciyi çıkardın içimden. Allah için açlığa tahammülü öğrendim seninle. Nefse ve şeytana karşı direnmeyi öğrendim seninle. Hiç olmazsa bu gelişinde getirdiğin, denizler armağanı bu inciyi kaybetmemeliyim. Senden tek isteğim, bizden râzı olduğunu sunmandır O’na, biricik dileğim.

Zaman zaman kapansa da gözlerimiz, sen hiç uyumadın. Uyanık geldin, uyanık gidiyorsun. Gönlümüzü temizledin, en büyüğünden en küçüğüne kadar günahlardan arındırdın, ömür defterinde tertemiz sayfalar açtırdın güller gibi. Bir gülden geçtik, gül bahçelerine daldırdın bizi. Aşkın ile yaktın, kendine yaklaştırdın. Bizi de kendine benzettin, Ramazanlaştırdın. Rengine boyandık, ölümsüzlüğe ulaştık. Ölüm yok gayrı, ölmeyiz artık. Yûnus gibiyiz. “Ölürse ten ölür / Canlar ölesi değil!..”

Bizi kendimize getirdin. “İnanan bir kalbin sahibi isen, önce kendi içine dön de bak, Kur’ân’a eğil de bak,” dedin. Kırdın gurur putumuzu. “Bir zerresin, kendini olgunlaştır, senden güneşler çıksın” dedin. Adî bir camı elmasa dönüştürdün.

Emirlerini tutmak için attığımız her adımda, sayısız güzellikler sundun. Şimdi gidiyorsun. Ve bugün Arefe. Elvedâ yâ Şehr-i Ramazan, elvedâ. Bu gece teravih yok, yarın da oruç yok. Zikirler, tesbihler, hatimler, oruçlar, iftarlar, sahurlar, teravihler, bütün güzellikler, hepsi seninle beraber gidecekler.

Cehennemlerin kapısı kapanmış, cennetlerin kapısı açılmıştı ardına kadar senin gelişinle beraber. Elvedâ yâ Şehr-i Ramazan, elvedâ. Şimdi gidiyorsun, elvedâ. Seni sevenlerin; yoluna, peşine düşmüşlerin gözlerinin önünde, dörtnala geçiyorsun. Âhirette şefaatçimiz ol, bırakma bizi burada, al yanına, kat kervanına. Bırakma ne olur. Rahman olan Allah adına bırakma. Bırakma bizi yalnız başına. Tekrar gelmeyi vaad et, kavuşmayı vaad et bize.

Hakikî aşkı, gönülden sevmeyi, Rahman’ın kapısına kul olup, eşiğine yüz sürmeyi senden öğrendik, seninle öğrendik.

Tâ çocukluk günlerimizden âşinayız sana. O günlerden kalma hiç eskimeyen bir sevdamızsın sen. Ayların incisi, ayların solmayan gülüsün sen. Güzelliğini hiç yitirmeyen ve Rabbimizle bizi bağlayan bir köprüsün sen.

Duâ ve niyazdan başka bir şey yok elimizde. Ümidimiz o ki, duâlarımıza cevap gelecek, önümüzdeki perdeler kalkacak İnşallah. Zerre de olsa kalbimizde taşıdığımız bir imanın gücü ve değeri hürmetine Rabbim günahlarımızı affeder diye ümitvârız. Allah kalbimize bütün günahlarımızın affedildiğini ve arındığımızı ilham edecektir; İnşaallah. Bu son gününde senden dileğimiz hata ve kusurlarımıza rağmen hepimizden râzı olduğunu ulaştırmaktır Rahman’a. Son gün de olsa, kapındaki dilencilere bir mülk bağışla. Beratını, Kadir Gecesi alamadıysa bu kullar, Arefe Günü alsınlar İnşallah. Ne güzel bir gündür bu. Son orucun, son iftarındaki ne mukaddes bir duâ ânıdır bu. Kıymetini bilelim İnşallah.

Yeniden buluşmak ve görüşmek üzere. Elvedâ yâ Şehr-i Ramazan, elvedâ!

Tek başına değil, topyekûn bir kurtuluş istiyoruz senden. Kurtuluşumuzun beratını istiyoruz Rabbimizden. Şu mübarek Arefe Günü. Şahit ol ki, gönlümüzde Hak sevgisi var. Şahit ol ki, Sevgili Peygamberimizin (asm) âdetine ve sünnetine saygımız var. Otuz günlük dostluğumuzun hatırına, ne olur râzı ol bizden, râzı olduğunu ilet Rabbimize. O sevgili Rabbimize ki, bizi nefsimize kul olmaktan, o şerefli, en yüce makama, kendisine kul olmaya çıkardığı ve o mertebeye ulaştırdığı için sonsuz hamd-ü senâlar olsun.

Allah’ım, sana ihtiyacı olan, senden korkan ve senin kapından başka bir kapıya asla kapılanmayan bizleri affet. Aşkın ile, sevgin ile hür ettin bizi, nefsimize kölelikten azat ettin, kurtardın bizi, hamd olsun. Hiç lâyık olmadığımız hâlde, sevgine, huzuruna lâyık gördün, bir mübarek ayla rahmetine yakın ettin bizi. Şükürler olsun.

Gönderdiğin bu mübarek aya şükürler olsun, o ayda indirdiğin Kur’ân’a, Ramazan’a, o ayın incisine, Kadir Gecesine ve Arefe Gününe şükürler olsun. Boynumuzu büktük, ellerimizi ve gönüllerimizi açtık, affımızı istiyoruz, rahmetini bekliyoruz ümitle, aşk ve şevk dolu bir gönülle.

Rabbim, Arefe Günü hürmetine cümlemizi affeyle. İsm-i Âzam hürmetine affeyle, bayram günü ve gecesi hürmetine affeyle.

Tekrar merhaba demek üzere Elvedâ yâ Şehr-i Ramazan!.. Rabbimize ne olur bizden râzı olduğunu bildir.

alıntı

Selam ve Dua ile…

Ne büyük bir çelişki!…

Standard

Allah(c.c)

Bismillah,

Kendimize soruyor muyuz, acaba neden karanlıktan ve yalnızlıktan korkuyoruz diye? Bazılarının dediği gibi karanlıkta cinler, periler var da ondan mı? Yoksa ışıkta görünmeyen yönlerimiz karanlıkta göründüğünden dolayı, aslında kendimizle yüzleşmekten korktuğumuz için mi karanlıktan korkarız?

Bir çocuğa sorsanız, korkusunun nedeni onun hayal dünyasında ürettiği hayali yaratıklardır. Ya da büyüklerin onlarla baş edemediklerinde, güç yetiremedikleri durumlarda onları alt etmek için uydurdukları “öcü,böcü” cinsinden hikayelerdir( ya da yalanlardır) Peki biz yetişkinler neden korkarız karanlıktan? Oysa bize öcü, böcü hikayeleri anlatan da yoktur, bizimle baş edemeyen ebeveynlerimiz de.

Ayrıca inançlı insanlar olarak, karanlıktan korkmamızı emreden ne bir ayet ne de hadis vardır. Bilakis biliyoruz ki, dünyayı aydınlatanla insanlar ve fikirler hatta buluşlar dahi, gecenin karanlığında olgunlaşıp insanlığın ufkunu aydınlatıp, hizmetine sunulmuştur.

Peygamberimize peygamberlik verilmeden önce, Hira Dağındaki uzun uzlet ve halvet dönemi bunun en güzel örneğidir. Dünyayı aydınlatan İslam Peygamberi, Hira’da geçirdiği olgunlaşma evresinden sonra insanlara İslam’ı tebliğ etmeye başlamıştır ve gönülleri aydınlatmıştır. Yine bu gün evlerimizi aydınlatan lambayı bulan Edison da gecelerini bu buluşunu keşfe kadar uykusuz geçirmiş ve sonunda bugün onsuz yapamayacağımız ampulü bulmuştur.

Sonuçta biri gönülleri, diğeri evleri aydınlatan bu iki insan da karanlıktan korkmamış, bunu bir nimet bilmiştir ve nimetlenmişlerdir.

Yine kendimize dönelim ve başta sorduğumuz soruyu tekrar edelim. Işıkta,aydınlıkta gündüz gözüyle görünmeyen yönlerimiz karanlıkta göründüğü ve kendimizle yüzleşmekten korktuğumuz için olmasın bu karanlık ve yalnızlık korkumuz.

Evet, aydınlık nasıl ki maddi kirlerimizi ifşa ediyorsa, karanlık da manevi kirlerimizi öylece ifşa ettiği için karanlıktan ve yalnız kalmaktan korkuyoruz!

Aydınlıkta başkalarının gördüğü yönlerimizle varızdır, inançlı, takvalı Allah’ı çok seven kendimizi dini hizmetlere adamışızdır. Ezanı duyar duymaz namaza kalkan, tesettürüne sımsıkı sarılmış, yazın sıcağında oruç tutan biz, o da ne? Gece olunca karanlıktan korkmaya başlıyoruz.

Peki bu insan namazı, orucu kimin için yerine getiriyordu? Allah için değil mi? Gördünüz mü karanlık nasıl büyük bir ayıbı ve gafleti ortaya çıkardı? Dünyanın bütün ışıkları bir araya gelse bu ayıbı ortaya çıkaramazdı!

Kişi hem Allah’a güvenip “tevekkelallah ve kefa billahi vekila” diyecek, hem de Allah’ın Basir( gören), Semi'( işiten), Settar( örten)koruyan olduğuna iman edecek, Allah’ın gece karanlığında halvette kendisine münacaat edenleri sevdiğini söyleyecek, hem de bütün bu güzelliklerin kapısı olan karanlıktan ve yalnızlıktan korkacak! Ne büyük bir çelişki!..

Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Karanlık her ne kadar kötülükle eş anlamlı gibi kullanılsa da Allah dilediği zaman ışığın yapamadığını yaptırıp, insanların gizli ayıplarını böyle deşifre edebiliyor!

Bu hastalığın tedavisine gelince, Allah dilemedikçe hiç kimsenin bize zarar veremeyeceğini, Allah hayır dilediğinde de kimsenin engel olamayacağına yakinen inanmalı, bunu kendimize telkin etmeli, gece namazlarını (teheccüd) ihmal etmemeliyiz.

 Allah’ın her şeyin üzerinde yegane hakim olduğuna yakinen inandıktan sonra bir de bakmışsınız ki, geceler sizin en yakın dostunuz, yalnızlık sırdaşınız olmuş. Gecelerin gelmesini iple çeker olmuşsunuz! Çünkü bu vakitler size kusurlarınızı söyleyen, ağlatan dost misali sıcak ve sevecen olmuş ve böylece Allah’a yakınlığınızın arttığını hissedeceksiniz.

Son söz; karanlığın, bilemediğimiz, gafil olduğumuz bir çok hastalığımıza kangrenleşmeden ışık tutması dileğimle. Her şeyin sahibini bilene lüzumsuz korku yoktur!
Allah’a emanet olun!

Nuray BUĞDAĞ