Daily Archives: Ağustos 14, 2008

Ey Gönül…!

Standard

Farz et ki sen, uçsuz bucaksız mavi denizlerden kopup gelmiş bir yağmur damlası, yapayalnız bir katreciksin. Gâh bir akşam serinliğinde, gâh bir seher vakti, daha gün doğmadan, bir gül yaprağında bir gözyaşı hüznüyle parlayan bir çiğ damlacığı, bir şebnemsin. Çimenler üzerinde tek başına, o mahzun duruşunla kederli gözlerden süzülen giryeleri hatırlatırsın.

Böyle bir gözyaşı hüznüyle parlarken, bir kuşluk vakti, gün doğar üzerine, ısıtır seni. Nihayet buhara dönüşürsün. Genleşir, bir tüy kadar hafifler ve yükselmeye başlarsın. Yükseldikçe de kibirle dolar yüreğin. Senin de o bir katrecik gönlünde bu sevda, bu ihtiras barınır elbet; büyük olmak, yükselmek sevdası… Bu sevda senin de gönlünü yükseklere bağlar. Artık alçak dallarda, yapraklarda mekân tutmak istemezsin. Havaya karışır, havaî olursun.

Derken, göklerde senin gibi buharlaşmış sayısız su damlacıklarıyla buluşur, birleşir, içinde gök gürültüleri, yıldırım ve şimşekleri saklayan küme küme bulutlara dönüşür, gökyüzünü örter, vadileri ovaları serinletir; sis olur yollara, vadilere iner; duman olur yüce dağ başlarını bürürsün.

Yükselip bulutlara katıldın ya artık, toprağa, yaprağa, çiçeğe, böceğe tepeden, yücelerden bakarsın. Kim bilir, bu hâl içinde belki de küçümsersin toprağı. İstersin ki hep yükseklerde kalayım, yücelerde dolaşmanın hazzını yudumlayayım. Bir daha tenezzül etmek istemezsin toprağa. Bir kerecik ağdın ya göklere, aslî vatanın olan denizlere de dönmek istemez, geldiğin diyarları unutur, hatta küçümseyebilirisin de…

Ey gönül!..

Damla denize karışınca, kimse ona damla demez. Orada kimse damlayı görmez ki… O deniz olmuştur, denizde fani olmuş, onunla bir olmuştur artık. Şimdi sen de canını bulutlara kattın ya, artık göklerde adın buluttur. Ne bir şebnem, ne bir su damlacığısın. Gök kubbeyi o kurşunî renginle bürüdüğün zaman susamışların yanık gönüllerinde bir umut olursun. Hem toprağın, hem de toprağa ümit bağlayanların yüzünde mesut bir tebessüm parlatırsın. Sımsıcak esen kızgın rüzgârları bile serinletir, su diye inleyen her canlının yüreğinde tatlı bir inşirah oluverirsin.

Fakat, ne var ki ey gönül, küme küme belirip de yağmasan, inmezsen toprağa, benliğini serseri ve hırçın rüzgârlara kaptırıp da dağılır, daha yücelere savrulursan, gürler de yağmazsan, yeryüzüne hep yıldırımlar yollar, hayatı tehdit edersen, senden hayat bekleyenlerin yüreğinde bir hüsran, bir hayâl kırıklığı olursun.

Yükselmenin de bir hikmeti vardır elbet ey gönül! Yükselmek her zaman yasak değildir. Sen Allah’ın sevgili Peygamberi’nin yükselişine bak. Onun miracını anlamaya çalış. O toprağa hayat vermek için denizlerden nem almış yağmur yüklü bulutlar gibi yükseldi ve sonra toprağa yağmur olarak döndü. Yani eşsiz bir hayat olarak, can olarak döndü ve alemlere rahmet oldu.

Ey gönül!..

Allah dostlarının da ruhanî yükselişleri vardır. Onlar tertemiz yağmur damlaları, can damlaları olarak yere dönmek için yükseldiler. Onların yükselişi suyun devri daimi gibi oldu. Bu yüzden seni de bir su damlacığına benzettim ey gönül. Öyleyse suyun yükselişini iyi anlamaya çalış. Suyun yükselişi toprağa tepeden bakmak için değildir. Onun yükselişi daha temiz olmak, sonra da toprağa hayat olarak dönmek içindir.

Sen de öyle ol ey gönül! Denizlerden yükselen temiz yağmur yüklü rüzgârlar gibi yüksel, sonra da yağmur ol yere yağ; toprağa, çiçeğe, böceğe tenezzül et.

Bil ki ey gönül, eğer kibirli kibirli hep yücelerde dolaşır da oralarda kalmak istersen, hiçbir şey olamaz, hiçbir işe yaramazsın. Ama tevazu gösterir de toprağa tenezzül edersen eğer, hayat olursun.

O halde ey gönül toprağa in, bir çiçeğin köküne düş. İşte o zaman güllerde koku ve renk, çiçeklerde benek, süs ve nakış olursun. Gözlere, gönüllere ferahlık veren bir bahar yeşili olursun. Mevsimlerin en güzeli bir ilkbahar olursun. Hayat olursun, can olursun…

Şairin pınar suları kadar saf ve temiz gönlünden dökülen şu mısralardaki nasihate kulak ver. Bak ne diyor:

Gel ha gönül havalanma,

Engin ol gönül, engin ol.

Artık sen de engin ol ey gönül, yere in. Allah’ın veli kullarının feyzi gibi hep aşağılara doğru çağla, toprağa hayat ver.

Yükseklerde adın buluttur, dağların zirvesinde sistir, dumandır; ama yağmur olur da yere inersen, adın rahmet olur…

Sabır mı? Tahammül mü?

Standard

Rabbimiz İnsanlardan Nasıl bir Sabır İstiyor?

İnsanları karanlıklardan nura çıkaracağı bildirilen Kuran’da (İbrahim Suresi,1), emredilen tavırlardan biri “sabretmek”tir. Kuran’da öğretilen gerçek sabır, sadece zorluklar karşısında değil, aksine hayatın her anında yaşanan bir ahlak özelliğidir. Gerçek sabır, zorluklarda olduğu kadar rahatlık ve nimet içindeyken de güzel ahlakta kararlılık ve istikrar göstermeyi, bir an olsun bunlardan taviz vermeyerek bir ömür süresince bu ahlakla yaşamayı gerektirir.

Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret. (Mearic Suresi, 5)
 
Sabır, Allahın Rızasını Kazanmak İçin Bir Anahtardır
 
Müminler yalnızca Allah için sabrettiklerinden dolayı sabırlarının karşılığında mutlaka somut bir karşılık beklentisi içine girmezler. Gösterdikleri üstün ahlak neticesinde Rabbimiz’in rızasını kazanacaklarını ummak, onlar için alabilecekleri tüm karşılıkların en güzelidir.

“… Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155)

Allah Kur’an’da “sabredenlerle beraber” olduğunu (Bakara Suresi, 153) bildirerek, sabrın müminlere pek çok güzelliğin kapısını açan eşsiz bir anahtar olduğunu bildirmektedir.

Sabır, Ancak Allah Rızası İçin Gösterilir
 
Bir ömür boyu devam eden gerçek sabrın asıl kaynağı müminlerin Allah’a olan imanlarıdır. İman eden bir mümin tüm olayların ardında Allah’ın yarattığı binlerce hayır ve hikmetin gizli olduğunu bilir. Rabbimizin kendisi için belirlediği kadere tereddütsüz teslim olur ve rıza gösterir. Bu nedenle sabır mümin için zorlanarak yaşanan bir ahlak özelliği değil, tüm ibadetler gibi gönül rızasıyla ve hoşnutlukla yaşanan ve zevk alınan bir nimettir.

“Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.” (Rad Suresi, 24)
 
Toplumda yaşanan yanlış sabır anlayışı: Tahammül etmek
 
Kuran’da öğretilen sabır anlayışını bilmeyen kimseler sabrı, hiçbir çaba göstermeden, sadece “söylenerek” bekleme şeklinde algılarlar. Hatta bu şekilde aciz bir tavır sergilemenin son derece erdemli bir davranış olduğuna da inanırlar. Oysa Allah Katında makbul olan sabır aklın, vicdanın ve maddi manevi tüm imkanların kullanılarak zorlukların ortadan kaldırılmasını teşvik eder.

“… sürekli olan ’salih davranışlar’ ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46)
 
Tahammül Göstermek dünyada azap kaynağı olur
 
Dünyada imtihan gereği Allah kullarını güzelliklerle deneyebileceği gibi zorluklarla da deneyebilir.

Andolsun Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Allah’ın zorlukları sabretmek için kaderde yarattığını düşünmeden hoşa gitmeyen durumlara ‘katlanmak’, ‘tahammül etmek’ dünyada da bir azaptır. Çünkü tahammülün karşılığında bir beklenti içine giren insan, dünyada her zaman bir karşılık bulamayabilir.  Bu durumda hem zorluk içinde geçirdiği zamanı kaybeder hem de karşılığında dünyevi bir mükafat elde edemez.

 

 

Dünyevi Çıkarlar uğruna sabredenler, Allah’ın hoşnutluğundan mahrum kalırlar
 
Yüce Allah zorlukları, sabır gösterenleri ortaya çıkarmak için yaratmaktadır. Rabbimiz “Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran Suresi,142) ayetiyle bu sırrı kullarına bildirmiştir. Dünyevi çıkarlar uğruna bir olay karşısında tahammül edenler Allah’ın hoşnutluğundan ve vaat ettiği cennetten mahrum kalabilirler, ancak Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlayarak sabır gösterenler Allah’ın izni ile cennete girmeyi umabilirler.

Terbiyenin temeli Niyet’tir…

Standard

Terbiyenin temeli Niyet’tir.

Hak yolu kalple başlar. Kalp, karar merkezidir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Niyet işin evvelidir. Niyet, amelden hayırlıdır. Niyet, samimiyettir. Samimiyet, bütün hayırların anahtarıdır. Yüce Allah her işimizde kalbe ve kalpteki niyete bakar. Niyeti güzel olan güzel sonuç alır; kötü olan, yolda kalır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuştur.

“Hiç şüphesiz ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık bulur.

Herkese niyet ettiği şey verilir.

 

Kim, hicretini Allah ve Resûlü için yapmışsa, onun hicreti Allah ve Resûlü için olmuştur.

Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve evlenmek istediği bir kadın için yaparsa, onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur. ”1

 

Bu hadis-i şerif, mükellef olan bir kulun yaptığı bütün ibadet ve işleri içine almaktadır. Bu hadisin beyan edilmesine sebep olan olay da konumuz için ibretlik bir olaydır. Rivayet şöyledir:

Mekke-i Mükerreme’de adamın birisi bir kadına talip olup onunla evlenmek istedi. Kadının ismi Ümmü Kays idi. Kadın adama Medine’ye hicret etmeyi şart koştu. Adam da hicretin fazilet ve sevabına ulaşmak için değil, sırf kadına kavuşmak için Mekke-i Mükerreme’den kalkıp Medine-i Münevvere’ye hicret etti. Görünüşte bu adam da diğer Müslümanlar gibi vatanını terk etti. Fakat diğer Müslümanlar bu hicreti sırf Allah ve Resûlü için yaptılar. Adamın durumu Resûlullah (s.a.v) Efendimize sorulunca, bu hadisi beyan buyurdular. Arkadaşları ona, Allah için değil de kadın için Medine’ye göç ettiği için: “Ümmü Kays’ın muhâciri” diyorlardı.2

 

Herkes, amelden önce niyetine bakmalıdır. Niyet Allah rızası olmayınca, ne yapılsa boştur; sahibine faydası yoktur. Ta ki niyetini düzeltene kadar.

Hadis-i şerifte niyetin önemi şöyle belirtilmiştir:


“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Mümin (Allah için) bir amel yaptığı zaman kalbinde bir nur yayılır.”3

 

Bütün arifler, bu konu üzerinde çok durmuşlardır. Öyle ki, terbiye yolunda ilerlemenin veya geri kalmanın temelde niyete bağlı olduğunu söylemişlerdir.

Büyük veli Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), bu mühim konuya şöyle dikkat çekmiştir:

“Manevi terbiyeye giren kimseyi hak yolunda gerileten, manevi yükselmesini engelleyen ve yolunu tıkayan şeylerin çoğu, başlangıç hâlinin ve niyetinin bozukluğundan kaynaklanır.”

Gavs-ı Sâni Hz.leri de bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır: “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter.”

 

Yine Gavsımız (k.s), niyet konusunda şöyle buyurdular:

“Bir insan sabah kalkınca, güzelce abdestini alsa, evinden işine giderken: “Ya Rabbi, sen Rezzâk-ı mutlaksın/bütün yaratıkların rızkını verensin. Biz çalışsak da çalışmasak da sen bizim rızkımızı verirsin. Lakin rızık için çalışmayı bize sen emrettin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya, kazanmaya gidiyoruz.” diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nafile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmek yeterlidir.”

 

Güzel niyetin güzel sonuç vermesi, amelin salih olmasına bağlıdır. Kötü amelde iyi niyet olmaz. Haram bir iş, iyi niyetle helal olmaz, yapana fayda vermez.

Münafık kimse, görünüşte güzel işler yapabilir; namaz kılar, hacca gider, sadaka verir, zikir çeker, fakat niyeti Allah rızası olmadığı için bunların bir faydasını göremez. Hatta bütün yaptıkları azap sebebi olur. Bu, münafıklığın cezasıdır.

 

Bir mümin, kötü bir işe niyetlense, fakat kötü işi yapmadan düşünse ve yapmaktan vazgeçse, bu davranışı kendisine bir sevap kazandırır. Günahı yaparsa, bir günah olarak yazılır. Günaha samimi olarak tövbe eden kimsenin ise, bütün günahları affedilir. Bütün bunlar, imanın kerameti ve faziletidir.

Mümin, iyi bir işe niyetlense de yapmasa, bir sevap kazanır. İyiliği yapınca, en az on sevap kazanır; bu sevap ihlasına göre yüz, yedi yüz ve daha fazlasına kadar devam eder.

Bütün ibadetlerin özü, Yüce Allah’a karşı samimiyet ve ihlastır. İhlassız amel, ruhsuz insan gibi ölüdür, faydasızdır.

 

Allah rızasını hedefe almayan hiçbir terbiye sistemi kulu Allah’a ve ebedi saadete ulaştıramaz.

Tasavvuf terbiyesinin hedefi, kulu ihlasa ve rıza makamına ulaştırmaktır. İhlas her işini Yüce Allah’ın istediği şekilde O’nun rızası için yapmaktır. Rıza da, Yüce Allah’ın her emrine ve tecellisine teslim olmaktır.

 

Bu yola Allah için girmeyen kimse, niyetini düzeltmeden bir fayda göremez. Niyeti güzel ve düzgün olan kimse, ameli az olsa bile fayda görür.

Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

 

“Allah’ın zikri ve Allah için olan şeyler hâriç, dünya ve içindekiler lanetlenmiştir.” 4

Baştan sona zikir ve edeb için kurulan tasavvuf terbiyesini, nefsinin kötü arzularına ve dünya menfaatine alet edenlerin hesabını Allah görür. Bütün peygamberler ve arifler ondan davacı olur.

Bu yol, hak yoludur. Bu yol cennet yoludur. Bu yol, terbiye yoludur. Bu yol, Yüce Allah’ın yoludur. Bu yol, nazik ve kıymetli bir emanettir.

Ey insanoğlu!

Standard

Ey insanoğlu!
Yeryüzünde nice sarayların,tahtların,hazinelerin sahibi sen oldun.
Soylu oldun.Sultan oldun.Padişah oldun.
Her şey senin oldu.
Sen, her şey oldun.
AMA SEN, SEN OLAMADIN.
HUZURU BULAMADIN.
Şöhretini, servetini, makamını hükmettin.
AMA SEN, KENDİNİ KURTARAMADIN
Ordulara, ülkelere, krallara hükmettin.
AMA SEN, KENDİNE HÜKMEDEMEDİN.
Döktüğün mazlum kanlarıyla tarihin yüzünü kızarttın.
AMA, SENİN YÜZÜN KIZARMADI.
Şehvetinin azgınlığı karşısında dağlar,taşlar, kurtlar,kuşlar utandı..

Hazreti Lut utandı.
AMA SEN, UTANMADIN.
Kibir ve bencilliğin girdabında döne döne yozlaştın..
AMA SEN, KENDİNLE YÜZLEŞEMEDİN..
Ekonomik yasaları, haramlarla doldurulmuş kasaları düşündün.Hep düşündün.
AMA BEN, DÜŞÜNÜR OLAMADIN.
Ciltler dolusu kitaplar yazdın.Alim oldun.Alkışlandın.
AMA SEN, İLMİNLE AMİL OLAMADIN.
Kendini ilah edindin.Dünyanın geçici hazlarını satır satır okudun.
AMA SEN, ÖLÜMÜ OKUYAMADIN.
Hayvanlara vahşette iftira ettin.
AMA SEN, KENDİ VAHŞETİNDEN HİÇ SÖZ ETMEDİN.
Aç bıraktığın milyonlarca insanın çığlıklarını, şarap sofralarında meze yaptın.
AMA SEN, BİR GÖNÜL YAPAMADIN.
Depremlerden, sellerden, yangınlardan, tayfunlardan korktun.

AMA SEN, ALLAH TAN KORKMADIN.
EY İNSANOĞLU;

Oysa sen:Allah’ın;
-En çok sevdiği,
-Kendi ruhundan ruh verdiği,
-Melekleri önünde secde ettirdiği,
-Sana şah damarından yakınım. Dediği,
-Varlıkların içinde en şerefli yarattığı,
-Akıl nimetini bahşettiği,
-Ve cennetler vaat ettiği,
üstün bir varlıksın

NASIL OLUYOR DA; bu en şerefli varlık, hiç de şerefli olmayan senaryoları sahneye koyup, gururlu oynayabiliyor?
Nasıl oluyor da; bu şerifli varlık;
-Gözleri bu kadar kör(bakara171)
-Kulakları sağır
-Kalbi taştan da katı
-Benliğini hırs bürümüş
-Vicdanı çürümüş bir varlık olabiliyor?


Nasıl oluyor da; bu en şerefli varlık; Kuran ifadesiyle, aşağıların aşağısı bir adresi kendisine seçebiliyor.(Furkan44, Araf 179)
Nasıl oluyor da; bütün bunlara rağmen, hala kendini beğenebiliyor?..Hayret!

EY İNSANOĞLU!…
Şunu bil ki; peşin hüküm, önyargı ve çifte standart (riyakarlık), seni insan olmaktan uzaklaştıran, fırtına hiç yakışmayan şeytani dürtülerdir. Senin fıtratına ancak ADALET yakışır.
Adil insan;
-Aklını, akl-ı selime dönüştüren,
-Kendini yargılamaktan korkmayan,
-Mahşerde Mahkemeye inanan,
-Düşmanına bile zulmetmeyen insandır

alıntı