Daily Archives: Temmuz 20, 2008

“elif” olmayı dilemişim…

Standard

Dostum, “elif” olmayı dilemişim sanırım bir vakt-i seherde, bir cesaretle….zor(luğunu) bilmemişim o zamanlarda; dilemişim..Yar’ın huzurunda bir “elif” misali durabilmeyi dilemişim; oysa şimdilerde dizlerimin bağı çözülür; diz çökerim..be’ye meylederim; “başlasın bu cümle artık!” derken yine “elif” misali kalıveririm bir Bir’in huzurunda..yine zorlukla, yalnızca, yalın-ca…

“elif” olmak zor imiş!
ama her elif’in yanında akvâ olan’ın yardımı, yar’lığı var imiş!!

Dostum, bilir misin “elif “ olmaya talip olmak nedir, bilir misin insan nasıl “elif” olur? dilersin O’ndan sadece O’nun yar-lığını, dilenirsin…O’nun kucağından başka mekanlar sana soğuk gelir, üşürsün bir ağustos sıcağında..yürüdüğün yollar sana yabancı gelir; bildik mekanlar sıkar seni..tanımadığın sîmalar sana âşina gelir, tanımadığın kişiler senin niyazına girer; tanıdıkların ise yabancı nazarlarla bakarlar sana. hikmetine eremediğin hallerle örülür hayatın; susmayı seversin; sükûtu seversin; sükûtu hal edinenleri seversin…

Dostum, bilir misin, “elif” bağlanmaz kendisinden sonraki harfe…sadece kendinden önceki harfe bağlanır; en önceki’ne belki de..sen, dünyana sonradan girenlere sıkıca bağlandığın vakit “elif” olmaz adın..sanırsın ki o zaman üzerindeki zorluklar kalkacak; ama herkes yüklenir üzerine..yardımsız yar’lar doluşur dünyana..”yardımıyla gelen yar” gitti diye…

Aklımın al(a)madığı hallerin eteğinde gezinir dururum; belki aklım acziyetiyle susabilmeyi öğrenir diye..başımı tâ yüreğime kadar eğer, dinlerim o kısık fısıltıyı şimdilerde…
Dostum, şimdilerde “elif” der susarım; elimi bileğime koyar dinlerim nabzımı..atışları, dünyadaki hiç kimsenin isminde artmaz…yüreğim dünyadaki kimsenin isminde titremez; bu belki de lütuftur, yar’dandır …bu, belki de “elif “olmanın gereğidir.

Allahu â’lem…

“elif” olmayı dileten de “var”imiş dostum;
“yar” olmayı dileyen imiş …

“Hamd” mi kıymetli; “Şükür” mü?…

Standard

“Hamd etmek şükr etmekten daha kıymetlidir. Çünkü şükr etmekte, sevgilinin nimetlerini düşünmek vardır, onlar gözönündedir. Bu ise sıfata ve fiile yönelmektir.

“Hamd ederken düşünülen ise, hamd edilen Zât’ın güzelliğidir; O’nun hüsn-i cemâli yani bizzat kendisi gözönündedir. Yani nimetleri de, elem ve keder vermesi de hep sevilmekte, medhedilmekte/övülmektedir. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği elemler-ıztıraplar, hüzün ve kederler de, nimetleri gibi güzeldir.

“Görülüyor ki, hamd; senâ etmenin, övmenin en üstün şeklidir ve özünde hüsn-i cemâl mertebesini daha çok toplamakta; dolasıysile sevinç hâlinde de, üzüntü ve sıkıntı hâlinde de hamd edilmektedir.

“Şükür ise; nîmet zamanlarında olup devamlı değildir. Nîmet kalmayıp ihsan-ikram bitince, şükür de çabucak kaybolur gider.” (el-Mektûbat, İmâm-ı Rabbâni, 2, 33)

Kısacası hamd şükür’den daha umumidir; bollukta da darlıkta da, sağlıkta da hastalıkta da, hüzünde de sevinçte de hamd edilir/edilebilir. Ama şükürsadece nimet mukabili ve o nimetin ziyadeleşmesi/artması için olduğundan, hastalıkta ve sıkıntılı anlarda, kötü durumlarda şükredilmez… Şükredilirse, içinde bulunduğumuz o kötü halin -Allâh korusun- daha da artmasına sebep olur.

Dilerseniz mevzumuzu, Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin dilinden, sahip olduğumuz maddi-manevi tüm nimetlerin şükrünü içinde toplayan güzel bir dua ile noktalayalım.

“Yâ Rabbi! Şükründen âciz olduğumuz bütün nimetlerine, İslâm nimetine, Ümmet-i Muhammed’ten olmak nimetine; başta Zât-ı ilâhi’nin, sıfât-ı ilâhiyenin, esmâ-i ilâhiyenin ve ef’âl-i ilâhiyenin hudutsuzluğunca şükürler olsun.”

alıntı….

Mesnevi’de Namaz…

Standard

Ey imam, namaza başlarken Allâhu ekber demenin mânâsı şudur:
“Allâh’ım, biz senin huzûrunda kurban olduk.”
Kurban keserken Allâhuekber dersin işte, öldürülmeye layık olan nefsi
kurban ederken de bu söz söylenir.
O esnada beden İsmail, can da Halîl İbrahim gibidir.
Can, bu semiz bedenin hevâ ve hevesini kesmek için tekbîr getirince
Beden şehvetlerden, hırslardan kurtulur, namazda “Bismillahirrahmânirrahîm”
demekle kurban olur gider.

Namaz kılanlar, kıyâmette olduğu gibi, Allâh’ın huzûrunda saflar
halinde dururlar, sorguya, hesap vermeye, yalvarmaya koyulurlar.
Namazda gözyaşı dökerken ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek,
kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allâh’ın huzûrunda ayakta durmağa benzer.

Cenâb-ı Hakk; “Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın?
Ne kazandın, ve bana ne getirdin?” diyecek.
Ömrünü ne ile, ne işlerle, ne gibi ibâdetlerle, ne iyilikler yaparak harcadın, bitirdin?
Sana verdiğim rızkı, kuvveti, gücü ne ile yok ettin? Gözünün nûrunu nerede tükettin?
Beş duygunu nerelerde kullandın?
Gözünü, kulağını, aklını, irâdeni, bileğini, arşa ait olan bütün bu kuvvetlerini,
neye, nerelere harcadın da onlara karşılık, bu dünyada neyi satın aldın?
Sana kazma gibi, bel gibi el, ayak verdim. Onları sana ben bağışladım;
onlar ne oldular?”

Allâh’ın huzûrunda bunun gibi derde dert katan yüz binlerce haberler, sualler gelir.
Namazda kıyamda iken, kula gelen bu sözlerden kul utanır,
utancından iki büklüm olur ruküa varır.
Utancından ayakta durmağa gücü kalmaz, ruküda:
“Subhane rabbiye’1-azîm” diyerek Allâh’ın noksan sıfatlardan berî olduğunu söyler.
Sonra o kula Hakk’tan ferman gelir;
“Başını kaldır da sorulan sorulara cevap ver.” denir.

Kul utana utana başını ruküdan kaldırır; fakat, dayanamaz;
o günahkar, utancından yine yüz üstü yere kapanır.

Ona tekrar; “Secdeden başını kaldır da, yaptıklarından haber ver.” diye ferman gelir.
O bir kere daha utanarak başını kaldırır ama, dayanamaz
yine yılan gibi yüz üstü düşer.

Cenâb-ı Hakk; “Tekrar başını kaldır da söyle, yaptıklarını kıldan kıla,
birer birer senden soracağım” diye buyurur.

Allâh’ın heybetli hitabı, onun rûhuna te’sir ettiği için, ayakta duracak gücü kalmamıştır.

Bu ağır yük yüzünden ka’deye varır, dizleri üstüne çöker.
Cenâb-ı Hakk ise; “Haydi söyle, anlat.” diye buyurur.
“Sana nimet vermiştim, nasıl şükrettiğini söyle; sana sermaye vermiştim,
onunla ne kâr elde ettiğini göster.”

Kul yüzünü sağ tarafına döndürür, peygamberlerin rûhlarına ve meleklere selam verir.

Onlara niyâzda bulunur da der ki:
“Ey mânâ pâdişahları, bu kötü kişiye şefaat edin, bu günahkarın ayağı da,
örtüsü de çamura battı.”

Peygamberler selam veren kula, derler ki:
“Çâre ve yardım günü geçti, gitti. Çâre dünyada olabilirdi,
orada hayırlı işler yapmadın, ibâdet etmedin, öğünler geçti.

Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horoz gibisin; git, bizi üzme,
bizim kalbimizi kırma.”

Kul yüzünü sola çevirir, bu defa akrabalarından yardım ister, onlar da ona;
“Sus.” derler.
“Ey efendi, biz kimiz ki sana yardım edelim, elini bizden çek de
kendi cevâbını Allâh’a kendin ver.” derler.

Ne bu taraftan, ne o taraftan bir çâre bulamayınca, o çâresiz kulun gönlü, yüz parça olur.

O herkesten ümidini kesince, iki elini açar, duâya başlar.
“Allâh’ım, herkesten ümidimi kestim. Evvel ve ahir kulunun başını vuracağı,
sığınacağı sensin; senin rahmet ve mağfiretine son yoktur.”

Namazdaki bu hoş işaretleri gör de, sonunda, kesin olarak işin böyle olacağını anla…
Aklını başına al da namaz yumurtasından civciv çıkar, yâni namazdan mânen yararlan,
yoksa dane toplayan bir şey öğrenememiş kuş gibi,
Allâh’ın büyüklüğünü düşünmeden yere başını koyup kaldırma.

Kaynak: Mevlânâ, Mesnevi , Cild II, s. 188-190, Beyit: 2143-2175

Ey ölüm, sana hayranlığım tükenmeyecek.

Standard

Bir ebemkuşağıdır ölüm
Yalnız geçilir altından devcesine… Ölüm, Yaradana çıkan yollarda iki Cihan Efendisini arayıştır, buluştur. Kavuşmanın ılıman heybeti,oradaki gerçek hayata iklim olacaktır.
Geride kalanların gönderdiği kalb sıcaklığında
Fâtihalar, tebessüm yüklü gerçek saadeti taşır dururlar: Bu, oğlumun Fâtihası, bu kızımın.
Bunlar da can ciğer dostlarımın Elham Sûreleri…

Gelecektim efendim. İşte geldim. İyiliklerimle, sevincimle, bitip tükenmez hasretimle.
Geldim efendim.

Dünyada senin için seivnmiş, senin için gülmüş, senin
için karanlıklar hacminde usul yanan mum gibi sessizce tükenmiştim. Ne kendim utandım,ne dostlarımı utandırdım, ne seni Efendim.

İşte geldim
İşte geldim
Yüreğim yalansız, bedenim haramsız ve yanımda
Fâtihalarla…

Seccade kadar mülküm, seccade kadar masam ve seccade kadar toprağımla öylesine zengindim ki… Hepsini kucak dolusu şükürlerle değiştim…

Geldim Efendim
Döndüm Efendim

Ay, hilalken şahittir. Erikler çiçek açarken, civciv avucumu ararken şahittir. Bayram sabahlarında üç ayağını bağlayıp da toprağa yatırdığım güzelim kurbanlıkların gözlerime bakan gözleri şahittir.
Çektiğim ilk tespihin ilk tanesi, içtiğim son zemzemin
son damlası,gördüğüm ilk elif şahittir. Üzerine basmadığım karıncalar, öptüğüm toprak, kokladığım ilk fesleğen şahittir. Yediğim ilk kardaki serinlik, selam verdiğim ilk komşum, yazdığım ilkyazı, çizdiğim ilk
çizgi şahittir.Âmentü şahittir Ancak Yaradana kul olmaya çalıştım, Efendime hizmetkar…

Geldim Efendim
Döndüm Efendim

Bir ebemkuşağıdır ölüm
En haşmetli gerçek, en müzeyyen hakikat Ve ancak dünyayı tanıyabilenlerin tadabileceği son
“armağan lezzet.” Şu dünyada herkese yer ayıran “âdik adalet”!
Hayret… Zindandakine de “Merhaba” diyor, zindancıya da.
Doktora da, hastasına da  Çırağa da gülüyor, ustasına da…Bu vatan için şehit olan cana da diyor şehit olmaya çalışanlara da…

Bir ebemkuşağıdır ölüm
O kadar uzak ve o kadar yakın, hem o kadar büyük Bütün güller onun dizi dibinde. Ağaçlar, ülkeler,
yeryüzü ve kâinat dizi dibinde.
Biz onun dizi dibindeyiz. Uyurken, uyanıkken, yolculukta, sevinirken,
üzülürken, kızarken hep yanımızda ve yakınımızda.

ÖLÜM HİÇ UNUTMAYAN EN BÜYÜK VEFÂ…
Yorgunluğun tükenişinde o var O, hırsa fren, bitmişliğe sigorta. Ebedî yarınların
aralık duran davetkar kapısı. Karanlıktan aydınlığa ve aydınlıktan
aydınlıklara uzanan yegâne yön.
Ve en erkek işaret…
Ey ölüm, sana hayranlığım tükenmeyecek.