Monthly Archives: Nisan 2010

Aşk Cihadı

Standard

Leyladan Mevlaya geçiştir AŞK…
Bir sonrakini beklemek değil,gördüğünde benimdir diyebilmektir.Zamanların çok ötesinde,zamansızlığı yaşamaktır aşk!
Soruların en karmaşığında düğümleri çözmek,Cemalini görmekten çok;en kuytularda anabilmektir aşk!
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR düsturunca,en doyurulmuş hazlarla beklemektir vuslatını!
Sevgililere düzülen mısralardan çok;EN SEVGİLİYE yazılan yoksulca bir cümledir aşk!
VE kapı çaldığında ‘kim o?’ ya karşılık ”BENİM” yerine ”SENİM” diyebilmek;
bakışlarında diyar diyar gezdiğin değil;
bir bakışıyla diyarına gittiğindir AŞK…

Aşk, AŞK’a erebilmek için bir vasıtadır…
bu vasıtada kaybolup da hedefe varamamak acıdır…

AŞK’a varabilmek de aşk acısının zehrini idrak etmekle olur.Bu acılı idrak, her ferdin bizzat yaşayıp da aşmasıyla gerçekleşir.Yoksa, bu badireleri tecrübe etmemiş birine söylenen sözler masal gibi gelir…

Fani aşk’ın zehrini tatmamış bir kalp, BAKİ AŞK’ın lezzetini fark edemez…

ne yazık ki bazıları zehrin etkisiyle Mecnun olup ömrünü girdap içre girdapta helak eder…
bu girdaba yakalanan fert, zehri lezzet sanıp iyice salıverir kendisini…
bu fasit daire içinde bocalaması idrake vasıl olacağı ana kadar devam eder…
ne var ki bu girdaba girdikten sonra kurtulmak çok daha zordur…
kimi kurtulmayı başarabilirken, kimi ömür boyu kurtulmak için çabalar; kimi ise düştüğü girdabın farkına varmadığı için ömrü heba olur gider…

Hele ki günümüzde medyanın bilinçli olarak yürüttüğü “nesilleri zehirli aşklar girdabında gark etme” politikası dolayısıyla heba olup giden ömürler sayısızdır…

Nefisleri ve nesilleri aşk’tan AŞK’a vasıl kılmak ne muazzam bir cihattır…

Bu muazzam cihadı kazanan nefisler ve nesiller ahiretteki cenneti ve bu dünyadaki cenneti beraber kazanırlar…

AŞK’a vasıl olan bir insan yaratılanı sever yaratandan ötürü…
AŞK’a vasıl olan bir insan için düşman yoktur; dost olanlar ve dost olmaya aday olanlar vardır…

AŞK’a vasıl olan insan, kötülerdeki ve kötülüklerdeki iyileri ve iyilikleri görür ve onlara hitap etmesini bilir…
AŞK cihadını kazananlardan olmak ümidiyle…

İnanmam

Standard

Rabiatü’l-Adeviyye’ye ait şöyle hikmetli bir kıssa anlatılır:

Biri ona geliyor ve şöyle diyor: “–Ben seni çok seviyorum!”

“–İnanmam.”

“–İnan, sözümde çok samimiyim.”

“–İnanmam.”

“–İnan, herkesten çok seviyorum, kimseyi senin kadar sevmiyorum.”

“–Yani yoldan geçmekte olan şu güzel ve genç kadından daha çok mu seviyorsun…?”

Sevdiğini iddia eden kişi, bu sual üzerine işaret edilen tarafa dönüp bakıyor. Fakat bu esnada Rabiatü’l-Adeviyye de adama tokatı patlatıyor ve diyor ki:

“–Beni çok sevseydin dönüp o tarafa bakmazdın.”

Vefayla kal…!

Standard

null

Ayrılıklar geceye benzer. Bütün yarınlar da sabaha

Geceye az kaldı. Ayrılık, gelini götürmeye gelen düğün alayı gibi kapımızda. Kimler ayrılmadı ki canından.

Ayrılığı, cennetten ayrılan Hz. Adem’e sor. Tufan’da oğlunu dalgaların pençesinde bırakan Hz. Nuh’a, Yusuf’u için inleyen Hz. Yakub’a, içindeki ejderle boğuşan Züleyha’ya, yüreğinin sesini susturmak için bileğiyle dağları oyan Ferhad’a, Şems için kavrulan Mevlâna’ya, binlerce evlâdını gurbete gönderen Anadolu’ya, en çok da Resulü’nü Medine’ye gönderen o kutsal diyâra, hasılı gidenin ardından bakıp kalanlara, ocak gibi yananlara sor.

Geride kalan, hep inleyendir ana misali, ! Giden hep yârdır, ‘can’dan ‘can’dır. Her şeyi alıp götüren de ‘o’dur, götürdüklerinin iki mislini geride bırakan da…

Giderken arkada bıraktıklarına son bir kere bakıp da öyle gitmeli insan. Yaşadıklarını, paylaştıklarını gönül heybesine yerleştirmeli. Paylaşılan andır, zamandır, dönüşü olmayandır. Paylaşılan hayattır !

Vefâlı olmalı insan. Vefânın dersini Kur’andan; âlemlerin muallimi, Gönüllerin Sultanı’ndan, O’nun nurlu ashâbından almalı.

Olmalı insan, önce kul olmalı. Olmadan evvel ölmeli, ölmeden önce olmayı tamamlamalı. Nasıl mı olmalı? Hak dostları gibi vefâ kahramanı olmalı. “VALLAHi O söylüyorsa doğrudur. Ben O’nun verâların verâsından haberler getirdiğine inanıyorum.” diyen, sadakat ve vefâdan bir lâhza ayrılmayan Hz. Ebubekir gibi olmalı.

ALLAH Resulü’ne; “Kendisinden meleklerin bile hayâ etmekte olduğu bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?” sözlerini dedirten, an-be-an bütün mahlûkâta edebiyle vefâlı olan Hz. Osman gibi olmalı.

Vurulduğunda yarasının ağırlığıyla baygın yatan, “Eğer daha ölmediyse, onu namazdan başka bir şeyle ayıltamazsınız.” sözlerinden sonra namaza çağrıldığında küheylanlar gibi “Namaz vakti mi?” diyerek yaralı bedeniyle kan revan içinde şahlanan, namaza vefâlı Hz. Ömer gibi olmalı.

“Perde-i gayb açılsa, yine de yakînim azalmaz.” diyerek, vefâsını kâinata haykıran, evliyâlar babası, yiğitlerin şâhı Hz. Ali gibi olmalı.

Vefâ, sadece ‘has’ların vasfıdır ! Nisyan -unutmak- ise ‘ham’ların… Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefâdan.

Dostlarını daima vefâ ile hatırla ! Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen. Kula vefâsı olmayanın Hakk’a vefâsı olmaz. Git ki, vefanın ter ü tâze hüküm sürdüğü yeni bir hayata başla… Haydi daha fazla durma karşımda. Kurşun gibi bir anda al, ellerini benden. Su gibi aksın ellerin ellerimden.

Yüreğini yüreğimde, gözlerini gözlerimde bırak da git. Beklemeden, bir kelime bile etmeden git. Canımı canımdan kopar da git.

Giderken son bir defa Hakk’ın selâmını esirgeme benden. Arkada kalanın gözü yaşlı olur, yüreği yufka, gönlü ince. Ben, içimdeki korla, bağrımdaki volkanla, öylece dağ gibi arkanda kalayım. Yapayalnız hecelerde kaybolan ben olayım. Sen sağlam adımlarla yarınlara yürürken, yıkılan ben olayım.

Gülen sen ol, ağlayan ben. Yeşeren sen ol, sulayan ben. Bana saplansın paslı mızrakların ucu, sana dokunmasın. En çılgın isyanlarını, savaşlarını, sırlarını gittiğin diyarlara götürme. Kötüye dair ne varsa benim yanımda kalsın. Benim avuçlarıma bırak. Ben onları dua dua ak kanatlı kuş gibi göklere uçurayım. Benim payıma; ilâhî dergahtan, ayrılık sahillerinde anıların gönüllü bekçisi olmak düştü. Hak’tan gelene razıyım.

Sen geçmişi bana bırak ! Vefa nedir, bilir misin? Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.

Şimdi ayrılık vakti ! Gecenin en karanlık vakti. Vaktin Yaratıcısı, az sonra geceden gündüzü doğuracak. Vakit gitme vakti, bizden aldıklarını gitmesi gereken yerlere iletme vakti…

Al can! Bu heybe senin. Sol yanımdan bir parça kopardım senin için; tâ özümden, tâ közümden…

Birazdan sabah olacak; yağmur yağacak… Ardından gökkuşağı, sonra güneş… Sıcacık, apaydın, pırıl pırıl… Hep böyle oldu, tarihte hep karanlık yenilgiye teslim oldu, güneş kazandı.

“Birazdan son melodi çalacak,

Yıldıza, Ay’a ve İbrahim’in Rabbi’ne kasem ederim ki,

Birazdan bulutların ardından Güneş doğacak…”

Güneş bütün gecelerden güçlüdür can! Çünkü güneş vefalıdır, gizlemez sevgisini. Vefâlıdır; en çok o getirir kâinata sevgilinin sesini, neşvesini. Yırtıp atar karanlığın kasvetli perdesini… En vefâlı delildir o sevgili adına…

Uğurlar olsun ! Beni kışta bırakıp yeni bir diyara gittiğinde baharı bekleyeceksin. Baharı beklemek ne güzeldir, baharda toprağı parçalayan kır çiçeklerini gözlemek…

Ben de seni bir ayrılık sonrası baharı gözlerken kucağıma almıştım. Küçücük ellerinle toprağın bağrını parçaladığında karşılamıştım. Ve senin için ne çok savaşmıştım seninle.

Sen benim kır çiçeğimsin , sen benim aşk çiçeğim. Sen benim yüreğimsin.

Vasiyetim olsun sana. Bir gün öldüğümde, kabrimi mutlaka ziyarete gel. Ama yalvarırım yalnız gelme. Baharda derlediğin yüzlerce kır çiçeğiyle gel. Ve başucumda onlara sevgiyi anlat, dostluğu, vefâyı, hakîki ‘Dost’a vefâlı olmayı anlat. Çünkü ben kır çiçeklerinin sesinden uzak kalmaya dayanamam. Çünkü ben bir an bile tomurcuklarımdan ayrılamam. Sonra el ele tutuşup yanıbaşımda eskiden birlikte yaptığımız gibi, ince bir ezgiyle seslenin bütün insanlara. “Sevda nedir bilir misin?” diyerek, sevdayı söyleyin.

“Demet demet sevgi ellerinde

Billur billur yaş gözlerinde

Sevdan ebedî, yüreğinde,

Olmadan olmaz, bu iş olmaz

Sonra bütün bir âlemi Yunus’ça,

Sevmeden olmaz, bu iş olmaz.”

Mısralarıyla sevgisiz bu işin olmayacağını anlatın .

Hep ama hep vefâlı ol. Emanete sahip çık, İdealine sarıl, evlâda vefâlı ol. Ömrü hakkıyla yaşa, hayata vefâlı ol. Düşmanlıkları unut, dostuna vefâlı ol. Öfkeyi, kini unut, ruhuna vefalı ol…

Bunları unutursan; zaman maddî mânevî bütün yaralarının, dertlerinin yok olmasına vesile olur. Eğer unutmazsan, zamanla bunlar seni yok eder. Unutkanlıklar karşısında kimseyi suçlama. Sen ‘unutma’ tuzağına düşüp, unutmaman gerekenleri unutma. Unutulmaması gereken güzellikler karşısında arslan kesil kendi içinde. Âsi bir kartal gibi yırt karanlıkların çirkin yüzünü, meydan oku karanlıklara. Çılgın bir küheylan gibi vefâyla meydan oku fırtınalara…

“Yarasaların gözleri kamaşacak diye, Güneş doğmaktan vazgeçmez.”

En büyük vefâ, Hakk’a götürecek fırsatları yakalamaktır. Bulduğun her fırsatı zamanında değerlendirmektir. Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, Kâlû Belâ’ya vefâsız olma! “Fırsatlar bulutlar gibidir, gelir ve geçer.” Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, kaybetme bedbahtlığıyla yok olma.

Vasiyetim olsun:

Vefayla kal!

HER ŞEY ve herkes geçici; bir tek Sen…

Standard

 

HER ŞEY ve herkes geçici; bir tek Sen…

Her şey ve herkes vefasız; bir tek Sen…

Her şey ve herkes acımasız; bir tek Sen…

Herkes unutur, bir tek Sen…

Ruhum Sana böyle muhtaçken, kalbim böylesine susamışken bir yudum sevgine, dikenleriyle ellerimi ve yüreğimi kanatan bütün bu yollar dolanıp dolanıp Sana çıkıyorken, Sana açılıyorken bütün kapılar, ve Seni soluyorken aldığım her nefes, böylesine Seninle doluyken, neden bu Sensizlik? Bilirim Sana varılan yollar dikenli ve taşlı…

Zorlu ve acıklı bir yolculuktayım,
varılacak yegane noktam Senken…

Ama bu ayrılık, bu Seninle dolu Sensizlik harap ve bitap düşürdü beni…

Şu dünyada sığınacak sağlam ve güvenli bir liman arayışım hiç bitmedi, tüm limanlar yüz çevirirken benden…

Kalp bu, sevgi için yaratılmıştı. Sevgiyle yaratılmıştı, hem de sonsuz bir sevgiyle… Sevgiye açlığı mazurdu velhasıl. Ancak sevgi kandırabilirdi onu. Suçu yoktu, onun da kaderi buydu… Öyle ya, sevgi gerçekti. Sevgi en gerçekti. Sevgi tek gerçekti.

Ve sevgi Sendin… Sensin… Sen olacaksın sonsuza dek…

Bu gerçek ayın ondördü gibi ortadayken, neden benim yalancı liman arayışlarım?

Sevgimi har vurup harman savuruşum ve böylece ızdırabımı değersizleştirişim? Ne kadar acı yaşadıysam bugüne kadar, hepsi Sana uzaklığımdan, Senden kopukluğumdan…

Bu sürgün çok yaktı canımı… Görülemeyen, görülmedikçe kendini daha da çok haykıran gerçekler, dolanıp dolanıp çıkmaza sürüklenen yollar, umutlanıp umutlanıp hayal kırıklıklarına uğramalarla dolu benim geçmişim… Yıkımlarla… Doğru ya, Senden uzak olunca görülmez olur ayın ondördü gibi ortada olan gerçekler…

Senden uzak olunca çıkmaza sürüklenir bütün yollar…

Senden başkasına verince sevgimi; beklentilerimi, umutlarımı Senden başka fani herhangi bir şeyin omuzlarına yüklersem, hep ama hep hayal kırıklıkları bekler yüreğimi…

Hangi fani sevgili kandırabilir kalbimin ‘sonsuz’ sevgi özlemini?

Hangi fani sevgili hiç kimsenin düşünmediği, anlamadığı o kendime gurbet demlerimde hatırlar beni de teselli verir bana? Hangi yalancı liman kabul edebilir beni olduğum gibi, bunca çok kusurlarımla?
Ah Sen…

Derdimin dermanı…

Gönlümün sultanı… Ruhumun sahibi, bedenimin mimarı…
Bana ‘Ben’i veren… Ah Sen… Hem derdim hem dermanım…

Ah Sen… Her şeyim…
Bütün kusurlardan münezzeh olan…

Sen böylesine kusursuz, mükemmel ve sonsuzken, yarattıkların bu kadar gaddar ve kibirli tüm kusurlarına rağmen… Sen bu kadar merhametliyken, en günahkâr kullarına bile açık kapı bırakıp, kabul ediyorken huzuruna; yarattıkların tüm faniliklerine rağmen acımasız, merhametsiz…

Ah Sen…
Merhametliler merhametlisi…

Güzelliği, rahmeti, merhameti sonsuz olan! Senden uzaklığımdır tüm derdim…

Sensin derdimin dermanı…

Bana yakınlığını ver. Lütfet de Senin sonsuz huzurunda olmanın eşsiz tadına varayım… Yaralarımı sevginle sarayım… Ah Sen… Sana muhtaç olan, yalancı ve fani sevgilerden usanmış kalbimi sevginle o kadar doldur ki, başka hiçbir şeye yer kalmasın…

Özge İNCİ