Cumanız Mübarek Olsun

Posted in İslami yazılar on Temmuz 18, 2008 by tesbih

Eyvallah Kelimesinin Anlamı

Posted in İslami yazılar on Temmuz 17, 2008 by kadiraras
Eyvallah’ın manasını gerçek anlamıyla düşündünüz mü? Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir.
Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır.
‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.
Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır.
“Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.
Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.
İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir.
Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir.

Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir.
Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur. “Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “

Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah.

Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah.

Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”

“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar.
Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler.

Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar.
Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır. İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı?
Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler.

Hz. Mûsâ (as)’nın Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış.

Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş: “Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır” (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)

Mevlam! Sen’den gelene, gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime, bu oyundaki biçtiğin rolüme , yürekten kocaman bir

EYVALLAH

Sohbetin Fazileti…

Posted in İslami yazılar on Temmuz 17, 2008 by islamasevgi

Sohbet, birisiyle beraber olmak, onunla ayni meclisi, ayni atmosferi, ayni hali ve yolu paylasmak demektir.
Bu beraberlik cisimle ve gönülle olursa, hakiki sohbet olur.
Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Allah Resulü (s.a.v) ile sohbet ve beraberlikleri ile bu fazileti ele gecirmisler, kendilerinden sonra gelen en büyük alim ve arifleri fazilette öne gecmislerdir. Onlar bu fazileti cok amelleri ve yüksek ilimleri ile degil, alemlere rahmet olan Yüce Peygamberimizin (s.a.v) saadetli sohbet ve nazarlariyla sereflenerek elde etmislerdir. Kendilerinde sonra gelenler, ne kadar salih amel yapsalar, ilim elde etseler, onlarin elde ettigi bu fazileti ele geciremezler.
Manevi nazar böyledir. Hz. Resulullah (s.a.v) Efendimizin ilim ve manevi hallerine varis olan kamil mürsidler, rabbani alimler ve arifler de, Efendimizin (s.a.v) kalplere nazar etme, feyiz akitma, onları sevgi ile olgunlastirma, uyandirma sifatina derece derece varis olmuslardir.Iste bu nuru tasiyan zatlar ile ayni meclisi paylasan, onlarin sohbet halkasina ve feyiz dairesine girenler de, amelle elde edilemeyen nice feyze, suura, nura, sevgiye ve kalp uyanikligina ulasirlar. Sadatlarin terbiyesi ve feyiz vermesi daha cok nazarla olmaktadir. Bunun binlerce örnegi vardir. Onlar hic konusmadan, dogrudan kalbe yönelerek ve oraya ilah feyiz akitarak insanlari tövbeye sevk etmisler, Allah yoluna isindirmislar, kötü sifatlarini degistirmisler ve onlara pek cok güzel haller kazandirmislardir.

Bu yolun büyükleri:
“Kamil müminin ferasetinden sakinin; süphesiz o, Yüce Allah’in nuru ile bakar.” 67 hadis-i serifiyle övülen kimselerdir.
Lokman (a.s) ogluna demistir ki:
“Oglum! Alimlerle beraber otur, onlarin meclisinden ayrilma. Süphesiz Allah, gökten indirdigi yagmurla kuru topragi canlandirdigi gibi, nur ve hikmetle de ölü kalpleri diriltir.”

Resulullah (a.s) buyurmustur ki:
“Sizin hayirlilariniz, görülmeleri size Allah’i hatirlatan, sözleri ilminizi cogaltan, ameli ahirete ragbetinizi artiran kimselerdir.”

Mürsidin nazari müride güzel haller ve edep kazandirir. Bu nazarin müridin kalbindeki hastaliga göre bir etkisi olur. Müridin kalbini ya Allah korkusu veya ilahi muhabbet ile doldurur. Bazen de nazar cezbe halinde ortaya cikar…

S. Muhammed Saki Hasimi…
67 Tirmizi, Tefsiru sure, 16, (No:3127); Tabarani, el-Kebir, No: 3995.
68 Ibnu Abdi’l-Berr, Camiu Beyanil-Ilim,l, 106.
69 Ebu Yala, Müsned, No: 2437; Suyuti,el Camiu’s Sagit,No: 3995.

 

Herşey Aslına Rücû Eder

Posted in İbretlik Hikayeler on Temmuz 17, 2008 by tesbih

Zamanın birinde bir memlekette asayiş bozulmuş, düzen kalmamıştı; bir kargaşa yaşanıyordu. Oranın padişahı memleketindeki bu durumu düzeltmek, halkın huzur ve sükûnetle yaşamasını sağlamak için ne yapacağını şaşırmıştı. Üç tane veziri vardı; ama onlar da memlekette istikrar ve asayişi temin edecek kararlar almaktan acizdiler. Padişah çaresizlik içinde kıvranıyor, “Bu memleketi düzletse düzeltse ancak Hızır Aleyhisselâm düzeltir.” diyordu. İyi de Hızır’ı nasıl bulacaktı?

Düşündü taşındı ve memleketin her yanına haberciler gönderdi, tellallar bağırttı. “Hızır’ı her kim bulup kendisine getirirse, o kimseye çok büyük ihsanlarda bulunacağını, dünya malı olarak onu ihya edeceğini” her tarafta ilan ettirdi. Ama bunu kim, nasıl yapacaktı? Hızır Aleyhisselâm aramakla bulunacak bir zat değildi ki, bulunsun. O istediği kimseye, istediği zaman görünürdü.

O memlekette yaşayan âlim bir zat vardı. İlmi, irfanı gerçekten çoktu; ama hikmet–i ilâhî, ilmi ne kadar çoksa dünyalık malı da o kadar azdı. Çoluk çocuğu da fazlacaydı. Öylesine fakir ve yokluk içindeydi ki, ailesini geçindirmekte çok zorluk çekiyordu. İşte bu âlim zat bir zaman sonra padişahın huzuruna çıkarak aradığı Hızır’ı kendisinin bulabileceğini söyledi. Yalnız onu bulmak kolay olmayacağı için birkaç ay da zaman istiyordu. Tabiî padişah bu habere çok sevinmişti. Kendisine gelen bu âlim zata çokça ihsanlarda bulundu, keseler dolusu altın verdi. O âlim zat padişahın verdiği altınları alarak, belirlenen müddetin sonunda Hızır Aleyhisselâm’ı getirmek üzere saraydan ayrıldı. Ve yokluk içinde kıvranan ailesinin yanına gitti. Padişahın verdiği o çil çil altınları önlerine dökerek “Artık sefalet ve yokluk bitti, işte zenginsiniz. Bundan böyle dilediğiniz şekilde bolluk içinde yaşayabileceksiniz.” dedi. Ailesi buna çok sevinmişti sevinmesine de, elde avuçta yokken kısa zamanda bu altınlar nasıl kazanılmıştı. O zat olanları bir bir anlattı. Tabiî hanımı bu işe çok üzüldü. Zira Hızır’ı bulmak mümkün değildi. Sonuçta kocasının kellesi gidebilirdi.

Dedi ki:
–”Ey Efendi! Biz nasıl olsa böyle kıt kanaat geçinmeye alışmıştık, bundan sonra da idare edebilirdik. Fakat şimdi çok tehlikeli bir işe giriştin. Sen Hızır’ı nasıl bulacaksın? Süren dolduğu zaman hâlimiz ne olacak?” diye üzüntüsünü dile getirdi.
O âlim zat dedi ki:
–”Hanım, Hızır aramakla bulunmaz. Bizim duadan başka yapacak hiçbir şeyimiz yok. Şayet nasipse, o gelir beni bulur. Nasip değilse de ne yapalım, belki benim kellem gider; ama hiç olmazsa size ömrünüzün sonuna kadar yetecek servet bırakmış olurum.”
Böylece kendisine verilen bu süre zarfında, ilimle, ibadetle ve duayla meşgul oldu. Ve zaman geldi, kararlaştırılan süre bitti. Padişah sarayda hazırlıklar yaptırmış, merak ve heyecanla o zat ile beraber gelecek olan Hızır Aleyhisselâm’ı bekliyordu. Tüm saray erkânı onları karşılamaya hazır bir hâlde gözleri kapıdaydı. Derken o zat tek başına saraya geldi. Yanında ne Hızır vardı ne de bir başkası…
Padişah hışımla Hızır’ın nerede olduğunu sordu. Bunun üzerine o zat dedi ki:
–”Sultanım! Hızır Aleyhisselâm öyle bir zattır ki aramakla bulunmaz. Geleceği varsa o kendi gelir. Ben ailesi kalabalık ve çok fakir bir kimseyim. Ailemi geçindirmekte çok zorlanıyordum. Bu maişet temini için koşuşturmam sebebiyle de ilme pek fırsat bulamıyordum. Ama sayenizde bu müddet zarfında, hem çoluk çocuğumun maişetini temin ettim, hem de bol bol ilimle meşgul oldum. Tabiî Hızır’ı bulmak için de çok dua ettim; ama onu bulmaya maalesef muvaffak olamadım. Şimdi verdiğiniz cezaya razıyım.”
Bunun üzerine padişah onu mahkeme etmek için vezirlerini ve baş kadısını çağırdı. Böylece bu âlim zatın mahkemesi de başladı. Tabiî mahkeme gizli değil, halka açık olarak yapılıyordu. Herkes merakla olacakları görmek için toplanmıştı.
Melik, yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulunarak, birinci vezire sordu:
–”Bu adama nasıl muamele edelim?” Vezir hiddet içinde parmağını o âlime doğru sallayarak:
–Efendimiz! bu adam sizi kandırıp aldığı altınlarla kendi işlerini görmüştür. Bu yaptığı düpedüz sizinle alay etmektir. Benim fikrim, onun boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım ve herkese teşhir edelim. Böylece âleme ibret olsun da, bundan böyle kimse sultanımızla böylesine alay etmeye cüret edemesin,” dedi.
Bu sırada mahkemeyi izlemek için orada toplanmış olan halkın içinde, nur yüzlü, aksakallı bilge tavırlı bir ihtiyar, vezirin bu kararı üzerine şöyle dedi:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi (her şey aslına rücû) eder.”
Padişah ikinci vezirine:
–”Senin bu adama yapılmasını istediğin muamele nasıl?” diye sordu. O da fikrini şöyle beyan etti:
–”Sultanım! Bence bu adamı canlı canlı fırına sokup kızartalım, sonra parçalara ayırıp ibreti âlem olsun diye teşhir edelim. Böylece halk suçluların nasıl cezalandırıldığını görsün de suça meyletmesin.”
Az önceki nur yüzlü, aksakallı zat yine:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi,” dedi
Padişah üçüncü vezire sordu:
–”Ey vezirim! Sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?”
Üçüncü vezirin de teklifi diğerleri gibi insafsızca idi:
–”Sultanım, bu adamın derisini yüzüp, içine saman dolduralım.”
Nurânî ihtiyar yine söze karıştı:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi,” dedi.
Padişah son olarak Kadı efendiye fikrini sordu. Tabiî o gayet merhametli ve vicdan sahibi bir kimse idi. O da şöyle söze başladı:
–”Padişahım! Bu kimse her ne kadar böyle davranarak size karşı suç işlemiş olsa da, öyle asılacak, kesilecek, yakılacak bir caniliği kesinlikle yapmamıştır. O sadece Hızır Aleyhisselâm’ı bulma karşılığında sizden belli bir para aldı. Hızır öyle aranarak bulunamayacağından, yapılacak iş ancak Allaha duadır. Allah dilerse Hızır’ı buldurur, dilerse buldurmaz. Bu kimse de zaten bu müddet zarfında vaktini hep duayla geçirdiğini söylüyor. Şayet Allah Hızır’ı buldurmadıysa, bu zat ne yapabilir. Bana sorarsanız, her ne kadar hatalı olsa da, siz bu adamı ilminin hürmetine affedin. Size yakışan, sizden beklenen budur. Hem bu zat çoluk çocuğunun maişeti için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli ve mert biri. Şayet bu kadar zor bir durumda olmasa böyle bir işe neden girişsin? Ayrıca siz bu memleketin padişahısınız, halkınızın geçimi de, sorunları da sizin boynunuzda. Halkınız böylesine yokluk ve perişanlık içinde yaşarken, onlara karşı duyarsız davranmak, elbette memlekette asayişi de bozar düzeni de… Bu durumda Hızır’ı da bulmuş olsan, asayişin temini için sihirli değnek kullanacak değil. O da sana herhalde tavsiyelerde bulunacaktır.”
Bu konuşma padişahı çok etkilemişti. Kadı doğru söylüyordu. Ama bu sözleri vezirler ona bir kere bile söylememiş, halkın ne hâlde olduğunu da kendisine bildirmemişlerdi. Karnı tok olan, açın derdini anlayamayacağı için, gerekli tedbirler de alınmamış, netice de memleket bu hâle gelmişti.
Kadı sözünü bitirince, duruşmayı takip eden o ak sakallı nurânî ihtiyar tekrar:
–”Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi,” dedi.
Duruşmanın başından beri “Her şey aslına döner” diyen o bilge ihtiyar, padişahın dikkatini çekti. Ona:
–”Ey ihtiyar! Sen kimsin? İki de bir söze girip söylediğin o laf da neyin nesidir?” dedi.
Bilge ihtiyar cevap verdi:
–”Ey Hızır’ı arayan ve memleketinin selâmeti için ondan nasihat isteyecek olan iyi kalpli sultan! Senin birinci vezirinin babası kasaptı, onun için verilmesini istediği ceza, suçluyu kesmek, etini çengellere asmak oldu. Onun yapacağı iş vezirlik değil; olsa olsa kasaplık olur. Siz onu saraya kasapçı başı yapın. İkinci vezirin babası da anlaşılacağı üzere fırıncı idi. Siz onu da fırıncı başı tayin edin. Üçüncü vezirin ise, babası yorgancı idi. Yorgan, yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb. doldururdu. Sarayın bu gibi işlerini de ona havale edin. Kadıya gelince Hint diyarındaki bir hükümdarın oğludur. Babasının vefatından sonra kardeşler arasında çıkan taht kavgasına girmemiş ve memleketini terk etmiştir. Dolayısıyla baş vezir olacak kişi odur. Siz bu görevi ona verin. Memlekette asayişi sağlamak için diğer vezir ve görevlileri tayin edip, gerekli düzenlemeleri o yapar. Şu anda mahkeme ettiğiniz zat ise ömrünü ilimle geçirmiş, fakih bir kimsedir. Onu da kadı yaparsanız ilmine münasip bir görev vermiş olursunuz. Böylece hem ilmine devam eder, hem de insanlara adalet dağıtır.
İşte baştan beri “Her şey aslına döner” demekle söylemek istediğim budur. Sana gelince Hızır’ı bulmak istiyorsun. Onu bulup da ne yapacaksın? Hızır da gelse zaten sana bundan başka bir şey söyleyecek değildir,” dedi ve yürüdü gitti. İşte o ana kadar olanları dikkatle izleyen suçlu konumundaki âlim zat sevinçle bağırdı:
–”İşte Hızır, bu piri fani zattır! Buldum Hızır’ı!”
Bunun üzerine oradaki halk o zatın peşinden koştular; ama bulamadılar. O kadar aradılar, taradılar; fakat nafile, onun izine rastlayamadılar.
Padişah Hızır’ın söylediklerini araştırdı ve baktı ki, hakikatten de vezirlerinin durumu dediği gibi. Netice de o ne dediyse yaptı, derhal gerekli değişiklerde bulundu. Ve gerçekten de memleketteki karmaşa kısa zamanda yerini bir düzen ve huzura bıraktı.

Kabe-ı Muazzama

Posted in İslami yazılar on Temmuz 16, 2008 by islamasevgi

Hazreti Pirin diliyle…

Posted in İslami yazılar on Temmuz 16, 2008 by islamasevgi

Onlar ki; Sabredenler, doğruluk gösterenler(imanlarında, söz ve işlerinde), Hakka itaat ederek gönülden boyun eğenler, infak edenler ve ’seher vakitlerinde’ bağışlanma dileyenlerdir. [3,17] 

 

Seher vakti kılınan iki rekat namaz, dünyadan ve içindekilerden daha kıymetlidir. Eğer meşakkat vermeseydi, gece namazını ümmetime farz kılardım. Deylemi 

 

Cahillik etmekten ve edilmekten, haksızlık yapmaktan ve yapılmasından uzak bir güne canı dünyanın kirinden yıkayarak başlamak

 

Ölümün kardeşi olan uykuya, ruhun ten kafesinden sıyrıldığı aleme, Perde ötesinden haber almaya hayra karşı başlamaya

 

Gece başlayan bu seyr û seferde her ârifin bir de seher vakti vardır hem o uykuda, ne gam, ne kazanmak, ne de kaybetmek endişesi var, ne de şunun bunun hayali vardır. Arif olan zâtın hali, uyanık iken de böyledir ki Hazreti Pirin diliyle:

 

Ten tuzaktır ruhumuz av böylece / Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece

Ayrılıp ruhlar kafesten böylece / Kurtulup seberst olurlar her gece

Sanki yok mahkuma zindan uykuda / Saltanatsız sanki sultan uykuda

Yok uyurken kâr ziyân endişesi / Yok falan yahut filan endişesi

Uykusuz olsun veyahut uykulu / Böyledir hep Rabbin arif bir kulu

Dünyevi işlerde ârif uykuda / Bir kalem ârif ve bir katip Hûda

Göz arar görmezse şayet katibi / Zanneder ancak kalem yazmış gibi

Halka arif hali sunmuşken Hûda / Gör ki ancak zevk için halk uykuda

Bir uzak sahraya gitmiş canları / Dinlenir ruhuyla birlik tenleri

Bir tuzak kurmuşsun ey Rabbim yine / Ruh ararken yem, girer tekrar tene

Her sabah derken ışıklar merhaba / Çırpınır çarh adlı altun akbaba

Emreder her sabah Rab candan öte / Ruh akar can aleminden surete

Ruha ten isminde gömlek giydirir / Cisme ruh isminde bir yük bindirir

Açılır kapılar gizli sırlar âyan olur.

Bülbül gibi kıl tabeseher her gice efgan / Yatma ki gül vakti geçer gülzar ele girmez

Hep varlığın dost yoluna külli fena kıl / Yok ol yürü bu varlık ile var ele girmez

 

Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

 

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sevgiyle kalınız…

 

Kur’an Şifadır

Posted in İslami yazılar on Temmuz 15, 2008 by tesbih

“Şayet biz onu yabancı (dilde) bir Kur’an yapsaydık derlerdi ki: Ayetleri (anlayacağımız) biçimde açıklanmalı değil miydi? Acaba yabancı söz mü geliyor? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren kılavuz ve şifâdır.” (Fussilet, 44).”Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz!” (İsrâ, 82)

Mine’l-Kur’ân: “den, dan” edatı burada “bazı, bir kısmı” değil “beyan” anlamındadır. Çünkü, ilk âyette belirtildiği gibi Kur’an’ın tümü şifadır. O kalplerin cehalet, şek ve şüphe hastalıklarının şifasıdır. Yüce ALLAH gökten, Kur’andan daha kapsamlı, daha faydalı, daha büyük ve hastalığı gidermede daha etkili bir şifa indirmemiştir.

Buhârî ve Müslim, Sahih’lerinde Ebû Saîd-i Hudrî’den şöyle rivayet etmişlerdir:

“Bir grup sahabi çıktıkları yolculukta bir bedevi köyünden geçerlerken onlardan kendilerini konuk etmelerini rica ettiler. Ancak onlar bunu kabul etmediler. Bir ara köyün reisini bir yılan soktu. Köylüler onu tedavi etmek için her yola başvurdular ise de hiç bir şey fayda vermedi. Aralarından birisi:

“Şu konaklayan insanlara gidip de sorsanız, belki onlarda fayda verecek bir şey vardır.” dedi.

Bunun üzerine yanlarına gittiler ve:

“Ey topluluk! Efendimizi yılan soktu. Her türlü yola başvurduysak da ona hiç bir şey fayda vermedi. Herhangi birinizde faydalı bir şey var mı?” dediler. Bir sahabi:

” VALLAHi ben rukye (Kur’an’la tedavi) yapabilirim. Ancak, biz sizden bizi misafir etmenizi istedik de kabul etmediniz. Bir karşılık belirlemediğiniz sürece size rukye yapmayacağım.” dedi.

Sonunda bir koyun sürüsüne anlaştılar, Sahabi gitti; fatiha sûresini okuyor ve adamın üzerine üflüyordu. Adam birden devenin bağdan çözülüşü gibi hızla ve zinde bir şekilde yürümeye başladı. Köylüler, üzerinde anlaşılan koyun sürüsünü onlara ödediler.

Bazıları “aranızda” paylaşın, dediler, fakat rukye yapan:

“Hayır, Nebi (SallALLAHu aleyhi ve sellem) gelene ve O’na bu olayı anlatana kadar bir şey yapmayalım. Bakalım size, ne buyuracak?” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah’ın (SallALLAHu aleyhi ve sellem) yanına gittiler ve olanları anlattılar. Rasûlullah (SallALLAHu aleyhi ve sellem):

“Onun rukye olduğunu nereden biliyorsun?” buyurdu. Sonra

“Bu sizin hakkınız; Aranızda paylaşın, bana da bir pay ayırın.” buyurdu.

İşte bu ilaç hastalığa etki etmiş, ondan hiçbir eser bırakmamıştır. Bu, ilaçların en kolayıdır. Kul Fatiha süresiyle tedaviyi becerirse onun hayret verici şifa etkisini görür. Mekke’de kaldığım bir süre içerisinde çeşit çeşit hastalıklara yakalanıyor, ancak ilaç da bulamıyordum. Onun için kendimi Fatiha ile tedavi ediyor, bu sûrenin hayret verici tesirini görüyordum. Sonraları bir acıdan şikâyetçi olanlara bunu tarif ediyordum ve bunların çoğu hızla iyileşiyordu.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus var. Zikirler, dualar veya rukye, şifa için okunan ayetler haddizatında faydalı ve şifalıdırlar. Ancak bunlar kabul edilme şartlarının bulunmasına ve yapanın himmetine (=manevi gücüne, konsatrasyonuna) ihtiyaç duyarlar. Eğer yapıldığı halde şifa bulunmamışsa; bu ya yapanın tesirinin zayıflığından, ya yapılanın, bunu kabule müsait biri olmamasından ya da ilacın onda etki etmesini engelleyen bir engelin bulunmasındandır.

Bu, bedenî hastalıklarda ve maddî ilaçlarda da böyledir; zira ilacın etki etmemesi bazen bedenin ilacı kabul etmemesinden, bazen onun etki etmesini engelleyen güçlü bir engelden kaynaklanır. Beden ilacı ne kadar çok kabul ederse ondan istifadesi o kadar çok olur. İşte kalp de böyledir:

Şifa ve sığınma âyet ve dualarını tam bir kabulle alır, bunu yapanda güçlü bir nefes ve hastalığın gitmesine etki edecek derecede bir himmet bulunursa, bunlar onda etki ederler.

 

İBN KAYYIM EL CEVZİYYE/kalbin ilacı kitabından.

Aşk nedir bilirmisin?

Posted in edebi yazılar on Temmuz 15, 2008 by tesbih

Aşk,bir fidandır;gözyaşı ister ki,bu aşk fidanı neşv ü nema bulsun ve serpilip gelişsin.

Aşk,bir paylaşmadır;fedakârlık ister ki,bu vesileyle bu uğurda bütün geçilmez ve aşılmaz gibi görünen geçit ve şahikalar bir bir aşılır.

Aşk,bir hasrettir;sabır ister ki,bu kutlu sabır,sevgiliye vuslata gebedir.

Aşk,bir imtihandır;dua ister ki,dua altından kalkılmayacak olan imtihanların bertaraf edilmesinde,maruz kalındığı taktirde ise o imtihandan anlı ak çıkma mevzuunda en büyük silah ve iksirdir.

Aşk,bir bütünleşmedir;sevgilide fani olmayı ister ki,aşık,aşkının hâkikat derecesini öğrenmek için sevgilisindenelini kesip kendisine göndermesini isteyen Leyle’ya”Kimin elini kime göndereyim?” diyen Mecnun misali mâşukuyla bütünleşir ve artık o,vuslar aşkıyla her dem inleyip durur.

Aşk,bir efendidir;sadakat ister ki,aşığın gözlerinebaşka hayallerin girmesi haramdır ve bu haramın irtikabı ise aşkın ölümü demektir.

Aşk,bir mürşittir,itaat ister ki,aşık gassalın elindeki meyyit gibi naslar çerçevesinde her meselede mâşukunun isteklerine boyun eğer.

 

alıntı

Allah’a yakınlaşmak

Posted in İslami yazılar on Temmuz 15, 2008 by tesbih

Rabbimiz insanın yaratılış gayesini kendini yaratana kulluk olarak tayin etmiştir. Enfüsi dairede en mühim mesele tayin edilen bu hali muhafaza etmektir. Dolayısıyla insan ilgi ve alaka kurduğu şeylerde, “Bu şey beni Allah’a kulluğa yakınlaştırıyor mu, yoksa uzaklaştırıyor mu?” sorusunun cevabını aramalıdır. Esas mevzudan hiçbir zaman uzaklaşmamanın gayreti içerisinde olmalıdır.

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın en nazik ve nazenin bir kudret mûcizesidir ki; insanı, bütün isimlerinin cilvesini gösterecek ve kâinata bir küçük örnek olacak surette yaratmıştır. İnsan, kendi dar dairesiyle alakası olmakla birlikte, yaratılışının gereği olarak, âfâkla yani bütün kâinatla da alakadardır. Yani insanın alakalarını temelde iki şekilde değerlendirebiliriz.

 

Birisi, enfüsî denilen kendi dar dairesidir. Diğeri, âfâkî denilen dış dünyadır. Evet, insanın alaka ve sorumlulukları kendisinden başlar ve bu dalga dalga her tarafa yayılır. Burada ehemmiyetli olan bir husus var ki; o da şudur: İnsanın ilgi ve alaka duyduğu alan ne kadar genişlerse, oradaki sorumluluğu o derece azalır. Fakat kendi dairesi dar olmakla birlikte, o dairedeki sorumlulukları en üst seviyededir. Bundan dolayıdır ki, -hangi türden olursa olsun- problemlerin de, çözümlerin de kaynağı, insanın bizzat kendisi ve kendi dairesindeki sorumluluklarıdır.

 

Bu mevzu Risâle-i Nur’da şu şekilde izah edilmiştir: “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil (iç içe geçmiş) daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve cesed ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve Küre-i Arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir.

 

Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile -küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasib (ters orantı)- vazifeler bulunabilir.

 

Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfâkî işlerle meşgul eder.

Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harb boğuşmalarını merak ile takib eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.” (1)

Rabbimiz insanın yaratılış gayesini kendini yaratana kulluk olarak tayin etmiştir. (2)

 

Enfüsi dairede en mühim mesele tayin edilen bu hali muhafaza etmektir. Dolayısıyla insan ilgi ve alaka kurduğu şeylerde, “Bu şey beni Allah’a kulluğa yakınlaştırıyor mu, yoksa uzaklaştırıyor mu?” sorusunun cevabını aramalıdır. Esas mevzudan hiçbir zaman uzaklaşmamanın gayreti içerisinde olmalıdır. İnsan dünyaya sınırlı bir zaman diliminde gönderilmiştir ki, buna ömür denilir. Ömür sermayesi belirli zaman aralıklarına ayrılmıştır. İnsan, bu sınırlı ve geçici olan zamanını yani ömür sermayesini çok akıllı kullanmak ve asli olan vazifelerini aksatmamak mecburiyetindedir. Hem de hayatında kapılarını her şeye açıp kendisini lüzumsuz, malayani şeylerle meşgul etmek, son derece zararlıdır. Dünyanın imtihan meydanı olduğunu hatırdan çıkarmadan, zamanını mükellef olduğu işlerle geçirmeli; meyve kabilinden olan veya olacak meselelerle çok vakit kaybetmemelidir.

Geniş dairelerin işleri cazip gelebilir, fakat aldatır. “Gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakikî vazife-i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş daire ise, siyaset dairesidir. Hususen böyle umumî ve mücadele suretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor.

Güneş gibi bir iman lâzım ki; her şeyde, her vaziyette, her bir harekette kader-i İlahî ve kudret-i Rabbaniyenin izini, eserini görsün, tâ o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın, iman sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın.” (3)

kaynakBedîüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa Mecmuası, Osmanlıca Nüsha, sh. 11Zâriyat Sûresi 56Emirdağ Lâhikası-I, sh. 36

 

Leyl-i Beyza

Posted in İslami yazılar on Temmuz 15, 2008 by islamasevgi

Geceler, ruhsal, bedensel ve zihinsel zenginlikler ile dolu olan zaman dilimleri…
Maddi ve manevi gizlenmeyi arzulayanlar için önemli bir sığınak…
Oluşların ve erişlerin yaşandığı evrene giydirilmiş mutluluk ve nimet giysisi…
Mahremiyeti koruyan sır perdesi…


İnsanın kalp ve ruh yükselişine etki eden geceler, edebiyatta, tasavvufta en güzel şekilde ele alınmış işlenmiştir. Tasavvuf ehlinin büyük bir kısmı gecelerin önemi üzerinde durmuştur.
Mevlana: “Geceleri yürü, gecenin sırları sana yol gösterir. Gönül aşka, gözler uykuya dalınca sabaha kadar sevgilinin güzelliği ile baş başa kalınır…

Ruhlar yüksek derecelere geceleri ulaşır, amaçlar gerçekleşir. Gecenin önemini anlayanlar, gündüz gibi aydınlık bir gönüle ulaşır..”
Hak aşıkları için bir vuslat özelliği taşıyan geceler değerini bilmeyenler için de aldanış saatleri olarak geçirilse de geceler ilahi azaplardan kurtuluş için en önemli iltica zamanlarıdır.
Geceler Ganimettir; Olgunluğa erişmiş insanlar için geceler, içindeki sessizliği ve fazileti bakımından ganimettir. Bu ganimetin önemini bilenler, gece yarısından sonraki saatleri değerlendiren davranışlar sergiler. Tüm canlıların dinlenmeye çekildiği, evrenin sessizliğe ve sukunete dönüştüğü bu saatlerde, yaratılışının sırları doğrultusunda ibadet etmek, dua etmek hakka iltica etmek her inanan için büyük bir ganimettir. Geceleri ve seherleri uyanık geçirmek, her kes uyurken uyanık olmak, rahmet iklimine girmek sevgi ve merhamet meclisine girenlerden olmak, rahatlığın sınırları içinde kalmamak güzel bir davranış biçimidir.
Geceler Duadır;Geceler Rabbimize sığınma O’na el açma ve dua saatleridir. Hayatı gece ve gündüz olarak görmek gerekir. Gündüzleri anlamsız, duyarsız ve tembel olarak geçirmek hatalı olduğu gibi, geceleri de uyku ile geçirmek ilahi feyizden, ruhaniyetten uzak olarak yaşamak da yanlıştır. Bir yaz bulutu gibi gelip geçen dünya hayatı, ahiret endişesi yaşanmadan geçiriliyor ise bu, gündüzü akşamsız olarak düşünmek demektir.Geceleri yapılan dualar ihmal edilmemeli, gecelerin esrarından feyiz yağmurlarından yararlanmak dua ile geceleri ihya etmek böylesi alışkanlıkları edinmek önemli bir davranıştır. Efendimiz: “Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb’in ilk gecesi, Şaban’ın yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi..” (Camiu’s-Sağir)
Geceler Zikirdir;Gecenin siyah bir örtüye büründüğü ve her şeyin derin bir sessizliğe dönüştüğü saatlerde, tatlı ve yumuşak yataklarını sadece Allah rızası için terk ederek ilahi huzura yalnızca sevgilerinden dolayı O’na yakınlaşmayı arzulayanlar için geceler zikir geceleridir.
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim” (Bakara-152)
“Dünya malı ve çoluk çocuk, insanı Allah’ın zikrinden alıkoymamalıdır.” (Münafikun-9)
Gece zikirleri, sevgili ile buluşup sohbet etme saatleridir. Rahman ikliminde zikredenlerin meclisine katılma zamanlarıdır. Gecelerde ve seherlerde yapılan zikir ile kalpler mutluluk ikliminde huzur bulur. Huzuru bulmak isteyenler gecelerin değerinden yararlanmalıdır.
Geceler Secdedir ;Secde, kulun her türlü zorlamaların dışında inanarak isteyerek Allah’a yakınlaşmasıdır. O’na inanarak yakın olmayı istemektir. Secde, Allah’a olan saygı ve teslimiyettir. Secde Rabbimizin büyüklüğüne ve buyruklarına gönülden inanma ve O’na en yakın olma faaliyetidir.
“Görmedin mi ki, gerçekten göklerde ve yerde bulunanlar, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu hakikaten Allah’a secde ederler.” (Hac-18) Bu ilahi mesajı bilenler huşu içinde secde eder, O’na secde etmekten büyük heyecan duyar. Özellikle gecelerin anlam yüklü saatlerinden yararlanarak secdelerini ihmal etmez O’nun geniş rahmetine sığınırlar.
Geceler Düşüncedir;”Akıl sahipleri ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler” (Ali İmran-191)
Düşünce geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kuran, sıkıntıların giderilmesi, bilinmeyenlerin açıklanması yolunda oldukça değerli erdemdir. Bilinenden bilinmeyene doğru atılan zihinsel atılımdır. Zihnin olayları belirlemesi ve yorumlamasıdır. Düşünce insanı her türlü kuşkudan, korkudan koruyan ve hayatı anlamlı kılan güçtür. İnsanın değeri düşüncesindedir. İnsan düşünce ile gelişir, düşünceleri ile değer kazanır. Düşünce paylaşıldıkça artan hazinedir. Bilgiden ve düşünceden uzak yaşamak hayatın anlamını kavramamak ve vakit kaybetmektir.
Hayatı zorlaştırmadan, severek özellikle geceler ile dost olarak yaşamalı. Gündüzlerin inşası için geceleri düşünce ile anlamlı kılmalı. Gecelerin lütuflarla dolu oluğunu unutulmamalı. Allah’ın bu lutfu karşısında isyan eden karamsar ve mutsuz kimseler olarak değil, O’nu hatırlayan sabreden, şükreden ve her türlü olumsuz şartlara rağmen gecelerini düşünenler olarak yaşamalı.
Geceler İlhamdır;Erenlerin, şairlerin, sevenlerin ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen seçkin kulların yüksek değerlere ulaştığı, aydınlandığı, donandığı saatlerdir. İmam Buhari, gecenin bir vaktinde uyanır, lambasını yakar, hatırına gelen yararlı düşünceleri yazmakla meşgul olurdu. Bu alışkanlığını pek çok gece defalarca yerine getirirdi. İmam Muhammed, gecenin ilhamından yararlanıp az uyur ve yatağının yanında değişik türden kitaplarını koyar, uyandığında onları okur, notlar alırdı. Büyük müfessir Alûsi, yazım işlerinin büyük bir kısmını gece yazardı.
Merhum Hasan El Benna: “Gecenin dakikaları değerlidir, gafletinizle onu değersizleştirmeyin.” Geleceğini ve gündüzlerini aydınlık dolu geçirmek isteyenler, ilham gecelerine sığınmalı onun derin sırlarından ve güzelliklerinden yararlanmasını bilmelidir.
Geceler Gözyaşıdır;Gözyaşları, insanı duygulandıran farklı dünyalara götüren önemli ve etkili damlalardır. Gönülden gelen duyguların görülen işaretleridir. Gözyaşları ruhun inceliğidir. Kalpten inanmanın kalp inceliklerinin canlı tanığıdır.
“(Onlar) Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar. Bu onların saygısını arttırır.” (İsra-109)
“…Onlara, Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (Meryem-58)
Efendimiz: “Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” (Buhari)
“Allah katında damlayan iki şeyden daha sevimlisi yoktur. Bunlar Allah için dökülen gözyaşı ve şehit kanıdır.” (Tirmizi) buyuran efendimizin, gece ibadetlerinde gözyaşı döktüğü bilinmektedir.
Geceler Şiirdir;Yaşanan pek çok güzellikler, sevgiler, acılar, sevinçler ve duygular şiirle dile getirilir ve pek çok sıkıntılar şiirle giderilir. Şiirsiz bir yaşam insana sıkıntı verir. Şiir, güzelliğin kendisidir. Şairler şiirlerinin büyük bir kısmını gecelerde veya seher vakitlerinde yazmışlardır. Onlar şiirleriyle halkın tutkularını, umutlarını, duygularını, sevgilerini ve isteklerini seslendirir. Şiir sevdalılarının ruhlarına kum taneleri değil gerçek tohumları ekerler. Şiirin bu atmosferinden esinlenerek etkilenenlerin geceleri farklılaşır. Güzel konuşmanın ve yazmanın temelinde şiirin etkisi büyüktür. Şiir, böylesi güzellikleri kullanmada önemli bir sanattır.
Geceler İhlas Okuludur;Geceler sıcak yatağı terk edip huzura ihlas ile durma saatleridir. Gecenin sessizliğinde Mevla’nın huzurunda ihlas ile secdeye kapanan kimselerin niyetlerindeki samimiyet gecelerde daha net belirginleşir. Büyük gönül dostu Abdülkadir Geylaninin: “Gizli halinde dürüst olursan, insanlar önünde daha anlaşılır olursun” Amacı, niyeti karmaşık kişilerin hayata bakışları ve olayları yorumlamaları da karmaşıktır. Davranışın düzgünlüğü kalbin düzgün olmasına bağlıdır.
Geceler Ölümün Provasıdır;Gecelerin girişiyle artık günün dekor ve ahengi değişir. Günün çalışmaları ile yorulan bedenler ve sinirler, gecenin serin karanlıklarına, teselli parıltılarına teslim olur. Gökyüzündeki salkım salkım yıldızların muhteşem görüntüsü altında gece sarayında huzurla düşünmeye ve dinlenmeye başlar. Zorunlu bir gevşeklik bedenleri ele geçirerek rahat yataklara uzanma arzusu belirginleşir. İnsanla birlikte eşya, kainat ve her şey siyah gecenin sessizliğine bürünür. Sanki dünya bir mezarlık, insanlar birer ölüye dönüşür. Herkes yerde ve her şey uykuda, uyku ölümle kardeş olur…

Bedenlerin dinlendiği, ruhların ulvi makamlara yüceltildiği, gizemlerle dolu Leyl-i Beyza’ ya kavuşmayı arzu edenlere ne mutlu…

Ahmet Çağlayan

(Leyl-i Beyza, Ensar Yayınları)