Daily Archives: Ağustos 2, 2008

Ney Hiçlendirir;

Standard

Ney hiçlendirir; evet ne ‘içlendirir’, ne de ‘hislendirir’; bilâkis tamı
tamına yazıldıgı gibi ‘hiçlendirir’… Faslı başkası değil, hep fasl-i
hîçî’dir çünkü.


Ney’in nefesinden kendi hikâyesini dinleyebilenler; ney’in vuslat’tan
degil, firâk’tan dem vurduğunu, demini firâk’tan aldığını söylerler. Ne de güzel söylerler:
Sîne hâhem serha serha ez firâk.


Rûmî, “… ez firak” diyor ve ayrılıktan söz ediyor. Ney’deki hüznün
ayrılık ateşinden nâsi bir yanış oldugunu söyleyen de yine o!
Ez cüdâyîhâ sikâyet mî küned


Ney’in nefesinden, nefeslenişinden başka bir şeyin değil, sadece ama
sadece cüdâ’nın ve/veya firâk’in sesinin duyulması yokluğun sesinin duyulması değil midir duyabilenlere?


Hiç’in sesini yani… Evet, ney’in hiçlendirmesi bundan… Nefes içini
okşadıkça ney yanar; yandıkça yakar, yoklanırken yoklar… Saklamaya ne lüzûm var o halde? Ney yoklanmakla, yok olmakla kalmaz, yokluğa götürür, yoklar… Taayyün sözcügünün “belirli olmak, belirlenmek, sınırlanmak” gibi sözlük anlamına kanar da bazıları, taayyün’ü adem’den vücûd’a, yokluk’tan varlık’a geliş olarak, varoluş olarak tanımlamak isterler…

 

Ne münasebet?
Taayyün, bizâtihi ademiyettir; yokluğa dönüşmektir, varlık’tan kopuştur, gölge olmaktır, gölge haline gelmektir; tıpkı teşahhus gibi, tecessüm gibi, teferrüd gibi…

Taayyün mutlak olan’dan mukayyed olan’a geçiştir; işaret edilebilir olmaktır, muayyen hale gelmektir.
– O halde onca itiraz niye?
Itiraz belirmeyi, belirlenmeyi, sınırlanmayı ‘varlık’ sananlara… Itiraz
taayyün’ün, muayyen hâle gelmenin ne yaman bir firâk ve cüdâ oldugunu göremeyenlere… Itiraz denize bakıp dalgaların hareketini seyreden, sesini duyan, rengini gören, tuzunu tadan ve fakat bir türlü suyun kendisini farkedemeyenlere…

Ney’in nefesiyle hiçlenenler, ney’in nefeslenmesiyle yoklananlar işte
bunun için hüzün duyarlar; bunun için mahzûn olurlar, bunun için kadın-erkek demeksizin hâllerine ağlarlar.

Ez nefîrem merd ü zen nâlîde end Ney hiçlendirir; ney yokluğun; yok olmanın sesidir çünkü… Evet, ney varolmak için yokolmayı göze alışın remzidir: yanış’ın kokusu… Yokoluş’un ürpertisi… varlık hasreti… varoluş’ta yokoluş’u idrak… VARLIK’a nazaran varoluş’u yokluk görmek… mevcûd’un degil, vücûd’un kokusunu almaya çalışmak…

Ney hiçlendirir!

 

Evet, hiçlik’in sesi hiçlendirir! VARLIK’tan, varolmaktan
sürûrun, neş’enin; HİÇLİK’ten, hiçlenmekten hüznün, kederin sâdır oluşu bundan… (Ne bilir ki müneccimle muvakkit geceler kaç saat?!)

Hiç, Neyzen Tevfik’in boynunda asılı yafta… VE hiç olduğu için, hiç’i
her’e tercih ettigi için, hiçlikte gezindigi için azâbı, azâb-ı
mukaddes…

Nâdânın attığı taşlardan canı acımayan ve fakat vücûduna gül değince inim inim inleyen Mansûr gibi “derd-i iştiyâk”ı serheyliyor!
O denli vahşi, o denli doğal, o denli sâde inliyor ki… öylesine kendi
kendine, öylesine kendince ve öylesine kendi için üflüyor ki… magrur ve umursamaz… hiçleniyor, hiçlendikçe hiçiyor… kaçıyor çünkü…
kendisinden ve kendince ve fakat yine kendine kaçıyor… mehâbet’le degil sadece, aynı zamanda mehabbet’le üflüyor… üflediği fasl-i hîçî…


1927′de Toptası Timarhanesi’nde yazdığı şu dörtlük, hikâyesinin bir özeti gibi:
Gezindim sâz-ı hicrânımla binbir perde üstünde Şu aheng-i hayatın darbını taksime yeltendim.
Karar verdim adem-âbâd-i gamda fasl-ı hîçîde, Şunu derkeyledim ancak ki bârım kendime kendim!
Ne büyük bir nimet ki Neyzen’in taksimlerinden küçük bir demet günümüze ulaşmış durumda. Insana düzenli bir bahçeden ziyade yabanil bir çayirligin ortasinda geziniyormus hissi veren bu nagmeler tam da erbâb-i hiç’e göre…

Dermanlarının yine dertleri olduğunu bilmeksizin dertlerine derman
arayanlar, ne derdi, ne de dermanı biliyor demektir. O halde bırakalım
onlari kendi hallerine, dertlerine derman arayadursunlar!

Bizse bu arada “erbâb-i hiç”le birlikte dertlerimizden zevkyâb olmaya
çalışıp hiçlenelim!

Ahmet F Yüksel