Monthly Archives: Temmuz 2009

Buyrun Gül Bahçeniz(Ateş-i İbrahim)

Standard

atesiibrahim

Âteş de aşk ve ölüm gibi, sadece öz nefiste idrak edilebilecek tecrübelerden.  Kimse kimsenin yerine yanmıyor ve kimsenin yangını kimsenin yangınına uymuyor.

Umberto Eco haklı olarak “Bir yanardağl bilimci Empedokles gibi yanabilir mi?” diye soruyor. Hayır tabii ki. ateşin resmine bakmak güzeldir oysa. Âteşte doğan ve âteşte yaşayan pervane âteşte ölür. Mağdur gibi görünür oysa ödülü vardır. Her cezbe ilahi cezbeden bir nişan. İlahi ateşte kanat çırpmanın ödülü de ilâhi.

Göklerin ve yerin yaratıldığı an, ve ateş küresine düşen ilk su damlası. Suyun yanması sonra. sonra ateşin serinlemesi. ezeli döngü yani:

Âteş ve gülün, gül ve ateşin dairesi.

İbrahim: Âteşi güle çevirmenin hikayesi.

Düşün gül bahçesi içinde Halilullah vasfınca yananı yandıkça inanan inandıkça yanan İbrahim’i. Her ateş kendi hikayesini yazar ve ateşin sırından ateşi tanıyan anlar.

Her kul kandi hikayesince İbrahim.

Fakat sorulur: Kalbime dökülen bir gülyağı damlası kadar mazur ve masum musun ey ateş, ya ben İbrahim değilsem? Ya benim ateşe küstüğüm kadar ateşte bana küskünse? Öyleyse nasıl bir yanma bu?

Kuşku yok ki yanmanın nasılını belirleyen, yanmanın neresinde olduğunu bilmenin bilinci.

Âteşe düşen yaş odun önce boğula boğula, ardından parlaya parlaya ve nihayet köz olarak yanar. Yanıyorsunuz ama yanmanın neresindesiniz?

Âteşi güle dönüştüren bu bilinç işte. Ve gün gelir İbrahimin hikayesini yazarsınız. Nasılsa ateş yazılarında uzmansınız. Nasılsa ateş sözcüğünü bilmek yanmanıza mani değil? Hayret! Neredesiniz? Ölebilirim, dediniz, ölmediniz. Yaşayabilirim, dedinizi, yaşamayı bilmediniz.

Kaderiniz: İbrahim. Yaşamınız: İbrahim. Ama Hayır! İbrahim değilsiniz.

Ateşten kelimeleriniz var sizin çünkü, ateşiniz değil, teslim değilsiniz. İbrahim önce kelimelerle sonra ateşle sınandı. İçindeki yangın atıldığı ateşin yangınından daha büyük olmasaydı, ufacık bir şüphe, incecik bir endişe gülzare dönmezdi ateş. Yanar giderdi İbrahim.

İbrahimi yangından kurtaran yine yangın.

Nemrud’un ateşini gül bahçesine çeviren ibrahimin yangını. Bu yüzden tedbir değil takdir İbrahim.

Dur yok dua var.

Bu yüzden “ateş gül, ateş gülbün ateş gülşen, ateş cuybar” İbrahim’e İbrahimin kalbi mutmain. Bu yüzden İbrahim emniyette. İbrahimin sırrı teslimiyette.

Âteş dahi kendi keyfiyetinde teslimiyette. “Yakma”, denince yakıyor gibi görünsede yakmıyor, serinletiyor: “Ey ateş serin ve selametli ol”, (21/69).

Mücadele, su ve ateşten çok, toprak ve ateş arasında çünkü.

İbrahim çamurdan yaratılmıştır, Şeytan ateşten çünkü.

Gül ise toprak ister, ateş bir vasıta sadece. Bu yüzden “apaçık âteş gibi görünen cehennem, İçinde zemherir barındırır. Cehennem apaçık gösterilen âteş. Cennet sonradan gelecek.

Gül isteyen kendini ateşe teslim edecek.

Teslimiyet; İbrahimin gerçekleşen rüyası. Bıçak altında İsmail’in alnı. Teslimiyet; İbrahim’in gül bahçesi, mucizenin mucizeye inanana aralanan kapısı.

İbret: Gömleği yanmayan “kalb-i selim”, Dünya durdukca güzellikle anılacak. İbrahim ateşte. İsa çarmıhta, Musa Tih çölünde. Gülün rengi çölün kızıllığından. Ateş güllerinin yangını ateşin yangınından.Ateş, yanmaya kabiliyeti olan maddeyi yakar. Ve her kul kendi hikayesince biraz İbrahim.

Ey yazgısı alemlere ibret için yazılmışsa nisbet olarak yanan.

Yan ateşte, adın İbrahim olmasa da, İbrahim olan Yan;Yan.

Bir bir çözülsün anlamı ateş oluşun. Birkere yandımı tenin ateşin koynunda. Uzaktan gök gürültüsü, fırtına. Korkma, artık korkma.

 Hatırla, kaderinde ezelden ateş olan İbrahim “yıldızlara şöyle bir” bakmıştı. Ve: “Batıp giden şeyleri sevmem” Bak sende batıp giden yıldıza. sekine inecektir kalbine unutma.

Gül bahçesi yakında.

Âteş yitirmek; gül bahçesi yitirdiğinde üzülmemek.

Ateş bulmak; gülbahçesi bulduğunda sevinmemek.

O zaman işte önce boğula boğula. Sonra alev alev. Sonra köz. Atın bütün kelimelerinizi ateşe.

O zaman siz: İbrahimsiniz. Buyrun gül bahçeniz.

Selam ve Dua ile…

“Sevgim Sana Emanetimdir”

Standard

Gidiyorum, kaç gitme kararı alışımdan sonra.. kaç kere gitmek için koyuldum yola. Yol hep döndü yeniden sana, sanki bir çemberin üstüne kurulmuş gibi. Başlangıç nasıl sendeyse sonda hep sendeydi.

Son hep sendin.

Başlangıcım olmanı istemiştim, son sen olmamalıydın. Eğer sen son isen tükenirdim, tükenmek istemiyordum. Tüketmek değildi amacım. Başlangıcı sende olan sevgimin sonu senden ırak olmalıydı. Ben sende yaşadığım her şeyi sende bırakıp koyulmalıydım yola, ben sendeki beni alıp çıkmalıydım ışığın rehberliğindeki yoluma.

Sonra, işte kaç yoldan sonra sen çıktın yine karşıma…

Biri çıktı “sev” dedi, sonuna ekler ekledi(n)(m). Sevmenin ve sevilmenin hırçınlığını kattın ruhuma. Hüznü tattırdığın damak tadıma, acıyı buladın. Işıldayan bakışlarım seni izledi.  Çakıla attığım her adımda canımın acımasına aldırmaksızın sana koşturdum, merhemim olursun diye… Gün geldi nefretim, gün geldi sevdam oldun. Bir gün geldi;

Sen ben oldun…

İşte o zaman gösterdi kendini kaçma içgüdüm. Adına “gitmek” dedim. kesinlikle gidiyorum , dedim. Ve yola koyuldum, nefes alabilmek için. Beni sende bırakamazdım bu sefer. Yolum sana dönemezdi. Rotayı çizdim karakalemimle, saman kağıda. Yolum engebeli ama dönüşü olmayacak şekilde uzandı önümde.Beni senden teslim aldım.seni seninle bıraktım, gönül abdestiyle arındım,bu sefer tamam dedim…

Baktım ki aramızda hırsla, inatla duran sevgi hiçbir şekilde kıpırdamıyor. Kıpırdamamanın ötesinde ne senden nede benden elini çekmiyor. Beni senden alırken sevgiyi çırçıplak salmışız aramıza, gördüm. Başkalarından derlediğim şefkatin kollarında tuttuğum sevgi(n)(m)in gücünü unutmaya çalışırken, ırmağın sesi getirdi kendime beni. Sevgiyi taşıyamazdı bu yürek kaç yol sonraya kadar.

Bırak diyordu, ırmak, Sevgin senden uzakta değere kavuşacağı yerde kalsın.

Sevgiyi yanımda taşımanın beni sorumluluk altına alacağını, düşünmüştüm,.

Giderken sana bir hediye verdim, yüreğim kanat çırparken.

Sevginin benden uzak olacağı yeni yollara attım kendimi…

Sonra ilk ve son olarak aradım yolumun üstünde ki telefondan seni…

Senden aldığım beni, bende unuttuğun seni anlattım kısılmış sesimle…

Ve sana veda ederken,

Sığındığım bencillikte seni sorumlulukla baş başa bırakıyorum…

“Sevgim Sana Emanetimdir”

Sevgiyle kal İnsaAllah….

Yusuf Gönlüm…

Standard

Yusuf (a.s) güzelinin hikayesi bellidir. “Onu nasıl öldürsek?” diye tuzak kuranlar babalarının mehabbetini mi celb edeceklerini zannetmişlerdi? Ortalarda dolaşan birisi şeytanın ezeli planıyla yanılacaktı. “Onu öldürmeyin” deyiverecekti. Sanki öldürmek onların elindeydi! Onu bir kuyuya atın ki yol yorgunu kervânlara rehavet olsun…

Sanki sahipsiz zannettikleri kuyu ellerindeydi! Yahuda o zaman aldandığı gibi bugünde aldanacaktı. Yahuda o gün cürüm işlediği gibi bugün de aynı hesabın-kitabın peşinden gidecekti! Ancak, Yusuf gönüller yol yorgunu kervanlara selamet oldular!

Yusuf kuyuya âlâmet, Mısır’a selamet, huzura keramet, gönüllere rehavet. Güzellere mehabbet, şirinlere şerâfet olmuştu. Yusuf ahirzaman karanlığına hidayet olmuştu.

Kuyuda sabreden, Mısır’da Züleyha’yı eken, Nilin yeşermeyen parmaklarını biçtiren ve parmaklıklar arasındakilere bile bereket getiren yine Yusuf’tu. Nihayetinde Yusuf (a.s) yüzünü Rabb’ine dönüp günahkarları Allah’a (c.c) havale edecekti. Zira güzellik sadece Allah’tandı (c.c)!

Öyle bir Yusuf gönüldü ki kürsülerden “ Allah’ım sana havale ediyorum!” deyip kendinden geçecekti….

Yusuf azaba asalet olmuştu. Yusuf ayrılığa vasalet olmuştu. Yusuf güzele nedâmet, aşka bereket olmuştu. Yusuf gönüllülere tercüman olmuştu.

Yusuf gecelere vezir olmuştu.

Öyle bir Yusuf ki kuyu dibinde ve sürgünlerde beklemekte. Öyle bir Cemil ki zindanlarda secde etmekte. Yusuf dövülmeye, kovulmaya boyun eğmedi. Yusuf’un gönlü Rabb’in (c.c) huzurunda, secdelerdeydi…

Yurdundan edilen, binbir iftirayla çile çeken, zindanlarda ümit veren, saraylara vezir gelen yine Yusuf’tu. “La tesribe” saltanatının şâh-ı merdânlığını gösteren yine Yusuf’tu.

Cömertti. Hem affedendi. Dileriz O beklenen Yusuf gönlün düğününde aynı yerde oluruz…
Yeryüzünde Asya bâ safâ gönülleri kuyuya attıklarını zannedenler aldanmaya devam etsinler. Onlar kanlı gömleğin yalancı hikayesini anlatmaya devam etsinler! Onlar “yendik” diyerek aldandıkları ezeli yenilgiyi en karib zamanda görme hafakanını yaşayadursunlar. Zira Yusuf gönüller vezirdirler!

Ey Yusuf diyarından bir çalam alan gönül…

Hastalıklar da olsa, vefasızlıklar da olsa, gönlünüzün Yusuf’un gönlüne hemdem olmasını temenni ediyorum

Sevgiyle Kalınız…

Gönül Gûslu

Standard

Görünürdeki cünüplük seni Allah’ın evine girmekten ve O’nun Kitabını okumaktan alıkoyar. Gizli cünüplük denen gafillik ise senin

Allah’ın mânevi huzuruna girmene ve kelâmını anlamana engel olur.

Hayvanını nasıl başkasının tarlasına girmekten alıkoyuyorsan nefsini de nefsânî istek ve arzulara yöneldiği zaman Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak durdur.

Bakışlarını kıs; güzel gördüğü haramlara kaymasın.

Kalbinin daima şen ve bakımlı olmasını istersen ihtiras ve tutkulardan nefsânî özlem ve arzulardan onu koru.

Allah şanına uygun olanı seçmiş olmayanı da kâinata salıvermiştir.

Bu şuna benzer: Hükümdara hizmet etmesi için bazı köleler takdim edilir. Hükümdar bunlardan uygun gördüklerini yanında tutar. Sarayına uygun olmayanlar ise halka intikal eder.

Sahip olduğun hikmete veya günaha karşılık boynunda nur gibi aydınlık veya gece gibi karanlık bir gerdanlık taşırsın.

Sen boynundaki gerdanı göremiyorsan dahi onu başkaları görmektedir.

Görmüyor musun güneşi körler dışında herkes görüyor.

Selam ve Dua ile…

Dua!…

Standard

Biliyorum ki, beni duyan, benim derdime derman olan Sensin
Biliyorum ki kimse dinlemez beni Senden başka,
Senden başkasına anlatamam derdimi,
İçimde yaktığın ateşlere su verecek olan Sensin,
Düşmanım yok, ancak dostum, dostlarım var,
Onları da ayırma benden, lütfettiğin güllerle hem-hâ l et beni
Gül bahçesinde koştur, dikenlere batır, yaralasın akıtsın kanımı, mürekkebimi, yaşımı
Biliyorum ki dikenlere batmadan goncaya ulaşılmaz, goncalar açmaz,
Gonca olursa gül, bülbüller dolar, pervane olur etrafında,
Biliyorum ki gül Sensin, bülbül et beni, pervane et,
Duyan Sensin, bakan Sensin, konuşan, yazan, okuyan, her yer Sensin, her yerde Sen,
Yürüt beni, Sen yürütmezsen kırık kalır bestem, ayaklarım,
Koştur beni, Sen koşturmazsan, yarım kalır yarışım, bakışım,
Coştur beni, Sen coşturmazsan, akmaz gözlerden gelen deryalarım,
Konuştur beni, Sen konuşturmazsan, sözlerim, zikirlerim eksik kalır,
Derdimendim, derdi veren derman olandır, dert dediğim ne ki,
İnleten, inlettiren Sensin, ancak Sen

Fatma Yüksel

Sen, “SEN” ol !..

Standard

En moda isyanlar yaşadım; demode oldu, faydası olmadı…

En çılgın tavırlar taktım takıştırdım; hiçbiri bana yakışmadı!..

En trend elbiseler denedim ruhuma; hiçbiri bende şık durmadı!..

Allı pullu sözleri herkese dağıttım… Kırık dökük kendime ayırdıklarım!..

Taptaze hedefler koydum önüme… öylece seyrettim; sonunda bayatladı!..

Son kullanma tarihi geçmiş planlarla yola devam edilmez!..

Albenili düşler gerçeğe giydirilmez!..

Kimileri parlak düşler kurmayı sever…

Bense; göz kamaştıran düşlerin, gerçekleri görmemizi engellediğini düşünüyorum!..

Herkesin modası kendine!

Başkasının imkansızı, senin elinin altındadır belki de!..

Sen, kendi imkansızını seç!

Kendi zorunu zorla!

Başkasına bol gelen düşüncelerin sahibiysen; unutma, sana bol gelen de başkasında tam oturuyor!..

İnsanların sözleriyle vazgeçtiğin hayallerin var ya; işte onlar, “sen”sin!..

Başkasını değil; kendini yaşa!..

Sen, sen ol; seni yaşa!..

Bir Dirhem Umuda Bir Gül Kafi

Standard

“ Gökyüzüne resim çizmek peşinde değilim;Gayretim bir dirhem umuda naif gülüşü nakşedebilmek…”

Bilmediğim bir şehrin sabahından yazıyorum bu satırları. Bana yabancı bir öykünün doğuşuna tanıklık ediyorum. Üşüyorum nem kapmış duvar misali. Sesini arıyorum kulağımın derinliklerinde.

Sessizliğime çağırıyorum tüm martıları.

Aldırma / aldanma sadece martıları çağırdığıma. Asıl ben seni diliyorum kuru avuçlarıma. Susuzluğumun kanayan yüzüne sen koş. Aldırma giydiğin ayakkabılara. Koş sadece. Nefesin de tıkansın biraz. İstediğim kadar değil, hissettiğin kadar yaklaş bana. Bilirsin senden önce üryan’lığımı örtecek bir cümle bulamamıştı dudaklarım. Kapat dudaklarıma sözlerini. Gayri dudaklarımdan çıkacak tek söz; adının baş harfi olsun..

Ey gülüşlerinde “ yüreğimi “ demlendiğim saadet,Huzura arala kapılarını. Bulutsuzluğuna aldırmadan gökyüzüne çevir başını. Münkir gelme gövdenin taşıdığı büyük sevdaya. Uzaklığımıza bir de sen bir mesafe koyma. Nerde olduğumu unut, bir adım gölgenden takip ediyorum seni. Köklerindeyim, tutuştur yalnızlık cümlelerini. Unuttun mu, yüzümün çizgilerine gizlenmiş tebessüm tanelerini sen buldun.

Yol bilmez sanılan sevdanın Cennete giden yolu gözlerime inşirah eden sen değil misin sevgili ?

Sığlığıma, ıssızlığıma aldırma sen.Sığlığıma genişlik veren duam sensin, ıssızlığıma vücut bulan da. Suskunluğuma bakıp dudaklarını bükme, kuru topraklarıma bakıp boynunu çevirme hazana..

Kuraklığıma umut işleyen de sensin, suskunluğuma 29 harfi hediye eyleyen de…
Gözlerimdeki huzurun tek sahibi,

Elif bereketindeki yarınlarımın tek varisi,

Bize ne bir sevda vaat edildi ne de bir mucize hediye edildi. Biz karanlıktayız. Üzerimiz açık. Ellerimiz hazan kokar. Ama birbirimizin tebessümlerinde isteriz Cenneti.

Gövdemizin toprakta kapladığı gölge kadar cümle oluruz sevda lugatinde. Şimdi sevme zamanı. Tüm martılar açtır şimdi. Yüzümde belirginleşen tebessüm çizgileriyle doyuralım tüm martıları.

Bulutsuzluktan şikayet eden toprağa uzatalım gözlerimizde birikmiş ıslaklığı. Kısır cümleleri işgal etsin içimizdeki gönül zenginliği. Susuzluktan çatlamış yangınlara koşuşturalım dudaklarımızı.

Diş geçiremediğimiz zamana not düşülsün imkansızlığımız. Birbirimizden bihaber yaşarken istiflediğimiz hüzünlere inat biz tebessümün güzelliğinde bir umut ekelim gül kokusunda.

…………….

Ey sevgili,

Satırlarımın dağınıklığını hoşgör. Bilmediğim bir sabahın avcunda kanattım ellerimdeki mürekkebinin dilsizliğini. Sana yazmaya aç’tım.

Tebessümün satırlarda inkişafına vuruldum. Yazan ben, yazdıran sen..
Özlediğim, dilediğim bir sevdanın anlamı,
Yaşadığım, nefes aldığım bir hayatın başkahramanı,
Umutlandığım yarınların tek güzel yanı

Unutma ki;

Bir dirhem “ can’a “ bir ” umut “ miktarı “ gül “ kafi.

İsmail Sarıgene

KASÎDE DER NA’T-I HAZRET-İ NEBEVÎ (Su Kasidesi)

Standard

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda vermez.)

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

(şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem..)

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.)

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
ıhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.)

Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de) gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. )

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su

(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.)

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su

(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.)

ıste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su

(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da kevser istiyorlar.)

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.)

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.)

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun.)

Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi (yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığından) kurtarabilir.)

ıçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su

(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.)

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
ıktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su

(Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.)

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su

(ınsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.)

Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana çıkarmıştır.)

Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su

(Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o mucizelerden), ateşe tapan kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su

(Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse hayret ile (şaşa kalarak) parmağını ısırır.)

Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su

(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su, düşmanına) elbette yılan zehrine döner.)

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da olsa o eşikten dönmez.)

Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.)

Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su

(Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp dâimâ su diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)

Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’râc’da
şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su

(Sen o kerâmet denizisin ki mi’râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su

(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su (damlası) gibi birer inci olmuştur.)

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı) döktüğü zaman,)

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su

(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)