Monthly Archives: Aralık 2008

Sessiz Kalmayın…

Standard

 

Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun inşaAllah…

 

Blogumuz 1 ay sürecinde kapalıdır

Internet bağlantı giderleri

Filistin’deki müslüman kardeslerimize gönderilmiştir.

Rabbim(c.c) yar ve yardımcıları olsun inşaAllah…. 

Selam ve dua ile…

Reklamlar

İstiridyenin İncisi Adına Sabrı…

Standard

 

Bilirsin belki de bir inci nasıl oluşur?

O göz kamaştıran, sahip olmak için servetler ödenen muhteşem mücevher aslında değer biçilemeyecek bir şeydir…

O diğer mücevherlere benzemez…

Çünkü diğerleri taştır, cansızdır ve hiçbir zaman canlı olmamıştırlar…

Ama inci öyle değildir…

 O aslında önemsenmeyen,istiridyenin tutunduğu kaya parçası üzerinde yıllarca hatta on yıllarca uğraşarak ufacık bir kum tanesini kendi bedeninin özleri ile kaplayan muhteşem bir güzelliğe dönüştürme çabasının ürünüdür…

Özü canlıdır, hayattan alır kaynağını…

Ama her istiridye inci oluşturmaz yüreğinde…

Belki bir inci meydana getirmek için gücü veya sabrı olmadığından belki de karşılaştığı kum tanesini inci tanesine dönüştürmeye değer bulmadığından…

Belki de istiridyeler içinde Yaradan’ın seçtiği, bu uzun ve zahmetli işi kaldırabilecek, o muhteşem güzelliği oluşturmak ve taşımak için gerekli özellikleri taşıyanlar vardır yada bu tamamen Yaradan’ın lütfu ve imtihanıdır seçtiği yarattıklarına. Ama sebep ne olursa olsun inci tanesini oluşturan istiridye kıskançtır…

İçinde, tam varlığının ortasında, kendi benliğini ekleyerek, bin bir kalp sızısı çekerek oluşturduğu o muhteşem güzelliği korumak ve göstermemek için kapatır kabuklarını çevresinde bir şeyler varsa…

Ve incisini ondan almak ancak o sımsıkı kapalı kabuklarını ayırmakla mümkün olacaktır. Direnir istiridye, vermek istemez varlık sebebini…

Evet o sadece bunun için gelmiştir bu dünyaya…

Çoklarının önem vermediği bir kum tanesini yüreğinin tam ortasına koyup tüm dünyayı kendine hayran edecek bir güzelliğe dönüştürmek için…

Dayanabildiği kadar dayanır…

Ama dayanacağı sınır aşılıp da kabukları ayrıldığında herkesin gözünü kamaştıran, kendi özü ile beslediği yürek sancısı çıkar ortaya…

Çoğu kez istiridyenin yüreğini almak ile incisini almak aynı şeydir… Ölür gider o sessiz maviliklerde, göz yaşları belli olmadan ağlayarak kaybettiği yürek yangınına… O hayatın kaynağı mavilikler, yaşam okyanusu mezarı olur onun… Ama kalbi ayrılığa dayanamayıp ölse de incisinin, yürek sancısının koruyucu kabuğu, onun yasını tutmak ve o bembeyaz ışıltının bir zamanlar onun içinden yayıldığını dünyaya haykırmak için zamana, o acımasız cellada kafa tutar elinden geldiğince tevazuu ile sessizce

Varlık sebebi özünü kullanarak bir inci oluşturmaksa yüreginde Yaradan’dan hediye bırak kor gibi yanarak ışıltısını versin sevgi denen inciye yok olma pahasına … ve büyütsün onu yüreginde çatlayana kadar …

ve unutma ki ne her kum tanesi inci olabilmek adına seçilmiş olabilir nede her istiritye bu kadar sabırlı canından can katarak özünü varlıgını ortaya koyarak ..

ALINTI…

Bir ”Gül” ile Bahar Gelir mi?

Standard

0b16ca4a7199bc531ad4e397c5ce8cba

Sorun bu soruyu! Ya da soruyu şöyle sorun: “Bir insan ne yapabilir ki?”
Herkes kendine dönüp sorsun: “Bir gülle bahar gelir mi?” ya da “Bir insan ne yapabilir?”

Bu sorunun cevabını merak edenler, kokusu çağları aşıp bize kadar ulaşan “Medine’nin Gülü”ne baksınlar, âlemlere rahmet Hz. Muhammed’e baksınlar.
Ki, O bir güldü. Çölün ortasında açmış bir gül. Bıtırak tarlasına döndürülmüş bir dünyaya baharı müjdeleyen bir gül.

Cins bir gül fidanıydı, bu açık. Çünkü vahiy, adeta, “Neden başkasını değil de beni seçtin Rabbim!” sorusuna bir cevap olsun diye, O’nu şöyle tanıtmıştı:
“Çünkü, Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin!”
Bu gül fidanını seçmişti. Cebrail gibi cins bir bahçıvanın elleriyle, vahyin projesine uygun olarak yetiştirildi. Vahyin O Gül’e dönük iki tasarrufu vardı: Tanıtmak ve inşa etmek.

Ama daha çok da inşa etmek. O’nu vahiy inşa etti. Öyle bir inşa ki bu, sonunda O, “ahlâkı Kur’an olan” biri oldu. Adeta O, şu sorunun canlı cevabıydı: “Kur’an’ı insana dönüştürsek, ortaya nasıl biri çıkardı?”

Bu sorunun cevabı belliydi: Efendimiz aleyhissalâtu vesselam.

O’nu kitaba çevirmek mümkün olsaydı, ortaya nasıl bir şey çıkardı?

Bu sorunun da cevabı belliydi: Kur’an vahyi.
İşte O Gül, çölün ortasında tek başına açtığında, kimse bir Gül ile baharın geleceğini düşünemezdi. Öyle ya; bir çiçekle bahar gelir miydi?

Eğer o çiçek baharı doğuracak bir bedeli ödemeyi göze alırsa, evet. Bir çiçekle bahar gelirdi. Üstelik bu bahar bin bahara bedel bir bahar olurdu. Öyle ki, bu baharın getirdiği kokuyu bin güz silemezdi. Üzerinden geçen asırlar, o baharın yeryüzünü yeşertme potansiyelini yok edemezdi. Ne kadar şiddetli geçerse geçsin, her kış istese de istemese de sonunda o baharın hizmetkârı olmak zorunda kalırdı.

Bir insan ferişteh olsa ne yapabilirdi ki?
Ferişteh olmasına gerek yok, ölümlü biri olarak dahi bir insan tüm bir dünyayı omuzlayabilir, bıtırak tarlasına dönmüş bir dünyayı gülistana çevirebilirdi. Yeter ki, imanı sınırsız bir imkân bilsin. Yeter ki, O Gül’ün bıraktığı mirasa ihanet etmeyip sadakat göstersin. Yeter ki, O Gül’ün kokusunu duyan bir yüreğe sahip olsun.

Hz. Peygamber bir çiçekle gelen baharın, bir kişiyle yeryüzünün gülistana dönüştürüleceğinin en güzel örneğiydi. , O’nu bunun için “örnek” gösterdi. Gül olmak isteyenlere, “adam” olmak isteyenlere, bıtıraklara karşı mücadele etmek isteyenlere…

O’nun örnekliği, en sonunda gelip bir ilahi yasanın şahsında somutlaşıyordu: Bedelsiz ödül olmaz.
Bakın şu örneklere: O, Taif’e bir umut diyerek gitmişti. Çünkü Mekke’nin kini, O’nun varlığını ortadan kaldırmayı düşünecek noktaya gelmişti. Taif’te gülle karşılanmayı umarken gülleyle, taşla, küfürle, hakaretle karşılaştı. Kan-revan geri döndü. Fakat Mekke’sine de giremedi. Bu öyle bir bedeldi ki, artık “gücün bittiğinin, kuvvetin tükendiğinin” resmiydi.
Ve koyverdi çığlığını: “Bittim ya Rabbi!”

Bu çığlığı bekliyordu öteler. “Yettim kulum!” nidası bunun ardından gelecekti. Çünkü, ’ın yasası buydu: Biten ve bittim diyene, “ ’ın yardımı ne zaman?” diyene, “ ’ın yardımı çok yakın!” diyen bir Rahîm Rab vardı.

İşte, O’nun için ilahi yardım Sevr Dağı’nın tepesinde geldi. Peki, oraya kadar çıkmak şart mıydı? Tepede gelen yardım, dibinde gelemez miydi? Evet, öyle! Çünkü ilahi yasa bu. yasasını, muhatap Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed bile olsa bozmazdı.
Peki, biz neyi bekliyoruz? O evrensel Gül için bozmadığı yasayı, biz dikenler için bozmasını mı? İşte bu olmayacak.

Dünyanın Gül’üne, sonsuz salât ve selam ile…

[ Mustafa İslamoğlu ]

Şeytan Babucunu Ters Gidirin…

Standard

17

Şeytanla değil, onun vazgeçirmek istediğiyle meşgul ol!

Hazreti Kur’an bize, tüm peygamberlerin karşısına dikilen iki türlü şeytandan haber veriyor: İnsan şeytanı, cin şeytanı. (En’âm-112). Tefsirler ise insan şeytanının cin şeytanından daha yanıltıcı ve aldatıcı olabileceğine işarette bulunuyorlar. (Hülâsatü’l-Beyan)

Çünkü insan şeytanını ilk anda tespit ve teşhis etmek kolay olmaz. İtibar edilen unvan ve isimlerle çıkar insanın karşısına! Kimsenin bilmediği, bilse bile söyleyemediği gerçekleri söyleyen adam görüntüsünde şüphecilik tohumları ekmeye çalışır kalp ve kafalara.

İnanmış insanlar, cin şeytanının tuzağına düşmemek için nasıl Allah’a sığınırlarsa, insan şeytanından da aynı şekilde Allah’a sığınır, ona karşı hep kazanma gayreti içinde olurlar.

– Nasıl kazanma gayreti içinde olurlar? Burası çok mühim!

– Vazgeçirmek istediği değerlere, hizmetlere, ibadetlere daha çok sahip çıkıp, daha fazla sarılarak. Engel olmak istediği kutsî konulara daha fazla yakınlaşıp, daha fazla ilgi duyarak. Mesela namazına mı mani olmak istiyor, ibadetlerini mi ihmal etmeni istiyor? Müsait bulduğun zaman ve mekânlarda daha çok namaz kılarak, daha çok ibadet ederek.

– Hayırlı hizmetlerinin ucundan bucağından tutmana mı engel olmak istiyor? Daha çok hizmette ve himmette bulunarak.

– Falan ve filan maneviyat büyüklerini dinleme, kitaplarını, yayınlarını okuma mı demek istiyor? Onlara daha çok yakınlaşarak, yayınlarını daha çok okuyarak, abone olup abone bularak, yayılıp duyulmasına daha çok gayret göstererek. Böylece kaybetme zemininde daha çok kazanarak. Böyle şuurlu bir davranış içinde olursan Peygamberimiz(sas)’in dediği gibi mümin olursun, hep kazanırsın, hiç kaybetmezsin.

Çünkü ne zaman insan şeytanı, hile ve yalanını artırırsa o da hizmet ve ibadetlerini artırır, kaybetme zemininde kazanır. Böylece kayıp diye bir mefhum bulunmaz şuurlu müminin dinî hayatında.

Böyle davranan müminlerden şeytan ümidini keser, tıpkı Bayezid’den ümidini kestiği gibi. Bayezid’den ümidini nasıl kesmiş öğrenmek ister misiniz? Buyurun mesaj yüklü şu olayı bir daha okuyalım öyle ise:

Bayezid-i Bestami, bir sabah namazına kalkamaz. Ama kalkamadığı bir sabah namazından sonra bin rekât namaz kaza eder. Böylece bir vakit kaybına bin rekâtla karşılık verir. Sonra bir sabah yine uykudayken şeytan seslenir:

– Ey Bayezid, çabuk kalk! Yoksa namazın kazaya kalacak! Bayezid uyanınca şeytana sorar:

– Ne için beni namaza kaldırdın, senin böyle hayırlı işin olmazdı?

Şöyle cevap verir:

– Geçenlerde bir namazına kalkmana mani oldum, bin rekâtla karşılık verdin. Bir daha mani olursam yine bin rekâtla karşılık verir, beni yine mağlup edersin diye korktuğumdan dolayı namaza kaldırdım.

Demek ki şeytanın mani olmak istediğine daha çok sarılır, sebat ederseniz, sizinle uğraşmaktan ümitlerini keserek vazgeçecekler, daha fazlasını yaptırmamak için.

Ne dersiniz? İnsan şeytanı bizden de böyle bir mesaj almalı mı? Bizi soğutmaya çalıştığı değerlere daha çok sahip çıktığımızdan dolayı endişeye kapılıp da bizimle uğraşmaktan vazgeçme gereğini duyacak hale gelmeli mi? Böylece hiç kimseye zarar vermeden şeytandan en güzel şekilde intikamımızı da almış, onu mağlup etmiş olmalı mıyız?

Bu durumda her baskı ve dayatmalarda hizmetimizi daha da artırarak vicdanen rahatlamayı düşünmeli, şeytanı mağlup etmeyi başaran bahtiyarlar arasına girmeyi biz de başarmış olmalı mıyız?

AHMED ŞAHİN

 

Bugün KABINA Ne Doldurdun

Standard

t-alah-akbar

 

Bir veli zât, biraz hava almak için dışarıda dolaşırken, yolda ihtiyar birisine rast gelir. Selam verdikten sonra merhametle baktığı yaşlı adama irticalen şu dörtlüğü okur:


Merhaba baba, dayı!
Bunca yıl yaş yaşadın
Ne doldurdun kaba dayı?

Evet!
O kab nedir?

O kab biziz. Ne doldurdum o kaba? Emin olun bundan sonra hergün kendime soracağım soru bu olacak: UZUN MENZİLE GİTMEK İÇİN GÖTÜRMEK İÇİN KAB INA NE DOLDURDUN?

Hatta bunu yazıp kapıma asacağım:

BUGÜN KABINA NE DOLDURDUN? BİR KONTROL ET AKŞAM OLDU MU !!…

O kab, öyle bir gün gelecek ki, bütün sermayemizin varı yoğu o olacak. Az da olsa bir şeyler yine sevineceğiz, yapamadıklarımıza üzüleceğiz. “Keşke keşke” diye diye zaman öldüreceğiz. Gerçi zaman da yok orada ya, tabiri caiz olsun diye dedik.
Hep merak etmişimdir. Farz-ı misal, öyle bir an olsun ki, huzuru ilahide hesap veriyoruz. Kimseyi suçlama yok. Sadece Allah(c.c) cevap bekliyor, şöyle ki:

-Ey kulum neden bana iman etmedin? (Bu küffara sorulacak) (Artık nasıl cevap vereceklerse!)

Elhamdülillah, Küffar olmadığımıza göre,

– Ey kulum, neden namaz kılmadın? Ne cevap veririz buna?

Cevaplar çok çeşitlidir şu anki yaşantımıza bakarsak.

Bir kaç tanesi sıralayalım:

– Allah ım;Duydum ama, ne bileyim kılmadım işte.
– Bu çağda çok banâl görüyordum.
– İçimde heves yoktu.
– Çevremde kılan yoktu, ben de kılarsam ayıp olur diye düşündüm. (Tuhafınıza gitrmesin böylelerini de duyduk!)
– Çok istiyordum ama nedense bir türlü kılmadım.
– Bana namazı anlatanlara hep kızardım, “namaz kılmayan diye bir tek beni mi görüyorsun?” diye,
– Nedense önemini bir türlü kavramadım,
– Kılmadıysam, içim temizdi benim Allah ‘ım.Her şey namazla bitmiyor ki! Namaz olunca, örtünme de gelebilirdi peşinden. Örtünme olunca diğer vazifeler başlayacak. “Of bunlarla nasıl başedebilirim? diye hep derdim.


– Henüz vakti var, diye düşünürdüm. Bu gençliği bir daha mı bulacağım derdim. Yaşlanınca kılarım diye hesalamıştım. Ama gördüm ki o yaşlılığa varamadan ölmüşüm.


– Gençliğimde kılamadım, bari yaşlanınca kılarım diye hesap ettim. Yaşlandım ama o gücü kendime bulamadım. Bel tutmaz, ayakta durulmaz, göz görmez oldu artık. E zaten alışkanlıkta yok, uzun zamanların neticesinde başlamak ta çok zor geliyor. Zaten günahlarım almış başımı gitmiş, bundan sonra mı kurtulurum diye hesap ettim.

Allah(c.c) ım! Bunca insan varken beni mi buldun hesap soracak? (Kıyamette bunlar olacak dostlar. O mahşeri kalabalıkta sanır ki kul, kendisine daha çok sonra sıra gelecek/AYET MEALİ)

Geçiyoruz diğer soruya:

“Ey kulum ben emretmiştim ki tesettüre gir, zinetlerini gösterme. Neden bunu yapmadın?”

– Ya rabbi, insan güzelliğini sergilemeli değil mi?
– Evet örtünme emrini duydum ama, bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı.
– Örtünürsem çevrem ne derdi sonra?
– Babam, abim, eşim beni tehdit etti, öldürürüm seni diye.
– İşe giremezdim sonra. İşverenlerin şartlarının başında bu geliyor. (istisnaları katmıyoruz)
– Nedense başörtüsünü, pardösüyü bir türlü yakıştıramamıştım kendime.
– “O yaz sıcaklarında nasılda dayanırlar, sabrederler?” diye bakardım örtülülere, şaşırırdım.
– “Herşey örtünme değildir ya, sen güzel huy sahibi ol yeter!” derdim ve öyle de duyardım çevremden.

Soruları uzatalım mı dostlar?

Bu cevapların bir çoğu bizde yoksa da bir başkasında muhakkak var. Ve belki de burada maddelemeyi unuttuğumuz entersan cevaplar. Her şeyi bir yana bıraktık. Tamam, öyle ya da böyle bir takım mazeretler vardı (!)Allah(c.c) bütün bunları bir yana bıraktı ve şöyle bir soru sordu?

“Ey kulum! Sen şimdi diyebilir misin: “ALLAHIM BENİ NEDEN CEHENNEMLİK YAPTIN?”

En iyisi mi bu soruyu biz şimdiden kendimize soralım: “Kul mu cehennemi istiyor, Allah(c.c) mı kulu cehennemlik yaratıyor?”

Sevgi iddiası laf ile çok kolay değil mi?

Oysa Allah(c.c)  kulunu öyle çok seviyor ki dostlar! Kulu, değil sadece bir iyilik yapsın, imkan bulamayıp yapamasa da ama gönlünden geçirse ona hayaline bile sığmayan sevaplar verecektir. Değil ki o iyilik yapıldığında bunu anlatmak için ömür yetmez. İyilik derken sadece bir fakire yardım veya başka bir şekilde yardım olarak anlamayalım. Bir iyilik vardır sadece temenni yetmez. Bunlar farz olan ibadetler ve emirlerdir. Bunları yapmakla ancak kul Hakk a olan borcunu ödemiş olur. Bundan gayrısı olan iyilikler ise, artık kulun kabiliyetine, imkanına, muhabbetine göre olan mâli ve bedeni şeylerdir.

Aşk ağlatır, dert söyletir; demiş atalarımız. Aşk ve dert yoksa neye ağlayacak, neyi söyleyeceğiz?!.. Dertlerimiz; daha iyi hayat şartları, benliğin susmayan feryatları ve maîşet olunca, kasrına Rahmânın nüzul eylediği secde gecelerine, gözyaşı gecelerine de uzak kalıyorduk.

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Necip Fâzıl

mısralarının müşahhaslaştırdığı bir hayatın temsilcisi olmaktan çok üzülüyorum. Zaman göz açıp-kapama çabukluğunda hızla geçerken, ben ;insan olmanın gerektirdiği birçok şeyi yerine getirmeden yalan dünyada oyalanıp durmaktayım. Dilimde, Niyazi-i Mısrîin
Bir ticaret yapamadım, nakd-i ömür oldu hebâ. ve,
Sultan Üçüncü Muradın Uyan ey gözlerim gafletten uyan ; mısraları olduğu hâlde, neden sözüyle özü bir olanlardan değilim?!..

Bu düşünceler içinde iş yerine çalışırken yine Yavuz Sultan Selim (ra) geldi aklıma. Bu hikâyeyle ona olan muhabbet ve hürmetim biraz daha artmıştı. Yavuzun kıssası, hayatın gâyesini hatırlatıyordu bana sürekli. Elim masada duran uzun zamandı elime alamadığım “Çiler ye” gayr-i ihtiyari uzandı; rastgele açtım, sayfa yirmi dörtteki mısraları okudum:

Her şey, her şey şu tek müjdede
Yoktur ölüm, Allah(c.c) diyene!
Canım kurban, başı secdede,
İki büklüm, Allah(c.c)  diyene!
Necip Fâzıl

Sizlerden istirhamımız odur ki haklarınızı helal etmenizdir. Çünkü bir ferdin hatasını hedef almıyoruz. Kimseyi kınamıyoruz. Amaç hep beraber bu dini kulaktan dolma bilgilerle değil, gönülden, muhabbetle, aşkla, hakkıyla yaşamaktır. Allah(c.c)  bu hususta temenniden öte, gayret, iştiyak versin cümlemize.


(alıntı)