Author Archives: tesbih

Hz.İmam Zeynelabidin (a.s)’dan Tövbe Duası

Standard

ALLAH’ım, senden (bir şey) istememe üç haslet engel oluyor; bir haslet de senden (bir şey) istemeye itiyor beni.

(Rabbim,) Yerine getirmediğim, getirmekte ağır davrandığım emirlerine, tereddüt etmeden işlediğim yasaklarına ve şükrünü eda etmekte kusur ettiğim nimetlerine bakınca, senden (bir şey) istemeye utanıyorum. Sana yönelenlere, hüsnü zanla dergâhına gelenlere olan lütuf ve fazlını görünce de, senden istekte bulunmaya cüret ediyorum. Çünkü, senin bütün ihsanların bir lütuf, bütün nimetlerin karşılıksız bir bağıştır.

Ey mâbudum, şimdi ben, zilletle boyun eğmiş bir halde izzet kapının önünde durmuş, çoluk çocuğu çok, fakr-u zaruret içindeki biri gibi utanarak senden (lütuf ve merhametini) dileniyorum ve itiraf ediyorum ki, bana ihsanda bulunduğun zaman sana karşı gelmemeye gayret etmekten başka bir şey yapmış değilim ve hiçbir zaman da senin lütuf ve fazlından mahrum kalmamışım.

Şimdi ey Rabbim, katında kötü şeyler kazandığımı ikrar etmek, bana bir yarar sağlar mı? Çirkin işler yaptığımı itiraf etmek, beni senden (senin azabından) kurtarır mı? Yoksa, bulunduğum durum itibariyle gazabını mı hakkettim?! Yoksa seni çağırırken gazabınla mı cevap vereceksin?!

Seni tenzih ediyorum! Tövbe kapısını yüzüme açık bıraktıktan sonra senden ümit kesmem. Aksine, günahları büyük, bahtı dönmüş, amel zamanının bittiğini, ömrünün sona erdiğini görüp senden kurtulamayacağını, senden kaçamayacağını anlayınca, tertemiz bir kalple sana dönüp ihlasla tövbe eden, sonra da karşında eğilip bükülerek, başını aşağı salarak, korkudan dizleri titreyerek gözyaşları suratını ıslatmış bir halde kısık bir sesle seni çağıran, sana yalvaran, kendine zulmetmiş, Rabbinin saygınlığını küçümsemiş hakir bir kul gibi; “ey merhametlilerin en merhametlisi; ey merhamet arayanların yöneldiği en merhametli zat; ey mağfiret dileyenlerin etrafında dolaştığı en şefkatli Zât-ı Kibriya; ey affı cezalandırmasından çok olan; ey rızası gazabından bol olan; ey güzel affıyla yaratıklarına minnet koyan; ey kullarını tövbelerinin kabul olacağına alıştıran; ey kötülerin tövbeyle ıslah olmalarını sağlayan; ey kullarının az amellerine razı olan; ey onların az amellerine çok mükâfat veren; ey dualarına icabet etmeyi onlar için tazmin eden ve ey lütfuyla onlara en iyi ödülü vereceğini vaad eden (yüce ALLAH)!” diyerek seni çağırırım, sana yalvarırım. Çünkü ben, sana isyan edip de bağışladığın en isyankâr, mazeret gösterip de mazur gördüğün en kötü ve tövbe edip de tövbesini kabul ettiğin en zalim kişi değilim.

Buradan sana yönelerek, kaçırdığı fırsatlara pişman olan; devşirdiği günahlardan korkan; yaptıklarından utanç duyan; senin indinde büyük günahı affetmenin büyük bir şey olmadığını, bunun sana göre kolay bir iş olduğunu, hadsiz hesapsız suçlara göz yumabileceğini bilen ve sana en sevimli kulun; sana karşı büyüklük taslamayı terkeden, günahlardan sakınan ve sürekli bağışlanma talebinde bulunan kul olduğunun bilincinde olan biri olarak tövbe ediyorum.

(Ey Rabbim,) Büyüklük taslamaktan, günahlara devam etmekten sana sığınırım. Kusur ettiğim hususlarda senden bağışlanmamı dilerim. Âciz olduğum, güç yetiremediğim konularda senden yardım isterim.

ALLAH’ım, MUHAMMED ve âline salat eyle ve üzerime farz ettiklerini bana bağışla; hakkettiğim cezalandırmalarından beni kurtar; günah ehlinin korktuğu (cehennem azabı)ndan bana güvence ver. Çünkü sen, af ile dolusun; mağfiret için umulansın; bağışlama ile tanınmışsın; hacetimi senden başka kimseden dilemem; günahımı senden başka bağışlayacak olan yoktur. Her türlü eksiklik sıfatından münezzehsin sen. Senden başka kimse bana zarar veremez, senden başka kimseden korkmam. Hiç şüphesiz, sen takva ehlisin; mağfiret ehlisin. MUHAMMED ve âline salat eyle ve hacetimi gider, dileğimi kabul et; günahımı bağışla, korkumu güvene çevir. Hiç kuşku yok, sen her şeye kadirsin ve bunlar sana pek kolaydır.

Âmin, ya Rabbe’l-âlemin.

Aşka Aşık

Standard

Huda’nın sırrı var aşk ateşinde,Aşka aşığım ben Leyla’ya değil,
Canana giderim aşk güneşinde,Yolların hangisi mevlaya değil.

Bu gönül yar için kurbana gider,Manadan manaya seyrana değil,
Gönülden gönüle canana gider,Rağbetim dışarı dünyaya değil.

Aşkıyla sararıp solmaya geldim,Marifet nuruyla dolmaya geldim,
Fazilet yolunda olmaya geldim,Bir ekmek uğruna kavgaya değil.

Yücelir manaya bel bağlayanlar,Hakikat yolunda zek sağlayanlar,
Bedenle gönül ve göz eyleyenler,Şehvete dalmıştır sevdaya değil.

Süleyman Arif Emre

Günahlara Keffaret/AŞK

Standard

Her insanın dünyada iken çektiği en küçük sıkıntı dahi günahına keffaret olur.

Aşk acısı da insanın günahlarına keffaret olur.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.” (Hakim, Hatib)

“Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek, sabredenin günahlarını, ALLAHü teâlâ affedip Cennetine koyar.” (İbni Asakir)

Demek ki, dinimizde iffeti muhafaza etmek ve sevgisi sebebiyle günah işlememeye sabretmek, çok sevaptır. Çünkü genel olarak sevgi insanı kör ettiği için, insanın kendisini günah işlemekten alıkoyması zordur. Zor olan işleri başarmanın sevabı da büyük olur.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Ümmetimin üstün olan kimseleri, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir.” (Deylemi)

DÜNYALIK İÇİN İLMİ GİZLEMEK

Standard

 

yüce Allah buyuruyor :

Allahtan kulları içinde ancak alimler korkar..(fatır 28)

indirdiğimiz açık hükümleri ve doğru yolu biz insanlara kitapta beyan ettikten sonra gizleyenler yok mu?işte onlara allah lanet eder,bütün lanetçilerde onlara lanet eder..(bakara159)

Allahın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyipte bununla biraz para alanlar yokmu? ( bakara174)

vaktiyle Allah kendilerine kitap verilenlerden şöyle söz almıştı.celalim hakkı için kitabı mutlaka insanlara açıklayacaksınız,onu gizlemeyeceksiniz.onlarsa kitabı sırtlarının arkasına attılar..(ali imran 187)

Resulullah sav. buyuruyor:

Allah rızasının kazanılması için talep edilmesi gereken bir ilmi öğrenen kimse,sırf dünya menfaati için bu ilmi öğrenecek olursa kıyamet günü cennet kokusunu bulamayacaktır.. (1)

Ebu hureyre ra. nın rivayet ettiği cehenneme atılacak üç kişiden biriside kendisine şöyle denilecek olandır :

–sen ancak ilmi alim denilsin diye öğrendin ve denildi de..(2)

Cabir .ra. dan rivayet ediliyor:

İlmi alimlere üstünlük taslamak,sefih kimselerle mücadele etmek ve toplumları kazanmak için öğrenmeyiniz.kim bunu yaparsa cehennem onun içindir,cehennem onun içindir..(3)

her kimden herhangi bir konuda bilgi istenirde bilgisini gizlerse kıyamet gününde ağzına ateşten gem vurulur…(4)

İbni ömer .ra. rivayet ediyor :

kim ilmi gizlerse allah ona kıyamet gününde ateşten gem vurur..(5)

Resulullah.sav. şöyle dua etmiştir :

Allahım menfaati olmayan olmayan ilimden sana sığınırım..(6)

Resulullah sav. şöyle buyurmuştur :

kim ilmi Allahtan başkası için,yahut allahtan başkasını isteyerek öğrenirse cehennemdeki yerine hazırlansın.(7)

ibni mesudra. rivayet ediyor :

kim ilmi öğrenirde onunla amel etmezse kibrinden başka birşeyi artmaz..8

ebu ümame ra. rivayet ediyor :

kıyamet gününde ahlaksız alim getirilir ve cehenneme atılır.bağırsakları etrafında değirmen eşeğinin döndüğü gibi döner..”kendisine :
–bununla niçin karşılaştın?halbuki biz seninle doğru yolu bulduk,denilir. o da :
”size yasakladığım şeylerde ben size muhalefet ediyordum..der…(9)

helal bin Ala diyor ki :

ilim öğrenmek zordur..onu korumak ise daha da zordur..onunla amel etmek ise onu muhafaza etmekten daha zordur..ondan kurtulmak,selamete çıkmak ise daha da zordur..

(1)ebu davud,kitabul ilim,3664;ibn mace,mukaddime.252..
(2)müslim,kitabul-imare;tirmizi,kitabul-zühd,2387
(3)hakim,müstedrik,kitabul-ilim,1/86
(4)tirmizi,kitabul-ilim,2656
(5)tirmizi,kitabul-ilim,3658
(6)tirmizi,kitabud-deavat,3478;nesai,kitabul-istiaze,8/255
(7)hakim,müstedrek,kitabu-ilim,1/101
(8)tirmizi,kitabul-ilim,2657
(9)buhari,kitabu-bed’il-halk,3267;müslim,kitabüz-zühd,2989

İştiyâkım Sana, Ey RABBİM!

Standard

Mü’minlerin Allâh’a sevgi ve muhabbetleri pek şiddetlidir.” (el-Bakara, 165)

Meltemlerin ve rüzgârların yüzüme değer, serinletir beni… Sarar, ferahlatır… Öylesine özlüyorum ki Cemâlini, bu ferahlık bile, beni ağlatır.

RABBİM gerçek manada beni sen sevdin… Niceleri ise sever gibi göründü… Ama daima, kendilerini sevdiler… Çünkü âcizdiler, fâniydiler… Kendilerine bile yetemediler ki, bana yetseler…
Hepsi Sana borçluydu varlığını. Hepsinin bir canı vardı… Ve onlar, kendi canları yanmadıkça, anlayamadılar acıyı… Anlayanlar da zaten, kendilerince bir mânâ çıkardı…

Sen varsın hakkıyla bilen beni… Her şeyimle bilen, her şeyimle seven, bir tek Sen… Sevdiğini biliyorum, zira sevmemiş olsaydın, o kadar kendinle meşgul etmezdin beni. Sevmemiş olsaydın, aratmazdın böylesi… Sen sevmemiş olsaydın, sevebilir miydim ki Seni?

Sen canımın Cânânı… Sen’in sevginde vefâyı idrak ettim ben… O eşsiz vefâna, karşılık vermekten âciz oldum her zaman… Seni, Senin beni sevdiğin gibi sevmekten âcizim… Zira Sen yaratansın, ya ben? Ben, kul olmayı bile beceremeyen…

Yalnızca Sendeydi tatmin… Sadece Sende. Bir Sen yettin bana… Kimselerle yetinemedim…
Acı çekmeyi sever oldum Senin izninle. Dertlerin içinde gizlenmiş nice derman buldum…

Sevdirdiğince sevdim Seni… Buldurduğunca buldum… Bir Sen varsın Bâkî olan… Geride ne varsa fâni… Bütün varlıkların hepsi fâni… Kimi güzel, kimi çirkin, kimi vasat, ama işte her biri fâni… Dallardaki çiçekler, göklerdeki bulutlar, çöller, pınarlar hep fâni… Seraplar ve gölgeler fâni…

Çöllerde kalmayı sevdim Seninle… Yalnızdım, kalabalıklar içinde… Her şeyde Senin sanatını görmeyi sevdim ben… Herkeste Senden bir tecelli bulmayı sevdim… Yıldızlarda nûrunu, güneşte nârını, ateşte hârını bulmayı sevdim.

Hiçbir şeye muhtaç olmayışını sevdim ben. Azîz oluşunu, Kâdir-i mutlak oluşunu sevdim. Settâr oluşunu sevdim. Öylesine güzel bir sırdaştın ki Sen, kimselere bir sırrımı vermedin. Günahıma rağmen yücelttin beni. Şeref ikram ettin. Ekrem-ül ekremînsin…

Kulunu sevmeni sevdim. Ey RABBİM! Ben unuttum, unutmadın. Ben, adını anmadım, yine de bırakmadın. Yüceler yücesi aşkına karşılık vermek varken, Seni bırakıp başkalarına yandım… Yine de vazgeçmedin benden.

Sevdin beni, oysa, ben Sana kul bile olamadım. Nankörlük ettim. Yine de nimetlerini esirgemedin.

Şikayet eden, sızlanan, dert yanan hep ben oldum. Sen, sabrettin. Sen sevdin beni… Bense vefâsız bir sevgiliydim. Kıymetini bilemedim.

Şimdi, cemâlinin hasretiyle yanıyorum. Ve Senin muhabbetin fâni hazları benden yok etti. O kadar ki, güneşin kavurucu sıcağında da, serinleten rüzgarda da, Senin hasretin içindeyim.

Senin sadece sanatını seyretmek yetmiyor artık! Şahdamarımdan daha yakın olmanı sevdim. Ama bu bile yetmedi bana. Korkuyorum perdeler arkasında kalmaktan. Korkuyorum, başkalarına görünüp de beni mahrum koymandan. Cemâlin… Tüm derdim bu ey RABBİM!

Cemâlin tüm derdim bu ey RABBİM.

Dayanamam Mevlâm! Ne olur Sensiz bırakma beni! Biliyorum ki, ne yaparsam yapayım, cemâlini hak edecek bir sermaye biriktiremem.

Seni hak edecek gücüm yok benim. Seni hak edecek amelim yok. Hiçbir şeyim yok ey en Güzel! Ellerim bomboş. Üstelik günah kirleriyle lekeliyim. Bembeyaz gelemiyorum Sana…

Yarattığın gibi tertemiz değilim. Dünya kirletti beni, nefsim aldattı. Şeytana kandım. Müflisim. VALLAHi hiçbir şeyim yok!
Duyduğum iştiyakın sebebi, yine Sensin. Sensin her yanımda… Sensin varlığım… Zenginliğim Sensin… Tüm sefilliğime rağmen yine de Seni isteyişim, sırlarındandır.

Bilmiyorum, bilen Sensin. Ve eğer, murâdıma, maksûduma, matlûbuma, yani Sana, yani Senin Cemaline kavuşursam bir gün, bu da sadece Senin merhametin.

Sermayem yok Sevgili! Tüm sermayem, rahmetin… Lokmanın bile derman olamayacağı derdimin, dermanısın Sen!

Yârsın!

Cansın!

Şifâsın!

Lokmanda değil ey Yâr, Sendedir benim devâm!
Sana kavuşmadıkça, huzur da bana haram!
Sermayem rahmetin, ilâcım Cemâlindir,

vesselâm!

Neslihan Nur Türk

Amin.Amin.Amin

Allah(C.C) Yar…

Standard

Gerçek kul olmanın “La” ile başlaması,
aslında insanın inkârcı tabiatının nasıl da dogru bir tercihle
kapıları sonuna kadar açarak “kul” olma bilinciyle donatılacagını göstermektedir.

İnkâr etmek!
Bilinci her türlü olumsuzluktan soyutlamak!
O’ndan başka ilah yoktur, ancak O vardır diyebilmek!
Eşikten içeri bu bilinçle girildiginde gerçek kul olmanın
güzelligiyle donatılıyor insan. Aradan tüm vasıtaları kaldırarak
sadece O’na yönelmek!
Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz…

Kapı bir kere açılmaya görsün.
Dar kapıdan içeri girerken, birden çiçeklerle bezenmiş,
fıskiyelerle serinlemiş bir bahçede bulursunuz kendinizi.
Çünkü aracısız kullugun mükâfatı size bahşedilmiştir.
Gönlünüze sürur verecek daveti almış olarak kendinizi
ne kadar bahtiyar hissedersiniz degil mi? O’nun rahmeti
âlemi kuşatmıştır.
O’ndan ümit kesilmez.
Zira O el-Gaffâr’dır, el-Vehhâb’dır, er-Rezzâk’tır, el-Fettâh’tır,
El-Bâsıt’tır…

Gerçek anlamda ‘ Yâr’ demek,
insana bu güzelliklerin her daim bahşedilecegi rahmetin pınarlarını sonuna kadar açar.
Dünyaya ait ne kadar gam ve keder varsa
bu kelimeyle insanın kalbinden sıyrılır gider.
Âşıkların, velilerin, ariflerin, abidlerin, fazılların yol arkadaşı yapar. Güneşin kızgınlıgında dudakları kurumuş birinin suya olan hasreti gibi, onun dilini kalbin ritmine sokan kelimelerle hasret çeker.

Sevgiliyi özlemek!
Sevgiliyi anmak! Sevgilide yaşamak!
Sevgiliyi özleyen ne yapsın kulaga çarpıp yere düşen sevgi sözcüklerini. Sevgiliyi anan, ne yapsın gözlerinin önünde seremoni yapan kartondan âşıkları. Sevgiliyi özleyen, ne yapsın haz ve tatmin hayallerini. Cennetin anahtarı sendedir ey Sevgili.
Başka anahtarlara ne hacet! yâr.

Günümüzde insan kendi cehenneminin gönüllüsü olarak adımlar atıyor da farkında degil. Yalan, gıybet, kibir, haset, iftira, zulüm… gibi kebairi hiç çekinmeden diline ve kalbine yoldaş kılan ça daş insan! Kalbin karanlıgını yırtacak bir ışık arıyorsan Yâr de! Bu dünyanın hay huyları ne seni mutlu etmeye yeter, ne de senin intikamcı ruhunu tatmin eder.
Yalan söyleyerek kime savaş açtıgının farkında mısın?
Gıybet ederek diline hangi kanı bulaştırdıgını biliyor musun?
Kibir ile içinde nasıl bir cehennem taşıdıgını hiç düşündün mü?
Haset ederken nasıl bir karanlıgın içinde yüzdügünü hayal edebiliyor musun? İftira ederken eli kanlı katilden daha zalim oldugunu biliyor musun? Zulüm işleyerek arşı nasıl titretti inin farkında mısın?

Allah ( C.C) Yar de, kalbin huzur dolsun!
Gögün derinliklerindeki mavi gözlerini maveraya çevirsin.
Yıldızlar arkadaşın olsun!
Rahman’ın hoşnutlu unu kazanmış kulların dostluguna güven!
Bakışlarıyla insanı ürküten hoyratların dostlu una bel ba lama! Gözlerinde yaş, kalbinde hüzün, dilinde zikir ile acz ve fakrını bilen salikin yolunu mübarek bil! Aklını Rahman’ın eserlerini tebyin ve tenzih ile kalbini rıza, şükran ve Hayret ile dolduran ariflerin meclisini terk etme!

Kalbini ateşten tuglalarla ören sevgisizlik duvarını Allah ( C.C) yar kelimesiyle yık!
Bu öyle güçlü bir kelimedir ki, bir kez hakkıyla diyebilirsek kalbimizi korunaklı hale getirebiliriz.

Allah ( C.C) Yar…

(alıntı)

Yanmak ve Olmak

Standard

Yanmak ve olmak gönüller sultanı Mevlânâ”nın ilâhi aşka pervaz için öngördüğü iki önemli haslettir. Yanmada aşkın kavurucu harareti ve olgunlaştırıcı iksiri vardır. Mevlânâ bu yüzden eğitimini tamamlayıp medresede müderris ve camide vâiz olduğu dönemden sonraki hâlini: “Hamdım, piştim ve yandım” ifâdeleriyle anlatır.

Mevlânâ”ya göre bilgi yükü olan kitaplar sadece taşınmak için değildir. Mutlaka gönül dünyasında insanın her zerresini kuşatan bir aşk iksirine ihtiyaç vardır.

İnsan toprak, su, hava ve ateşten oluşan anâsır-ı erbaa kökenlidir. Toprak ve su tenin ve bedenin; hava ve ateş ise ruhun, gönlün ve aşkın mazharıdır. Maddi gıdalarla beslenen bedenler toprağa verilecek kurbandır. İnsanı insan yapan ise onun toprakta çürümeyen ilâhi menşeli varlığı, ruhu ve gönlüdür. İnsanda hava ve ateşi körükleyen aşktır.

Aşk, yaşanılarak öğrenilen ve anlaşılan bir duygu olduğu için kendisinden aşkı soranlara Mevlânâ: “Ben ol da bil” karşılığını vermiştir. Yine o: “Âşık benim gibi olmalı, durmadan yanmalı, yakılmalıdır” der ve o bu halinden memnundur. Onun için yanmaktan başka çare kalmamış, yanmadığı zaman kendinin ham olacağını düşünmüştür. Aşk ötelerden gelen bir misafirdir onda. O aşk ile mutludur ve gönlünü “hazret-i aşk”ın şerefine kurban etmeye hazırdır. O aşk ateşiyle yanmış, baştan başa duman hale gelmiş, göklere yükselecek ve ötelere gidecek kemâle ermiştir. Nasıl kupkuru öd ağacı ile kuru dikenin farkı yandıklarında ortaya çıkıyorsa âşık da mum gibi yanmadan ve çevreye güzel kokular salmadan değerini anlatamaz.

Aşk gamı ateşlidir. İnsanı ağaç gibi kurutur. Nasıl kuruyunca ağacın ateşte yanmaktan kurtuluşu yoksa, aşka tutulan gönlün de yanıp kavrulmaktan kurtuluşu yoktur. Mevlânâ Allah”ın kendine verdiği aşk derdinden mutludur. Şöyle der o Dîvân“ında: “Allahım! Kader gereği bana verdiğin ıstıraplardan kaçmam, şikayet etmem, seni seviyorum. Çünkü senin aşk ateşinle yanmayan gönül soğuktur, hamdır. Can senin yüzünden yandı, yakıldı, mum senden nur aldı, senden yanmayan hamdır. Toplumu aydınlatan mum yanmaktan korkmaz. Çünkü o yanarak toplumu aydınlattığını bilir.”

Mevlânâ aşkı yaşamayanlardan, yaşamadığı için de anlamayanlardan dertlidir. Kendisi aşksız yapamaz. Ne yazık ki aşkı anlatamaz da. Der ki: “Sensiz düşünemiyorum, sensiz yapamıyorum; başkası ile de yaşama imkânım yok. Aşka dair ne söylesem içi yanmayanlar, âşık olmayanlar anlamazlar ki…” Ona göre ham kişiyi pişirecek, olgunlaştıracak, iki yüzlülükten kurtaracak sadece aşktır. Aşk ayrılık ve firak ateşiyle kavrulan bir gönlü vuslat arayışına koşturur. Böyle bir âşık ayrılık ateşiyle pişer, yanar ve dost evinin etrafında dolaşmaya, Sevgili”nin cemalini görmek için yanık iniltilerle ona dil dökmeye başlar. Ağzından onu incitecek bir söz ve ona yakışmayacak bir davranış sâdır olmasın diye edep gözeterek kapısında durur. Benlikten geçerek “ben” olmaktan kurtularak O”na yönelir.

Kanatlarını ateşin hararetinde kurban vermiş pervane gibi aşk ateşinin ne olduğunu tecrübe etmeyenler aşkı tanıyamazlar. İnsan manevi bir mertebeye erişmek istiyorsa ateşe dalmalı, ateş içinde olmalı yani aşk ile yanmalıdır. Mevlânâ”ya göre pişen bozulmaktan kurtulur. İnsanın Hakk yolunda aşkla pişip olgunlaşması ahlâkî fesadın ortadan kalkmasının en kestirme yollarından biridir. İnsan rûhu, Yûnus Peygamberin balığın karnındaki hâli gibi türlü sıkıntılar içinde pişip kavrulunca Allah”ı tesbîh etmekten başka kurtuluş olmadığını anlar. Aslında aşk ateşi hal lisanıyla der ki: Ey akılsız ahmaklar! Ben sizin sandığınız bir ateş değilim. Aksine tatlı suları meşhûr ve makbûl olan bir pınarım, bir kaynağım. Nasıl İbrâhim”i ateş yakmadıysa ve onun dost (Halîl) olduğunu bildiyse aşk ateşi de âşıka zarar vermez. Nitekim mîraçta Hazreti Peygamberin Cibril ile yolculuğu sırasında Sidre-i müntehâ”dan ileriye geçme arzusunu anlatan Süleyman Çelebi şöyle demektedir:

Çün ezelden bana aşk oldu delîl,

Yanar isem ben yanarım ey halîl!

Aşka tutkun pervane: “Keşke yüz binlerce kanadım olsaydı da ateşe kurban verseydim” diye düşünür. Aşk sırrını anlamayanlar gözlerinin, gönüllerinin körlüğüne rağmen keşke aşk ateşinde yanıp kavrulsalardı. Bu yanıştaki mutluluğu göremeyen, ilâhî ateşte yanmanın zevkine varamayan kimsenin gönlü aşk ocağı olamaz. Aşk bir ateştir, gönül ocağı. Aşk ateşi bizi hakikatten alıkoyan arzuları, maddî unsurları yakar, gönlünde aşk ateşi olmayan ölü gibidir. Fasîh Dede der ki:

Bir sînede kim nâr-ı muhabbet eseri yok

Zulmettedir ol nûr-i Hudâ”dan haberi yok.

Pişmek, yanmak ve aşk ateşiyle kavrulmak da bir kabiliyet ve istîdad işidir. Mevlânâ bunu şöyle ifade eder: “Tencere ateş dumanıyla kapkara olduğu halde, içindeki et kartlığı yüzünden çiğ kalmış. Ey âşık, sen aşk ateşi ile iyice kaynamışsın amma, mayandaki hamlık sebebi ile hala pişmemişsin. Kendine çeki düzen ver! Tembelliği üstünden at! Ekmeğini gözyaşınla yoğur, gönül ateşiyle pişir.”

Mevlânâ insan rûhunun elest bezminde: “Elestü bi-rabbikum/Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Belâ/Evet” cevabı vererek belâ çekmeye talib olduğunu söylemektedir. Bu yüzden olgunlaşmanın yolu belâlara, ibtilâlara katlanmaktır. Mevlânâ der ki: “Ey can! Sevgili”nin belâsından kaçma! Belâlara uğramaz ve ıstırap çekmezsen pişmezsin, ham kalırsın.”

Mevlânâ aşk ateşiyle kavrulmaktan belâ ile yanıp pişmekten mutludur. Tekrar tekrar aşk sevdasıyla kavrulmak ve savrulmak ona ayrı bir haz vermektedir. Çünkü onun gözünde sevgiliden gelen her şey makbul ve değerlidir. Allah”dan gelen aşk ateşinin kendisini O”na döndüreceğine inanır. Mevlânâ bu hissiyatını şöyle anlatır: “Bana öyle bir aşk geldi ki, benim aşkımla bütün aşklar aşk oldu, sevda oldu. Ben yandım kül oldum. Hatta külüm de yok oldu. Fakat Sevgilim! Senin aşk ateşinde tekrar yanmak arzusuyla külüm yeniden canlandı, sûretler bağladı. İşte bu böylece binlerce defa tekrarlandı durdu.”

Mevlânâ”nın gözünde aşkın son durağı şeb-i arûs dediği vuslat iklimi olan ölümdür. Çünkü Allah Teâlâ buyurur: İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn / Biz Allah”a âidiz ve O”na döneceğiz.1

alıntı