Daily Archives: Nisan 11, 2008

Duvar

Standard

Adamın biri dere kenarında yüksek bir duvar üzerinde bulunuyordu.
Güneşin altında çok çalışmış, susuz ve yorgun düşmüştü. Aşağıya inme imlanı da yok gibiydi. Birdenbire suya bir kerpiç parçası attı. Kerpiç “com” diye suyun içine düştü. Bu ses, adamın çok hoşuna gitti. Susuzluğun tesiri, suya düşen kerpiçlerin sesi adamı peşpeşe kerpiçler atmaya sevketti.
Su dile geldi:
– “Heey! Bana baksana sen. Bana böyle kerpiç atıp durmaktan sana ne fayda var?” dedi. Susamış adam:
– Ey iki cihan azizi su! Bilesin ki, bu atıştan benim için iki fayda vardır. O yüzden ben bu işten katiyyen vazgeçmem.” dedl.
Su merak etti:
– “Nedir bunlar?”
Susamış adam:
– “Birinci faydası, su sesi işitmek insanı dinlendiriyor, sevinç veriyor, ikincisi ise, kopardığım her kerpiç ile duvar açılıyor, ben de o nisbette sana yaklaşıyorum” dedi.
       
ÖĞÜTLER:
        Duvar, insanoğlundaki benlik ve enaniyetin simgesi,
        Kerpiç ise, secde etmek anlamına geliyor.
        Duvardan kerpiç koparılmasıyla, Allah’a yakınlaşmaya engel olan şeylerin giderilmesi kastediliyor.
        Varlık duvarından bir kerpiç koparmak,
secde etmek gibi Allah’a yakınlaşmak olur.
       
Peygamberimiz “Bir kulun Rabbine en yakın bulunması secde halindedir.” buyurmuştur. Yine “Allah’a çok secde et. Çünkü sen secde ettikçe, Cenab-ı Hakk o secde ile seni bir derece yükseltir ve yine o secde ile senden bir hatayı düşürür, yani affeder” buyurmuştur.
        * Bir kimsenin kudretli, sıhhatli, güçlü ve kuvvetli bulunduğu gençlik zamanında ibadet etmesi bir başka güzeldir. Güneş ışığı gibidir. Yaşlılık zamanındaki ise mum ışığı gibidir. Gençlik, yeşil, taze ve meyvesi bol bahçe gibidir. Pınar suyu gibi beden bahçesini sular.
        * “Gençler bilebilseydi, ihtiyarlar muktedir olabilseydi” derler. Gençler, pekçok işlerini ihtiyarlara danışarak yapmalı, kuvvetini daha güzel değerlendirmeli, ihtiyarlar da bizden herşey geçti deyip bir köşeye çekilip, ölümü beklememeli. Gençleri hayırlı ve güzel işlere teşvik etmelidir.

İşte toplumun düzeni böylece oluşur.
        * Nasıl bir gençlik geçirdiyseniz, öylece yaşlanır ve ölür, nasıl öldüyseniz öylece dirilirsiniz.
Hz.Mevlana 

 

Her Kul Aşkıyla Doğar

Standard

Hey gönül hey! Sık dişini az kaldı…

Yakındır yâr perçeminde gölgelenişimiz. Murâdın ayak sesiyle uğuldayan duvarlar, kavuşmak üzre Hak’ka yalvardığın demlerin yankısıyla şenlenir artık…
Bahtın kara giymeye merak edişine karşı gözümüzü kararttık…
Duy gönül duy! Vakit kavuşmak vaktidir gayrı… Hem… Olmaz böyle yârdan ayrı!Şafak sökerken gözlerine dolan hayalin en tatlı yerinde, titreyip doğrulduğun yatağından, Besmeleyle kalkıp seccadenin üzerinde aşkın hakikatini gösterene şükür ettiğin demlerin hatırına…
Vuslat bir karıştan daha yakın bir vadeye layık görüldü. Ve sen deli gönlüm…
Sen ve senin o yılgınlık tanımaz yelelerin…
Cânânın bir çift kuğu kadar beyaz ve nazenin elleriyle örüldü… Zafere koşan atların toynak sesinden ilham alan saatler, sabır ikindilerinde yâr diyerek çırpınır hâlâ…
Tamam, gönül tamam… Sabır dergâhında yudumladığın uzleti bozmayayım…

 

 Pekâlâ!

Meçhul diyerek âlemi dolaştığım zamanlarda…
Fani dünyanın fani kurallarınca meçhuldü yâr…

Lâkin bildik ve tanıdıktı. Şundan ki; tâ Levh-i Mahfuz’da…

Ruhların imtihan dünyasına gitmek üzre sırasını beklediği o ilahi koridorda…
Şu an sahip olduğumuz aklın izah etmeye yetmeyeceği bir zaman ve mekân kavramının kuşattığı o yerde…
Nur süvarilerinin ayak izinden aheste adımlarla yürürken…
Tam dokuz adım gerimde, bir gonca salındı. Fecrin ılık rüzgârından ilham aldığı belli buğulu nazarından içime süzülen sevda cevherinin, her zerremde bir ihtilâl misali fırtına koparışını nasıl tarif edeyim? O ân aşkın billur kelepçeleriyle bağlandık birbirimize…
Dünyaya inmek üzere “Kün!” emriyle birlikte anne rahmine düşerken, gözüm arkada kaldı. Yâr ile ayrı kalmak pek incitti yüreciğimi…
Fani elbiselerimin içerisinde gezdirdiğim âşık ruhumu, nihayetinde kavuşmayla taçlanacak bir arayışa sevk etmemin yegâne sebebi de bu idi. Nerede, ne zaman, nasıl ve hangi sıfatla onu bulacağımı bilmeden aradım.
İşte bu sebeptendir ki a gönül! Hayalimde açmaya tereddüt eden goncanın ipek saçlarını “Aşkım!” diyerek taradım.

Yıllar yıllara ulanıp, ruhum hasretin amansız girdabında bulanırken…
Her nefeste yâr, varlığıyla dilime dolanırken…
Şiirlerin sırtına “Gel!” diyerek fermanlar ekledim. Bilmem kaç mevsim o canlar canının yolunu bekledim.

Fuzuli Dedemin sır dolu beyitleriyle biledim aşka âşık ruhumu…
Baki’nin yâr diyerek dudağı yarılmış divitinden sebat devşirdim. Nedim gibi şuh itirazlarım da oldu Yedi Tepe akşamlarına…

Şeyh Galip töresince suda yürüdüm bir vakit…
Aşk, özümde mayalanıp kıvamına ermeye başladıkça…
Yaklaştığımı müjdelediler, her bahar yârdan haber getiren turnalar. Sabır oldu her nefesim, sabır kesildi her adımım, sabır akıttı su içtiğim çeşmeler ve avuçlarımı okşayarak dökülen sabırla doldu kurnalar…
Bir İstanbul ikindisine saklandığını sezdim sonra, ezelden beri beklediğim İlahi randevunun… Kalemimden alev püskürttüm Der-Saadet semalarına…
Ola ki yâr görür de unutmadığımı ve yana yakıla onu aradığımı sezer diye… Üstelik mehtabı tellal ettim Boğaz’ın lacivert sularında salındığı geceler…
Avaz avaz bağırttım mehtabı, “Kim demiş âşık gönül bezer” diye…

Yârin duyacak takati oluncaya kadar nidâmla kuşattım ak sayfaları…
Sırrımı bilecek olana âşikâr etmek derdiyle dile düştüm. Dile düşmeden güle düşülmezdi. Bülbül tavrımı yeren bakışlara inat, en tiz perdeden haykırdım aşkımı… Yâr destur vermedikten sonra aşk yükü bölüşülmezdi. Evvelâ bölüştük ve dahi sonra gülüştük…
 Vuslat omzumuza konmak üzre alçalır oldu manilerin tel örgülerle kuşattığı göklerden… Ve muradın bereketli dallarıyla müsemma ağacı, su dilenir oldu naz yapmaktan imtinâ etmeyen köklerden…
Şimdi baharı geldi ömrün… Söylesene a gönül…
Ben nasıl edeyim de sus-pus oturup, sabır ile o mukaddes anı bekleyeyim. Ben bülbülüm a gönül… Ben bülbülüm…
Ben şeyda çığlığımla “Güüüüüüüüllll!” diye inletmezsem gökkubbeyi, aşk ehli sır sahiplerinin indinde, itibarım kalır mı? Kalmaz! O sebepten hey benim deli gönlüm…
Biraz daha delir de, kavuşmak menzilinde, gemi azıya almış ruhumun saçaklarına tutunup kerevete çıkalım…
Maniler dağ kesilse de önümüzde, korkma! Aşk ile vurduğumuz bir fiskede yıkalım…

Aşkı bilmeyene tuhaf gelir sözümüz… Gönül…
Aşkı bilmeyen, bizim bu kelâmımızın cebinde sakladığı merâmı da çözemez! Unutma, ey yâr için yardan attığım deli gönlüm! Yâr dediğimiz gökte hilâldir ve naz ederek salınır. Biz dahi yıldız olduk o yâre…
Unutma! Gök, siyah kadife kaftanını giydiği vakit, hilâl, yıldızsız gezemez! Bundan gayrı söze ne hâcet… Yâr hilâlim olmuş ya, Hak emriyle helâlim de olacak işte…
Gözüm kapıda, kulağım kirişte…

GÜÇER KAFA

 

Sevgiyle kalın inşaAllah…