Monthly Archives: Nisan 2008

Bir Tapınak Duvarındaki Yazıt…

Standard

Gürültü Patırtının Ortasında Sükunetle Dolaş.

Sessizliğin İçinde Huzur Bulunduğunu Unutma.

Başka Türlü Davranmak Gerekmedikçe;

Herkesle Dost Olmaya Çalış

Ama Kimseye Teslim Olma.

Telaşsız, Açık ve Seçik Konuş.

Başkalarına da Kulak Ver.

Aptal ve Cahil Olduklarında Bile Dinle Onları;

Çünkü Dünyada Herkesin Bir Hikayesi Vardır.

Yalnız Planların Değil,

Başarılarının da Tadını Çıkarmaya Çalış.

Ne Kadar Küçük Olursa Olsun İşinle İlgilen;

Hayattaki Dayanağın Odur.

Olduğun Gibi Görün.

Sevmediğin Zaman Sever Gibi Yapma.

Aşka Burun Kıvırma Sakın;

O Çöl Ortasında Çimenli Bir Yerdir.

Yılların Geçmesine Öfkelenme,

Gençliğe Yakışan Şeyleri Gülümseyerek Teslim Et Geçmişe.

Ara-sıra İsyana Yönelecek Gibi Olsan da

Hatırla ki;

Kainatı Yargılamak İmkansızdır.

Onun İçin Kavgalarını Sürdürürken Bile

Kendi Kendinle Barış İçinde Ol.

Görmeye Çalış ki,

Bütün Pisliğine ve Kalleşliğine Rağmen

DÜNYA YİNE DE GÜZELDİR…

Yandım Ey Yar…

Standard

Felekler yandı ahımdan muradım şemn-i yanmaz mı?
Aşkım sabrımı aşar diye korkuyorum.
Ben de kalmam bu çilehanede biliyorum.Gel de şu yüreğe anlat.
Gel dokun da bin ah işit…
Yandım Ey Yar! Geceler ahımla inler oldu.Dışarıda efsunlu bir bahar var.Güllerin de hali sana aşikâr.Toprak küskün yağmura.
Yağmurda yağmaz oldu yokluğunda.Gündüzler zulüm,gece keder ,gece gam ,gece boynu büküklük ,gece ölüm.
Meylim yok dünya yollarında yürümeye bu nasırlı ayaklarla.
Hani kovanımda balımsın isterse kovanım yağma olsun.
Ama gel de istersen zehirim ol, ol da bu can ten evini terk edeyim.
Bu gece ayın şavkı vurmasın yüzüme ve gece örtüsünü örtmesin üzerime.Bu bendeki gurbet zârı zârı inletiyor beni.Arşı tepelere verilen kızların ağıtlarından farklı benim ki.Ben suçunu inkar etmeyenlerdenim.Dünyaya mahkum edilişimin sebebini bilmekteyim

‘Şayet aslından biraz ayrılsa can,öyle bekler vuslata ersin zaman’ (Mesnevi.)

Ne zaman vuslat Ey Yar! Can bitap düştü,saçlarıma hazan düştü. Sevdama köz düştü.Lime lime etti bu hasret beni.İlmek ilmek cana dokudum da seni, gönül gözüme hayranlık düştü.
Özlem iklimlerinden dergahına sesleniştir bu, ahı feryada karışmış bir kıtmirin yanmasıdır.Gel ne olur bir gün çıkıp gel alev almadan ruhum.Canı dişinde,özü közünde bir ağlayıştır bu.
Kâlin Hâle serzenişi,Mecnunun leylaya vurgunluğu.
Gel ateşe su(uuu)…

‘Herkesin zannında dost oldum ama,kimse talip olmadı esrarıma.’(Mesnevi.)

Sen benim esrarım,sen yok(sul)luğum,sen ahım,sen garipliğim,sen benim inşirâhımsın. Kalabalıklar içinde yalnızlığı acıya buladım gezdim biçâre.Kirletilmiş hecelerin arasında kayboldu adın bazen,an oldu kaldım divâne.Ve utandım adın başlara tâç iken.
İnfak ettim nefsi diyerek çıkıp gel(e)medim huzuruna.
Bu mağlubiyetin sonu şu demdeki halim oldu bak hanem gühahla dolu geldim kapına. Gayri bildim ben kendimi, ne olur kapından geri gönderme beni.

 

Maşukun sırrıyla aşık örtülü,sağ olan maşuktur aşık bir ölü.(Mesnevi.)

Sır oldum Ey Yar!
Koyboldum ,ben dahi kendimi kendimde bulamazken gel de beni çıkar benliğimden.Can benden çıktı artık kana boyandı.Bir hançer yarası sırtında yangın yerinde ateşe bulandı.Ben bu yolda yandım da pişemedim.Kâr ed(e)medim, amelim yetmedi huzuruna gelmeye ve sana hakkıyla eremedim.

 

Ben yandım da felekler de yandı ey yar!.Sesime bir ses sun, ruhumda hazan, dışarıda bahar..
Bir nazar ediver bu can aşkından yanar da yanar…
Bir selam;Bir nida;Bir meram
Ey yar…

Alıntı.

Sevgiyle kalınız İnşaAllah…

 

Kalıbını secdeye, Kalbini Kıbleye bırak…

Standard

Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit.Secdenin alnını nereye değdirdiğinden habersizsin. Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü;
ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin.

Kıblenin yüreğini nereye götürdüğünü bilmiyorsun. Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her tahiyyatta… Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun,
aldığın selâmların sıcağını hissedemiyorsun.

Adını bilmediğin bir deniz kıyısında yürür gibisin. Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin pırıltısına dokunamıyorsun. Terazinin bu kefesindesin; varlığını inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun.

Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan nasibin
pek az. Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun. Hüznünün kuytularından taşırdığın fısıltılarını dök seccadene… Aynalarda aradığın avuntuları sök bakışının perçemlerinden..
Bulduğunu yitir bir tekbirin yankısında… De ki “ben buraya razı değilim!”
Yitiğini bul elini elin üzerine koymana fırsat veren vuslatın arefesinde..
De ki “ben sonsuzluğa adayım!”

Varı yok et secdenin yüzünde; benliğini sıfırın altına çek, varlığını sonsuzluğun başına taşı. Yoğu var et niyetin fısıltısında; ettiklerinin değil niyet ettiklerinin seni kurtardığını anla.. Diriyi öldür rükûların darağacında; teninden geç, bedenini yık dağ gibi.. Ölüyü dirilt dualarının burcunda; çağır günahın peltesinde dilsiz ettiğin ruhunu..
Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum.
Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin.
Namaz gülünün bin bahar olup içinde yankılandığını bil de sevin.

Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu?
Hiç olmazsa onu al yedeğine?
Sana müşfik bir vaize olsun…
Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten?
Yüzü yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen..
Bu bize lazım.. Hep lazım..
İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep…
İçimizdeki hüzün yol göstersin bize.
Kırık kalbimiz, bükük boynumuz Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin
secdemizi. Göz yaşlarımız rahmetin kucağına akıtsın yakarışlarımızı.

“Din sadeliktir” der peygamberimiz (asm)…
Bu zamanda beş vakit namazı bir kenara koyup, aradaki vakitleri de namaz beklentisi içinde yaşaman yeter… Tesbihatını yapabildiğin kadar yap; “subhanallah”ı, “elhamdulillah”ı, “allahuekber”i dilinden kalbine indirmeye çalış.
Sakın telaşlanıp kendini altından kalkılmaz dil kalabalıklarına, binlerce binlerce ezbere mahkûm etme daha baştan… Önce durul, namazın sükûnetini dinle…

Çevreni temizle. Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil.
Ruhunun yanına park et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver.
Kapat kapıları; başkalarını alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze…
Lüzumsuzlukları terk et, silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını,
cebinden boşalt sahte paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin
nefesi, kâinatın o en eşsiz, en görkemli ahengini farket.
Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten, gözlerini
harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten,
dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle. Ellerini şerre alet olmaktan yıka. Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma
şerefiyle meshet. Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni
yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek.

Namazın eşiğinde doğrul yeniden.
Orada En Sevgili’nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla.
Orada En Sevgili’nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil.
Kâinatın sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?

Bedenini pak eyle…
Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle.
Güzel bir kokuyu koklar gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın.
Mevki ve makamını yansıtan her türlü elbiseyi çıkar üzerinden.
Irkınla övünmeyi bırak, kavminden ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et. Sadece seccadenin yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin
ihtişamından sıyrıl. Sadece yüzünün döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe’nin eteğine bırak. Kıbleyi bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir.
Her yanını saran kaygıları, korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver. Dağılan gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır.
Gamı sil göğsünden, dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan.
Öylece temizlen….

Ayıplarını kapat..
Her mescide gelişinde “güzel elbiselerini giyerek gel” (el-A’ râf, 7/31)
Ne kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin.
O bilir içinin içindekini. O bilir niyetini.
O bilir kendine sakladığını ve kendinden sakladığını.
Başkalarına görünür olmak için kılma namazını.
Başkalarının gözlerinden kaç.
Başkalarının takdirinden uzaklaş.
Niyetinin vadisine koy kalbini.
Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir.
Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.
Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek?
Göründüğün gibi olamadığın kadar ayıpların var,
göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin.
Şimdi herkesin takdirinden uzak, tüm vitrinlerin parıltısına küs,
her türlü gösterinin uzağında, seccadenin kuytusunda iken,
kendi kendine sarılmışken, elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken,
yüzünü fanilerden dönüp sonsuza çevirmişken,
diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken,
eğilip doğru olmaya azmetmişken,
secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken,
avret
yerlerini ört; yani, kendine sakladığın, kendinden sakladığın
eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını, herkesten gizlediğin hallerini
yok et, ört.

Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl elbisesine bürün..
İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale yanaştır.
Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle.
Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak, sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme…

Kalbini kıbleye bırak…
Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar…
Seni dünyaya doğru çekiştiren cezbeleri düşür yakandan.
Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş.
Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur.
Ruhunu ayrılıkların uçurumuna sürükleyen hüzünleri sil.
Dünün hüzünlerinden yüz çevir.

Read the rest of this entry

Gerçek Dost…

Standard

Çünkü hakkı esas alıp adaletten ayrılmamak, insanı dünyada da, ahirette de kurtarır…

Aksi ise her ikisinde de kaybettirir…

Ne var ki, bu tartışılmaz gerçeğe rağmen insan bazen hissine kapılır, bazen de çevresinin tahrik ve telkinine… Bir de bakarsınız ki, yanlışlara yönelmiş, haksızlığa meyletmiş, zulümler yapmaya başlamış… Yani sadece dünyasını değil, ahiretini de tehlikeye atmış…

İşte böyle yanlışlara düşmemek için bilhassa yöneticilerin doğruyu telkin eden dostlara, çekinmeden hakkı anlatan ikazcılara ihtiyaçları kesindir. Salahiyetlerini zulüm ve haksızlıkta kullandırmasın, dünyasından sonra ahiretini de tehlikeye sokturmasın…

Nitekim tarih boyunca mevki sahiplerinin etrafında iki tip insan görülmüştür. Biri, isabet buyurdunuz efendim, diyerek hep dalkavukluk yapmış, haksızlık ve yanlışlara teşvikte bulunmuş; diğeri ise doğruyu söyleyen dost görevini yapmış, gerektiği yerlerde ikazlarını yapmaktan geri kalmamıştır. Sonunda kazananlar ise acı da olsa doğruyu söyleyen, dostları dinleyen yöneticiler olmuştur…

Söz konusu etmek istediğimiz Abbasi halifelerinden Harun Reşid de işte böyle doğruyu söyleyen dostları dinleyen yöneticilerden biri olarak tarihe geçmiştir. Meşhur dostu Behlül’ü çarpıcı ikazlar yaptığı için yanından ayırmamıştır…

Nitekim bir gün Behlül’ü sarayının bahçesinde gören Halife sormuş:

– Ey Behlül nereden geliyorsun böyle?

Behlül’ün cevabı, doğruyu söyleyen dost cevabından başkası değildir:

– Cehennemden geliyorum efendim!

– Hayrola ne işin var senin cehennemde?

– Ateş lazım olmuştu da onun için gitmiştim…

– Getirebildin mi bari?..

– Hayır getiremedim.

– Neden?

– Orada ateş yokmuş da ondan. Cehennemin kapıcısı Hazin dedi ki, burada ateş olmaz. Herkes kendi ateşini kendisi getirir buraya!..

Düşünmeye başlayan Halife sorar:

– Ey Behlül, ben buradan ateş götürmemek için ne yapayım, ne tavsiye edersin öyle ise?..

Beklediği irşat fırsatının doğduğunu anlayan Behlül, doğruyu söyleyen dost görevini yaparak düşündüğü ikazını şöyle yapar:

– Sen büyük salahiyetlerle donatılmış bir yüce makamdasın. Bulunduğun bu yüce makam zulme, haksızlığa, yanlış uygulamalara en müsait makamdır. Ağzından çıkan bir cümle ile birçok kimsenin canını yakar, zulme maruz bırakabilirsin… Yani buradan ateş götürmeye çok müsait yerdesin… Ancak üç şeye dikkat edersen buradan ateş götürmekten kurtulursun, etmezsen sen de kendi ateşini kendin götürmekten kurtulamazsın.

– Behlül iyice meraklandım, nedir o üç şey?

– Adalet, adalet, adalet!.. Bu makamda senden beklenen bundan başkası değildir.

Düşünceye dalan Harun Reşid, neden sonra başını kaldırarak söylenir:

– Çevremde senin gibi doğruyu söylen dostlarım olmasa buradan benim de ateş götürmem işten bile değil Behlül!.. Sen sıkça görün sarayın bahçesinde. Senin gibi doğruyu söyleyen dosta ihtiyacım herkesten fazla… Herkes senin gibi ikaz etmiyor, aksine ‘isabet buyurdunuz’ diyerek bulunduğum makamdan ateş götürmeme sebep oluyorlar…


Aslında  her birimiz doğru düşünmemizi sağlayan dostlarımıza sahip çıkmalı, onları yanımızdan uzaklaştırmamalı, hoşumuza gitmese de doğru söyleyen dostları dinleme alışkanlığı kazanmalıyız. Şayet hem dünyamızı hem de ahiretimizi kurtarmak istiyor, buradan oraya biz de ateş götürmek istemiyorsak tabii…

Ahmed Şahin

Sevgiyle kalınız inşaAllah…