Herşey Aslına Rücû Eder

Standard

Zamanın birinde bir memlekette asayiş bozulmuş, düzen kalmamıştı; bir kargaşa yaşanıyordu. Oranın padişahı memleketindeki bu durumu düzeltmek, halkın huzur ve sükûnetle yaşamasını sağlamak için ne yapacağını şaşırmıştı. Üç tane veziri vardı; ama onlar da memlekette istikrar ve asayişi temin edecek kararlar almaktan acizdiler. Padişah çaresizlik içinde kıvranıyor, “Bu memleketi düzletse düzeltse ancak Hızır Aleyhisselâm düzeltir.” diyordu. İyi de Hızır’ı nasıl bulacaktı?

Düşündü taşındı ve memleketin her yanına haberciler gönderdi, tellallar bağırttı. “Hızır’ı her kim bulup kendisine getirirse, o kimseye çok büyük ihsanlarda bulunacağını, dünya malı olarak onu ihya edeceğini” her tarafta ilan ettirdi. Ama bunu kim, nasıl yapacaktı? Hızır Aleyhisselâm aramakla bulunacak bir zat değildi ki, bulunsun. O istediği kimseye, istediği zaman görünürdü.

O memlekette yaşayan âlim bir zat vardı. İlmi, irfanı gerçekten çoktu; ama hikmet–i ilâhî, ilmi ne kadar çoksa dünyalık malı da o kadar azdı. Çoluk çocuğu da fazlacaydı. Öylesine fakir ve yokluk içindeydi ki, ailesini geçindirmekte çok zorluk çekiyordu. İşte bu âlim zat bir zaman sonra padişahın huzuruna çıkarak aradığı Hızır’ı kendisinin bulabileceğini söyledi. Yalnız onu bulmak kolay olmayacağı için birkaç ay da zaman istiyordu. Tabiî padişah bu habere çok sevinmişti. Kendisine gelen bu âlim zata çokça ihsanlarda bulundu, keseler dolusu altın verdi. O âlim zat padişahın verdiği altınları alarak, belirlenen müddetin sonunda Hızır Aleyhisselâm’ı getirmek üzere saraydan ayrıldı. Ve yokluk içinde kıvranan ailesinin yanına gitti. Padişahın verdiği o çil çil altınları önlerine dökerek “Artık sefalet ve yokluk bitti, işte zenginsiniz. Bundan böyle dilediğiniz şekilde bolluk içinde yaşayabileceksiniz.” dedi. Ailesi buna çok sevinmişti sevinmesine de, elde avuçta yokken kısa zamanda bu altınlar nasıl kazanılmıştı. O zat olanları bir bir anlattı. Tabiî hanımı bu işe çok üzüldü. Zira Hızır’ı bulmak mümkün değildi. Sonuçta kocasının kellesi gidebilirdi.

Dedi ki:
–”Ey Efendi! Biz nasıl olsa böyle kıt kanaat geçinmeye alışmıştık, bundan sonra da idare edebilirdik. Fakat şimdi çok tehlikeli bir işe giriştin. Sen Hızır’ı nasıl bulacaksın? Süren dolduğu zaman hâlimiz ne olacak?” diye üzüntüsünü dile getirdi.
O âlim zat dedi ki:
–”Hanım, Hızır aramakla bulunmaz. Bizim duadan başka yapacak hiçbir şeyimiz yok. Şayet nasipse, o gelir beni bulur. Nasip değilse de ne yapalım, belki benim kellem gider; ama hiç olmazsa size ömrünüzün sonuna kadar yetecek servet bırakmış olurum.”
Böylece kendisine verilen bu süre zarfında, ilimle, ibadetle ve duayla meşgul oldu. Ve zaman geldi, kararlaştırılan süre bitti. Padişah sarayda hazırlıklar yaptırmış, merak ve heyecanla o zat ile beraber gelecek olan Hızır Aleyhisselâm’ı bekliyordu. Tüm saray erkânı onları karşılamaya hazır bir hâlde gözleri kapıdaydı. Derken o zat tek başına saraya geldi. Yanında ne Hızır vardı ne de bir başkası…
Padişah hışımla Hızır’ın nerede olduğunu sordu. Bunun üzerine o zat dedi ki:
–”Sultanım! Hızır Aleyhisselâm öyle bir zattır ki aramakla bulunmaz. Geleceği varsa o kendi gelir. Ben ailesi kalabalık ve çok fakir bir kimseyim. Ailemi geçindirmekte çok zorlanıyordum. Bu maişet temini için koşuşturmam sebebiyle de ilme pek fırsat bulamıyordum. Ama sayenizde bu müddet zarfında, hem çoluk çocuğumun maişetini temin ettim, hem de bol bol ilimle meşgul oldum. Tabiî Hızır’ı bulmak için de çok dua ettim; ama onu bulmaya maalesef muvaffak olamadım. Şimdi verdiğiniz cezaya razıyım.”
Bunun üzerine padişah onu mahkeme etmek için vezirlerini ve baş kadısını çağırdı. Böylece bu âlim zatın mahkemesi de başladı. Tabiî mahkeme gizli değil, halka açık olarak yapılıyordu. Herkes merakla olacakları görmek için toplanmıştı.
Melik, yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulunarak, birinci vezire sordu:
–”Bu adama nasıl muamele edelim?” Vezir hiddet içinde parmağını o âlime doğru sallayarak:
–Efendimiz! bu adam sizi kandırıp aldığı altınlarla kendi işlerini görmüştür. Bu yaptığı düpedüz sizinle alay etmektir. Benim fikrim, onun boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım ve herkese teşhir edelim. Böylece âleme ibret olsun da, bundan böyle kimse sultanımızla böylesine alay etmeye cüret edemesin,” dedi.
Bu sırada mahkemeyi izlemek için orada toplanmış olan halkın içinde, nur yüzlü, aksakallı bilge tavırlı bir ihtiyar, vezirin bu kararı üzerine şöyle dedi:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi (her şey aslına rücû) eder.”
Padişah ikinci vezirine:
–”Senin bu adama yapılmasını istediğin muamele nasıl?” diye sordu. O da fikrini şöyle beyan etti:
–”Sultanım! Bence bu adamı canlı canlı fırına sokup kızartalım, sonra parçalara ayırıp ibreti âlem olsun diye teşhir edelim. Böylece halk suçluların nasıl cezalandırıldığını görsün de suça meyletmesin.”
Az önceki nur yüzlü, aksakallı zat yine:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi,” dedi
Padişah üçüncü vezire sordu:
–”Ey vezirim! Sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?”
Üçüncü vezirin de teklifi diğerleri gibi insafsızca idi:
–”Sultanım, bu adamın derisini yüzüp, içine saman dolduralım.”
Nurânî ihtiyar yine söze karıştı:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi,” dedi.
Padişah son olarak Kadı efendiye fikrini sordu. Tabiî o gayet merhametli ve vicdan sahibi bir kimse idi. O da şöyle söze başladı:
–”Padişahım! Bu kimse her ne kadar böyle davranarak size karşı suç işlemiş olsa da, öyle asılacak, kesilecek, yakılacak bir caniliği kesinlikle yapmamıştır. O sadece Hızır Aleyhisselâm’ı bulma karşılığında sizden belli bir para aldı. Hızır öyle aranarak bulunamayacağından, yapılacak iş ancak Allaha duadır. Allah dilerse Hızır’ı buldurur, dilerse buldurmaz. Bu kimse de zaten bu müddet zarfında vaktini hep duayla geçirdiğini söylüyor. Şayet Allah Hızır’ı buldurmadıysa, bu zat ne yapabilir. Bana sorarsanız, her ne kadar hatalı olsa da, siz bu adamı ilminin hürmetine affedin. Size yakışan, sizden beklenen budur. Hem bu zat çoluk çocuğunun maişeti için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli ve mert biri. Şayet bu kadar zor bir durumda olmasa böyle bir işe neden girişsin? Ayrıca siz bu memleketin padişahısınız, halkınızın geçimi de, sorunları da sizin boynunuzda. Halkınız böylesine yokluk ve perişanlık içinde yaşarken, onlara karşı duyarsız davranmak, elbette memlekette asayişi de bozar düzeni de… Bu durumda Hızır’ı da bulmuş olsan, asayişin temini için sihirli değnek kullanacak değil. O da sana herhalde tavsiyelerde bulunacaktır.”
Bu konuşma padişahı çok etkilemişti. Kadı doğru söylüyordu. Ama bu sözleri vezirler ona bir kere bile söylememiş, halkın ne hâlde olduğunu da kendisine bildirmemişlerdi. Karnı tok olan, açın derdini anlayamayacağı için, gerekli tedbirler de alınmamış, netice de memleket bu hâle gelmişti.
Kadı sözünü bitirince, duruşmayı takip eden o ak sakallı nurânî ihtiyar tekrar:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi,” dedi.
Duruşmanın başından beri “Her şey aslına döner” diyen o bilge ihtiyar, padişahın dikkatini çekti. Ona:
–”Ey ihtiyar! Sen kimsin? İki de bir söze girip söylediğin o laf da neyin nesidir?” dedi.
Bilge ihtiyar cevap verdi:
–”Ey Hızır’ı arayan ve memleketinin selâmeti için ondan nasihat isteyecek olan iyi kalpli sultan! Senin birinci vezirinin babası kasaptı, onun için verilmesini istediği ceza, suçluyu kesmek, etini çengellere asmak oldu. Onun yapacağı iş vezirlik değil; olsa olsa kasaplık olur. Siz onu saraya kasapçı başı yapın. İkinci vezirin babası da anlaşılacağı üzere fırıncı idi. Siz onu da fırıncı başı tayin edin. Üçüncü vezirin ise, babası yorgancı idi. Yorgan, yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb. doldururdu. Sarayın bu gibi işlerini de ona havale edin. Kadıya gelince Hint diyarındaki bir hükümdarın oğludur. Babasının vefatından sonra kardeşler arasında çıkan taht kavgasına girmemiş ve memleketini terk etmiştir. Dolayısıyla baş vezir olacak kişi odur. Siz bu görevi ona verin. Memlekette asayişi sağlamak için diğer vezir ve görevlileri tayin edip, gerekli düzenlemeleri o yapar. Şu anda mahkeme ettiğiniz zat ise ömrünü ilimle geçirmiş, fakih bir kimsedir. Onu da kadı yaparsanız ilmine münasip bir görev vermiş olursunuz. Böylece hem ilmine devam eder, hem de insanlara adalet dağıtır.
İşte baştan beri “Her şey aslına döner” demekle söylemek istediğim budur. Sana gelince Hızır’ı bulmak istiyorsun. Onu bulup da ne yapacaksın? Hızır da gelse zaten sana bundan başka bir şey söyleyecek değildir,” dedi ve yürüdü gitti. İşte o ana kadar olanları dikkatle izleyen suçlu konumundaki âlim zat sevinçle bağırdı:
–”İşte Hızır, bu piri fani zattır! Buldum Hızır’ı!”
Bunun üzerine oradaki halk o zatın peşinden koştular; ama bulamadılar. O kadar aradılar, taradılar; fakat nafile, onun izine rastlayamadılar.
Padişah Hızır’ın söylediklerini araştırdı ve baktı ki, hakikatten de vezirlerinin durumu dediği gibi. Netice de o ne dediyse yaptı, derhal gerekli değişiklerde bulundu. Ve gerçekten de memleketteki karmaşa kısa zamanda yerini bir düzen ve huzura bıraktı.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.