Monthly Archives: Mart 2009

Bir Aşk Hikayesi

Standard

Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…

Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın…

Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet…

Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.

Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.

Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum…

Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…

 İskender Pala

Aşk yoluna düşen Aşk erlerinin Aşkları daim olsun Vuslata ermek dileğiyle ….

Reklamlar

Bir Kalpten… Bir Kalbimizden… Bir Kalplerden…

Standard

Mevzû kalp ise eğer; kalpten gelir kelimeler, kalpten söylenir söylenesi bütün kalbî sözler…
Kalp kalbe karşıdır derler.
Kalpten kalbe yollar vardır derler.
Kalp sevmekten yorulmaz derler.
Kalbin sularında yolculuklara çıkarlar.
Kalpten gelen ne varsa kalbe hitâbendir ve kalplerden kalplere akıp giden kalbî esintilerdir…
Kalp dendiğinde ilk olarak sadırlarımızda her daim hareketini hissettiğimiz, atıp duran hayatî uzvumuzu hatırlarız.

 

Hayatîdir; çünkü hayatta olduğumuzu ilân eden tek organımızdır. O durduğunda hayat da durur. Bu bakımdan Rabbimiz’in “Hayy” ismine ayinedir.


Alenen hareket ettiğine de şahit olduğumuz tek organımızdır kalp. Hayat devam ettiği sürece durmayan, uyumayan ve hiç susmayandır. Tıpkı; hiç durmayan, uyumayan ve susmayan bütün kusurlardan münezzeh olan Halik’ımız gibi, O’ndan küçük bir cüz, minicik bir numûne gibi…
Çıkardığı ritmik sesler itibariyle de hep bir sesleniş, anış ve zikir halindedir.


Orası vücudumuzun merkezi hükmündedir. Her nefes alışımızda temiz kan pompalar kalp, her bir yanımızı sarmalayan damarlarımıza. Temizleme ve temizlenme yeridir, kâinatın merkezi olan Kâbe ile bir tutulur kalbimiz. Yani temizlik ve temizlenme yeri olduğu kadar kutsaldır da. Bu da yine “Kuddüs” isminin bir ayinesi olsa gerektir ki görüldüğü üzere kalpten zuhur edenler hep O’nu göstermektedir…

Zâhirin ötesindeki sevgi ve sevme makâmı diye bildiğimiz kalp ise ayrı bir derinlik ve mâneviyat içerir ki, onunla ilgili sayfalar ve kitaplar vardır, anlatımı hâlâ bitirilememiş…
Kalbin bir özelliği de vahye muhatap oluşudur. Yaratıcı’dan gelen vahiy ve ilhamların nüzul ettiği mekândır…


Sevgiler, sevdalar, merhametler, acılar, sızılar ve aşk orada yaşanır. Orası hisler, duyuşlar, kanatlanıp uçuşlar, yokluklarda kayboluşlar, hüzünlerle bulutlanışlar, sevinçlerle çiçeklenişlerin yaşandığı zaman ötesi bir mekândır. Elbette en önemlisi Yüce Kudret’in “Mü’min” isinin tecelli ettiği îmânımızın kutsal evidir.


Diyor ya bir Hak aşığı:
“Gitse dünya, gitse ukba yok keder /

Kalp giderse cevheri îman gider”

Bir maneviyat medresesi olan bu güzel kalbimizi, diğer maddi kalbimizden ayırmak için farklı isimlerle de anılır. Yürek denir, gönül denir ve ne de güzel denir. Bu ifadelerde ayrı bir derinlik gizlidir. Gizlerin olduğu yerdir zaten kalbimiz. Öyle ki çoğu zaman biz bile bilmeyiz orada olup bitenleri. İnsanın iradesiyle müdahale edemediği yeridir yüreği. Orası bir sevgi ve hisler âlemi ise, elbette her âlem gibi oranın da sahibidir Âlemlerin Rabbi. Onun Esmâ-ül Hüsnası’nın bir Hüsnasıdır ki tecelli eden, kendisi bize Vedûd diye bildirmiştir o güzel ismini.


El-Vedûd’un tasarrufundadır kalbimiz. Onu dilediği gibi evirip çeviren Mukallibel Gulûb’dur. Kalbin bir manâsı da çevirme ve değiştirme merkezi anlamını taşır ki, bizler de çok şahit olmuşuzdur onun o değişken hallerine…


Her ne kadar tasarruf kalbin Malik’inde olsa da cüzî irademize düşen iki vazife vardır: Birincisi kalbimizin gıdasını, yani zikiri ve ikinci olarak da temizliğini, yani tevbeyi ihmal etmediğimiz müddetçe oradan haseneler, hayırlar ve hoşsadâlar zuhûr eder dünyamıza…

 

Yüreğimize gelen her şeyi O’ndan bilir, O’ndan kabul eder ve O’na emanet etmek üzere en güzel konukluğa mekân ederiz konukları. O vakit derki gönül:
“Hoştur bana senden gelen / Lütfun da hoş, kahrında hoş”…

Bizler kalbimizi en çok sevgiyle bilir, tanırız. Ancak sevgiyi de kalbimizle bilip tanıyabiliyor muyuz?
Asıl sevgi özden sevgidir. Kalpte, yürekte, gönülde olan sevgidir. Aşk’a giden yoldaki küçük egzersizlerdir sevgiler. Sevdaların birer numûnesidir. Gerçek sevgi unutulan, bir gün nefrete dönüşen sevgi değildir. Kalp unutmaz, çünkü orda unutmayan vardır…


Kalbin tasarrufu sahibindedir demiştik. Öyle ya! Kimi seveceğimizi seçebiliyor muyuz?

Sevilecek olan vakti zamanı geldiğinde gelir düşer yüreğe.

Dağlarda eriyen kar suları gibi latif ama çaresiz bir süzülüşle süzülür ağırlanacağı misafirhaneye doğru. Yürek toprağında yeşerecek tohumlara can suyu olur. Filizlenip boy verdiğinde içinde bir parçan olur artık, seninle birlikte sonsuzluk yolcusudur. Sevilen gitmiş olsa da sevgisi yüreğinde, yüreğin var oldukça seninledir.

 

Sevmek için onun kaşı gözü aranmaz, sevmek için boyunu posunu görmek gerekmez, ellerini tutmadan da sıcaklığını hissedersin sevdiğinin. Kalbinin derinliklerinde ince bir frekans dokunuşuyla hayat sürer gerçek sevgi. Özlemler olur, hasretler olur, kimi zaman sitemler sarar filizlenen dalları…

 

Ne de olsa fani bir vücudun yoldaşıdır kalp, onun nazları ve sızlanmaları sevgiyi de kuşatır çoğu zaman. Ancak selim olan kalptir ki silkinmesini ve ayağa kalkmasını bilir sahibini tanıyor ve O’na dayanıyorsa…

Bir sevgi daha vardır, coşturan, koşturan, acıtan ve yaralayan. Nihayetinde unutulan ya da “aslında hiç sevmemiştim” diye hatırlanan. Demiştik ya kalbin yol arkadaşıdır fani beden. Çatışsalar da çoğu zaman birbirlerine uyum sağlamaktan başka çıkar yolları yoktur. Bu bakımdandır ki kimi zaman kalbin dediği olur, kimi zaman nefsin. Kalpten farklı olarak nefsin bir de sevilme hassesi vardır. Bu onun benlik olma istidadının bir gayreti ve arzusudur. Sevilmek ister, çünkü sevildiğinde “var” olduğunu hisseder.


Hüsrana çıkan sevgiler nefsin sevdikleridir. Onun sevmeleri geçici şeyleredir kendisi gibi. Gördüğünü sever; göremediğinde hasrete düşer ve zamanla unutur sevdiği yüzü… Duyduğunu sever; konuşamadığında hüsrana düşer ve hatırlayamaz olur sevdiğinin sesini… Dokunabildiğini sever; ellerini kaybettiğinde de acı çeker…

 

Bu sevgilerden geriye kalbe düşen hüzün ve acı damlacıklarıdır…
İnsan sonsuzluğa ayarlı yaratılmıştır, bu bakımdan bitenleri, yitenleri ve gidenleri hiç algılayamaz…
Bütün bu sevgi analizleri biraz olsun kalbimizi ve nefsimizi anlayabilmemize vesile olabildiyse, şimdi sevgilerimiz ve sevdiklerimiz adına daha sağlıklı düşünebilme ve müşahede edebilme kapısını aralama zamanıdır…

Görmeden, duymadan ve bilmeden sevebildiklerimizdir kalbî iletişim içinde olduklarımız. Ya da artık göremediğimiz ve artık duyamadığımız halde bir vesile ile bu kalbî iletişimi devam ettirebildiğimiz sevgilerdir bizimle sonsuzluğa uzanacak olanlar…


Devamında gelecek olan sevdalar ve en nihayetindeki “aşk” bu sağlıklı kalp ritimleriyle oluşacaktır.

Öyle ki; kalbindeki “dost”un, ateşi serin ve selametli hale çeviren “Halil”i olabilmektir kalbin maksadı…

Öyle ki; Yûsuf kuyudadır. Ama bir yerlerde var olduğunu bilmek yeterlidir sevmek için, uğruna gözlerini feda eden Yakûb olabilmektir sevgi…

Yûsuf zindandadır, ama zindanları medreseye çeviren sarsılmaz îmanıdır sevilen ve sevdirilen…

Yûsuf kalbin Mısır’ına sultan olur bir gün, onun tahtı, tâcı değil, idaresi altında olmak yeterlidir sevmek için…

Yûsuf’u yüreğiyle sevebilenler onun güzelliğinden nasiplenebildi, nefis gözleriyle bakanların ise ellerine yazık oldu…

Yûsuf en sonunda aşkıyla yananları Hak aşkına götüren bir sevgili oldu, Züleyha’nın kalbini özüne döndüren bir gönül eri ve aşka teslimiyetiyle varan kalbin emanetçisi olarak, sevilmeye ve anılmaya devam eden güzelliğiyle bilinir oldu…

Ve kalpleri nurlandıran “Nur”, tüm sevgileri O’nun kalbinde cem ettirdiği En Sevgili’yi, biz kalp tekkesinin garip dilencilerine en muhteşem bir mürşîd eyleyerek, kendi sevgisini tüm hücrelerimizde ve ruhumuzun görünmeyen zerreciklerinde hissettirme lütfuna mazhar eyledi…

Son olarak şu duayı eklemek gereklidir yüreknâmemizin kırık dökük defterine…

Sevgi ve aşk mekânımıza en çok yakışan ve her şeyin sahibi olan Sübhan! Senin mülkünde, senin tüm Esma’n ile tecelli ettiğin kutsal mekânında her daim seninle ve senin sevdiklerinle hemhal eyle bizleri…

 

Senden gayrı olan her ne var ise onlardan senin bitip tükenmeyen sevgi ve merhametine sığınırız, sığınılacak senden gayrı hiçbir yer bulunmayan Sultan!

 

Selâm ve Duâ ile…

Kul ile Ask….

Standard

1097739258

Kanunî dönemi yeniçeri şairlerinden samimî gönüllü Aşkî’nin bir beyti hatırımdadır. Der ki:
 
Âzâd iken esîr idik Allah’a çok şükür
Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız
Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan…
 
Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak…
Fuzulî’nin “Fakîr-i pâdişeh-âsâ gedâ-yı muhteşemem (padişahçasına bir yoksul; muhteşem bir dilenciyim)” ifadesi ile hemen hemen aynı muhtevada bir söyleyiş…
Hayatı zıt boyutta ve tersinden yaşamak gibi bir şey. Peki bu mümkün müdür?
 
Sevgilinin kimliğine bağlı olarak, evet!.. Sevgili Allah olunca elbette!…
Nasıl mı?!.. İzaha çalışalım:
 
Aşk, evvela Allah’tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah’ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah’ı tanımak ancak aşk ile mümkündür.
 
Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah’ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah’a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin “hür insan, mal mülk sahibi olan kişi)” anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa “köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan” anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah’a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle “Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan” söz edilebilir.
 
Nitekim Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde “abd (kul)” kelimesi “Allah’a iman eden, O’nun sevdiği kişi” anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.
 
Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme vb.) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili’nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır.
 
Nitekim sufiler “abd”in “âbid (ibadet eden)”; “ubûdiyet”in de “ibadet”ten üstün olduğunu söylerler. Hz. Peygamber de “abd” olmasını, “rasul” olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de “abd” vasfı, “rasul” vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur.
 
Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar. Tasavvufta “âbid”in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade “abd”in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur.
 
Hani koca Yunus’un,
“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni” demesi gibi.
 
Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çoook dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. İşte tam bu noktada kul, Divan şiirindeki âşık kimliğiyle aynîleşir. Orada da âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez. Aslında bu anlayış tasavvufun derinliğinden divan şiirine bir medeniyet birikimi olarak yansımış ve şairlerin dilinde peleseng olmuş metaforlardan biridir.
 
Hakikatte sultan ile kul arasındaki ilişki, sevgili ile âşık arasında da vardır ve sevgiliye kul olmaya hazır binlerce âşık bulunabilir. Bunlardan her biri yekdiğerine göre rakip konumunda olup sevgiliye ulaşma yolunda mücadele edip dururlar. Tıpkı sultana yakın olmak için kulların birbirleriyle mücadele ve rekabetleri gibi. Bu durumda hakiki Sevgili ve hakiki sultana ulaşmak da aynı vetireden geçmekle mümkündür. Yani Rab ile abd arasındaki ezelî yakınlık veya mesafe burada da aşılmak üzere kulu gayrete yönlendirir. Çünkü ubudiyet ile rububiyyet birbirinin karşıtı olarak ezelden bu yana geldiği gibi sonsuza kadar da devam edecektir.
 
Yani insan ezelden beri kuldur ve ebede kadar da kul kalacaktır. İlla ki gayret ve çalışma ile kemale erebilir, irtifa kazanabilir. Bunun için aşk meş’alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır.
 
Tıpkı Allah’a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda “fenâ (Sevgili’de yok olma)” makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbitlik ise en kötüsüdür.
 
Galiba Hamdullah Hamdi bu yüzden, “Ey kullarına lutf u kerem edici Kerîm / Göster bu abd-ı kemterîne râh-ı müstakîm (Ey kullarına bağışları bol olan Allah, bu kuluna da doğru yolu bağışla!)” şeklinde yakarıyor.
 
Aşkî ise “Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız!” dediğine göre, işi kavramış.
 
Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!..
  
[BERCESTE]
Gevherî der yaylaların yaylasam
Arzıhal eylesem hâlim söylesem
Abd-i memlûk olup hizmet eylesem
Kula sultan olur musun ne dersin
Gevherî
 
İskender PALA 
 
Selâm ve Duâ ile…

Yagmur’un Duâsı

Standard

Karanlık bir mekândayım. Karşımda kısa saçları, iri siyah gözleriyle bana bakan on dokuz yirmi yaşlarında incecik bir genç kız. Simasında çözemediğim karmaşık bir ifade, benzi sapsarı…

Bu kızı bir yerden hatırlıyorum; ama nereden hatırladığımı çıkaramıyorum. Genç kız sanki kendinde benden bir parça taşıyor gibi… Ruhu ruhuma o kadar yakın. Çaresiz bakışlarla gözlerime bakıyor. Titreyerek; “Beni kurtarın, yalvarırım bana yardım edin.” diyor. Bana uzanan ellerini tutmak için ellerimi uzatıyorum; ama tutamıyorum.

Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu. Genç kızın gözlerindeki mânâ sanki hâlâ gözbebeklerimdeydi. Kimdi bu kız? Kulaklarımda, “Beni kurtarın, yalvarırım bana yardım edin.” cümlesi yankılanıyordu. Rüyada çıkartamadığım sesin sahibini kendime geldiğimde hatırladım. Bu ses, eski talebelerimden Yağmur’a aitti. Yağmur dört yıl önce okuldan mezun olup, yurtdışına ailesinin yanına gitmişti. “Hayırdır inşallah!” diyerek, ellerimi açtım, Yağmur’a dua ettim.

Aradan iki ay gibi bir zaman geçti. İstanbul’da kış bitmek üzereydi; ama dışarıda tipiden göz gözü görmüyordu. Çok yorgundum. Birden kendimi sisli ve karanlık bir atmosfer içinde buldum. Önümde dört-beş metre uzunluğunda kocaman bir mezar, içinde ise boyu bütün mezarı kaplayan kapkara bir erkek cesedi vardı. Korkudan, olduğum yere mıhlanmıştım. Mezarın içinden alevler yükselmeye, aynı anda gençler mezarın içine atlamaya başladı. Ardı arkası kesilmiyordu atlayanların. Güle oynaya mezarın bulunduğu yere geliyor, koşarak, kahkahalar atarak mezara atlıyorlardı. Çıldıracak gibiydim. Gençleri engellemeye çalışıyordum. Kiminin yakasından, kiminin sırtından yakalayarak, “Çocuklar ne yapıyorsunuz, burası cehennem çukuru, kendinizi mahvediyorsunuz!” diye çığlık çığlık bağırıyordum. Hiçbiri beni anlamıyor, hepsi mezara atlamaya devam ediyordu. Bir müddet sonra gençlerin benim dilimi anlamadığını ve yabancı dil konuştuklarını fark ettim. “Bir çare bulmalıyım, bu çocuklara yardım etmeliyim.” diyerek -teşbihte hata olmasın- Hz. İsmail’in (as) annesi gibi su bulmak için sağa sola koşturuyordum. Mezarın beş-on metre ilerisinde Yağmur’u gördüm. Donuk bir ifadeyle alevlerin ortasındaki mezara bakıyordu. Bir ilham eseri olarak, Yağmur’un aklından geçenleri okudum. Kendini mezara atmak istiyordu. Koşarak yanına yaklaştım, iki elimle yakasından tuttum ve bağırmaya başladım: “Haaayıııır! Sen kendini buraya atamazsın, biz sana buraya atlamaman gerektiğini öğretmedik mi? Haaaayııııır!! Bak bu gençler benim dilimi anlamıyor. Sen bunların dillerini biliyorsan, yalvarırım onlara buranın cehennem çukuru olduğunu açıkla. Yoksa bilmeden güle güle cehenneme gidiyorlar.” Yağmur ifadesiz gözlerle öylece yüzüme baktı. “Biraz üzerinde hakkım varsa bu çocuklara yardım et ne olur!” dedim. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ellerimi bıraktı gençlere yaklaştı, yabancı dille onlara bir şeyler söylemeye başladı. Onu dinleyen gençler mezara atlamaktan vazgeçtiler. Bir anda mezarın içindeki alevler söndü ve mezar çiçekli bir bahçeye dönüştü. Sevinç gözyaşları dökmeye başladım.

Aradan altı ay kadar bir zaman geçmişti. Türk gençlerine konferansların verileceği bir seminer programı için yurt dışına çıktım. Akşamları, gündüz ele alınan konular hakkında gençlerin sorularını cevaplandırıyorduk.

Seminerlerin bitmesine dört gün kalmıştı. Bir öğle yemeği sonrası, kalabalıktan uzakta tenha bir köşede çayımı yudumluyordum. Yanıma temiz yüzlü, güler yüzlü bir genç kız yaklaştı. Yarım yamalak Türkçesiyle; “Affedersiniz, sakıncası yoksa yanınıza oturabilir miyim?” dedi. Sakıncası olmadığını belirttim. “Adım Şeydâ. Ben, aslında sizi daha önceden tanıyorum.” dedi. Tebessüm ederek; “Arkadaşım Yağmur bana sizi çok anlattı. Seminer programında isminizi görünce çok mutlu oldum. Konuşmanızı beğenerek dinledim. Keşke Yağmur da burada olsaydı.” diye devam etti. Yağmur ismini duyunca duygularım allak bullak olmuştu. Elimdeki bardağı masaya zor bıraktım. Gördüğüm rüyalar gözümün önünden geçti. Şeydâ’dan Yağmur’un telefon numarasını aldım. Biraz sohbet ettikten sonra, koşar adımlarla kaldığım odaya çıktım, titreyerek telefon numarasını çevirmeye başladım. “Alo!” Yağmur’un sesini duyunca heyecanlandım. “Yağmur’la mı görüşüyorum?” Şaşırmış bir ses tonuyla; “Evet. Ben Yağmur, siz kimsiniz?” dedi. İsmimi söyledim. “Hocam, siz, siz!” Ses kesilmişti. Ağlıyordu… Bir müddet bekledikten sonra ürkek bir ses tonuyla “Buralarda mısınız, hangi şehirdesiniz, daha ne kadar kalacaksınız?” dedi. Bir-iki dakika konuştuk.

Ertesi gece geç bir vakitte odamın kapısına vuruldu. Kapıyı açtığımda gözlerime inanamadım; karşımda Yağmur duruyordu. Birbirimize sarıldık ve uzun müddet hıçkırıklarımız birbirine karıştı. Aradan geçen yıllar onu ne kadar değiştirmişti; yüzü, gözleri, saçları… Bu, dört yıl önceki çocuk muydu? Zayıflamış, kılığı kıyafeti tamamen değişmiş, sanki bambaşka bir dünyanın insanı olup çıkmıştı. Ayağında dar bir kot pantolon, üzerinde dağınık görüntülü bir ceket vardı. Saçları erkek saçından daha kısa kesilmişti. Üstündeki sigara kokusu, odanın tamamını kaplamış, sanki onun gelmesiyle odaya alaca bir karanlık çökmüştü.

Önce konuşmakta zorlandı. Sonra alıştı, sabaha kadar ben sordum, o anlattı. O anlattıkça, ben gördüğüm rüyaları hatırlıyor, Allah’ın varlığını bir defa daha iliklerime kadar hissediyordum. Yağmur’un başına neler gelmişti neler… Altı ay önce kâbuslarımın başkahramanı olan Yağmur şimdi karşımdaydı. İlâhî İrade beni Türkiye’den almış ve bu çocuk için binlerce kilometre uzaktaki bu ülkeye getirmişti. Karşımda konuşan genç kıza baktım; o hem ağlıyor hem anlatıyordu: “Hocam ben çok kötü insanlarla karşılaştım. Nasıl oldu bilmiyorum, her şey iradem dışında oldu. Önce sigaraya başladım, sonra başka kötü alışkanlıklarım da oldu. Geceleri yalnız kaldığımda, Türkiye’deki okulumu, arkadaşlarımı, sizleri, sizlerin bize ahlâk ve edeple ilgili anlattıklarınızı hatırlıyordum. Kendimden tiksiniyordum. Dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Gözlerimi kapatıyordum. Allah’ı (cc), Âhiret’i, okulda öğrendiğim güzellikleri ve sizi düşünüyordum. ‘Ya Rabbi, benim sana dua edecek yüzüm yok. Ne olur hâlimden hocalarımı haberdâr et. Bana dua etsinler. Onların duasını Sen kabul edersin. Beni bu karanlıktan kurtar. Bana güç ver, bana yardım et!’ diye dua ediyordum. Canım hocam Allah dualarımı kabul etti. Siz şimdi karşımdasınız, ne olur beni bırakmayın, yalvarırım bana yardım edin…” dediğinde sabah namazı vakti girmişti. İkimiz de çok yorulmuştuk.

Ertesi gün eşimi arayıp, yurtdışı programımın bir müddet daha uzadığını söyledim. Takip eden bir ay içinde hem kursa gittim, hem de Yağmur’la birlikte yorucu günler yaşadım. Yağmur öyle ağır bir imtihandan geçiyordu ki, zaman zaman kaybedeceğini düşünüp, çaresiz kalıyordum. Bulunduğu çevreden uzaklaşıp yeni bir çevreye girmesi hiç kolay olmadı. Onun çaresizliğini izlerken, bir yandan da alışkanlıkların insanı nasıl esir ettiğine şâhit olup, Allah’a ‘alışkanlıklarımızın esiri olmamamız’ için dua ediyordum. İnsan olmayı idrak etmek, aklın sınırlarının çok ötesindeydi. İnsan olmak, insan olmanın emanetini taşımak ne kadar ağırdı!

Bir akşam Yağmur yanımda kitap okuyordu. Bana dönüp “Bakar mısınız, bu âyet benim ve benim gibiler için inmiş sanki.” dedi. Bahsettiği; “Her şey helâk olup gidicidir. O’na bakan yüzü müstesnâ. Hüküm O’na aittir; siz de O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88) âyetiydi. Kitabı okumaya devam etti: “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî cümlesi bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi mâsivâdan tecrit ediyor, kesiyor.” Tebessüm ederek; “Biliyor musunuz hocam, bu cümle bana çok derinden tesir etti. Mâsivâ; Allah’tan başka her şey mânâsına geliyormuş. Bâkî de Allah’ın, ebedî ve sonsuz mânâsına gelen isimlerindenmiş. Ben de Allah’a yakınlaşmak, kalbimi beni O’ndan uzaklaştıran her şeyden arındırmak için mânevî bir ameliyat yaşıyorum. Kalbimde Allah’tan başka bir şey kalmasın diye savaşıyorum. Bu ameliyat çok ağır hocam, canım çok acıyor. Fakat ümitsiz değilim. Rabb’imden ne kadar utansam da, O’ndan ne kadar uzak olsam da, bana tekrar sonsuz rahmetini arzu etme duygusunu yaşattığı için bahtiyarım. Kendimden nefret ediyordum. İçimden bir ses kulağıma sürekli olumsuz cümleler fısıldıyordu. ‘Senden hiç bir şey olmaz, hangi yüzle dua ediyorsun?’ diyordu. Şimdi öyle değil. Daha farklı duygular içindeyim. Yine kendime güvenmiyorum; ama O’ndan utanıp, O’na sığınmaktan mânevî bir haz duyuyorum. O’ndan uzak karanlık günlerime dönmekten çok korkuyorum. Beni buralara kadar getiren gücün, günahkâr ellerimden tutacağını, beni yarı yolda bırakmayacağını hissediyorum. Sonra Allah Resûlü’nün (sas), ‘Benim şefaatim ümmetimin günah-ı kebâir (büyük günah) işleyen kısmınadır.’ hadîsiyle içime huzur doluyor. Önceleri sizden ayrılınca ne yapacağımı, bu mânevî mücadeleye nasıl devam edeceğimi bilmiyordum. Sanki siz gidince benim için her şey bitecek gibiydi. Şimdi öyle düşünmüyorum. Tanıştığım arkadaşlarımdan ayrı ayrı güzellikler görüyor, öğreniyorum. Onlarla birlikte olmak bana bütün kötülükleri unutturuyor. Sonra kitaplar… Kitaplar beni bambaşka âlemlerde dolaştırıyor.”

Elindeki kitabı kapattı. Yutkundu; “Evet Hocam! Allah sizi görevlendirdi ve siz gelip beni buldunuz. Yarın buralardan giderken gözünüz arkada kalmasın. Bundan sonra inşallah bu temiz dünyada ölünceye kadar yaşamaya devam edeceğim. Yağmurlar kaybolmasın diye elimden geleni yapacağım… Hakkınızı helâl edin hocam. Ne olur beni dualarınızda unutmayın!” “Helal olsun Yağmur! Artık ölsem de gam yemem.” dedim; ağladım, ağladım, ağladım…

Ertesi gün beni havaalanında uğurlarken, Yağmur’un siyah gözlerine son defa baktım. Yorgun ama kendinden emin bir ifadeyle; “Korkmayın hocam!” dedi. “Dua edin! Dua edin ki arkama bakmadan yoluma devam edeyim!” Ağlamaya başladı… Titreyen ellerini tuttum, sadece; “Allah’a emanetsin. Seni Güçsüzlerin Sahibi’ne, Kendine Yönelenleri Geri Çevirmeyen’e emanet ediyorum. Bâkî Olan’a, Ebedî Olan’a.” diyebildim.

Uçakta tuhaf bir ruh hâliyle, son bir-iki ayda yaşadıklarımı düşündüm. Yağmur, bizim irademizin üstündeki Mutlak ve Küllî İrade Sahibi Rabb’imizin büyüklüğünü açıkça görmeme, insan olarak da, bizim ne kadar zayıf, ne kadar aciz olduğumuzu hatırlamama vesile oldu.

 

 

 

 

Güzel Geçinmek…

Standard

Müslümanların haklarına riayet etmek ve onlarla iyi, güzel geçinmek dinin erkanından bir RÜKÜNDÜR.

Çünkü:

Dinin manası;Allah (c.c.) a sefer etmek değildir.- Yolculuğun rükünlerinden biride, yolculukta konaklanan yerlerde diğer yolcularla güzel sohbette bulunmak, onlarla iyi geçinmektir. Mahlukatın tümü birer yolcudur. Bir geminin yolcuları ile seyretmesi gibi ömürde canlılarla, ecelleri gelinceye kadar seyreder.

Bil ki, İnsanın ömrü dünyada üç halde geçer.

1- İnsan yalnız olarak ömrünü geçirir.
2- Aile efradi, akrabaları ve komşuları ile geçirdiği zamanlar.
3- Umum halk ile geçirdiği zamanlar

İnsanın, bu üç halde beraber yaşadığı kimselerin hukukuna riayet etmesi ve onlarla hüsnü sohbette bulunması vaciptir.

Birinci hal:

Kişinin yalnız başına yaşadığı halidir.Yanlız başına yaşıyan insan bilsin ki, kendisi başlı başına bir alemdir, iç aleminde muhtelif ahlak ve yaradılışta çeşitli yaratıklar vardır. Eğer onlarla hüsn-ü sohbette bulunup haklarına riayet etmezse helak olur. İnsanın iç aleminde bulunan ordular (yaratıklar) ın çeşitleri çoktur.

-“Rabinin ordularını kendisinden başkası bilmez.” Müddesir: Ayet -31

Ey insan sende:

a- bir şehvet vardır. Onunla kendin menfaatli gördüğün şeyi çekersin.
b- Sende bir gazab, öfke vardır. Onunla da kendine zararlı olanı def edersin.
c- Bir de AKIL VARDIR Kİ, Onunla ise işlerini idare eder, onunla kendi himayende bulunanları korursun.

İkinci Hal:

Umum halkla sohbet etmendir. Umum halkla beraber yaşadığın zaman Hüsn-ü sohbetin derecelerinin en az olan derecesi, insanlardan eza’yı men etmektir.

Resülullah (Sallallah-u aleyhi ve selem) şöyle buyuruyor:

-“Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden korunan ( eza ve zarar görmeyen) kimselerdir. “Ahmed, Tirmizi, Hakim, İbn-i hıbban ve taberani rivayet etmişlerdir.

İnsanlara kötülük etmeyip, onlarla iyi geçinmenin en az derecesi olan bu derecenin üstündeki derece,onlara iyilik yapman ve ihsan, ikramda bulunmandır.

Resulullah (Sallallah-u aleyhi ve selem) buyuryor ki;

-“Mahlukatin hepsi, ALLAH(C.C.) FAKİR KULLARIDIR. Onların, Allah (c.c.) katında en sevimli olanı, Allah (c.c.) ın fakir kullarına en faydalı olandır.”

İnsanlara faydalı olma derecesinin üstündeki derece ise onlardan gelen eza ve cefa’ya tahammül etmek ve onların eza’da bulunmalarına rağmen onlara iyilikte bulunmandır. O da sıddıkların derecesidir.

Resülullah (sallallah-u aleyhi ve selem) Hazreti Ali (r.a.) ye buyurmuştur ki;

-“Eğer sıddıklar derecesine aşmak istersen, seni ziyaret etmiyen akrabalarını ziyaret et, sana bir şey vermiyene sen ver. Sana zülüm edenleri bağışla.” İmam-i Ahmed ve Taberani. rivayet etmişlerdir.

Müslümanın, Müslümanlara karşı riayet etmesi gereken HAKLAR ÇOKTUR. Onların cümlesi yirmi vazifede huluse edilebilir.

1-Vazifeden birincisi, kendin, için hoş görmediğini, insanlar içinde hoş görmemendir.Resülullah (Sallallah-u aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur:

-“Kim cehennemden uzaklaşmak sevindirirse, ona ölümü, Allah (c.c.) tan başka ilah yoktur, Hazret-i Muhammed (a.s.v.) Allah (c.c.) ın resüludur.” Diye şehadet ederek gelsin ve kendi nefsi için hazırladığını başkaları için de arzulasın.”

2- Her kese karşı alçak gönüllü bulunmak, Kimseye karşı ASLA KİBİRLENMEMEKTİR. Çünkü Cenabi hak (c.c.) kendini beğenen ve çok çok kibirlenen kimseyi sevmez.

Eğer başkası kendisine karşı kibirlenirse ona katlansın. Yüce olan Allah (c.c.) buyuruyor ki;

-“(Habibim) sen (Güçlüğü değil) kolaylığı (sağlayan) yolu tut. İyiliği emret. Cahillerden yüz çevir.”EL A’raf Suresi: Ayet 199

3- Büyüklere hürmet, küçüklere merhamet etmektir.

Dinde kırk esas (İmam-i Ğazali)

Allah-u Teala hazretleri (c.c.) bizleri ve sizleri Müslümanlara hizmet eden Ve Müslümanların hoşnut dualarını alan kullarından eylesin. AMİN…

Fuad Yusufoğlu