Bu Yürek Seni Nasıl Anlatsın

Mahlûkâtın adedince, arşın büyüklüğünce, Zâtının rızâsınca ve ilminin sonsuzluğunca hamd; Mâlike’l-mülk, Zü’l-celâli ve’l-ikram, Rahman ve Rahim olan Allah’a…

Ve sonsuz sayıda salât ü selâm, Allah’ın Rasûlü, pâk elçisi Muhammed Mustafa’ya…
Ya Rasûlallâh!

Her ne kadar size layık olmasa da sevgim, âzâd edilmek istemeyen bir köleniz olarak kabul ediniz sevgimi Efendim!..

Size günahkâr yüreğimden çıkan ama tertemiz duygularımla yazıyorum. Ve sizi selmaların en büyüğü, en güzeli ile selamlıyorum:

Esselâmu aleyke yâ Rasûlallâh!
Esselâmu aleyke yâ Hâteme’n-Nebiyyîn!
Esselâmu aleyke yâ Fahr-i Âlem, Ahmed ü Mahmud, nur Muhammed Mustafâ’mız!..
Selamlarımı yolluyorum, acziyetimle… (yasaklı söz)ürmek için yarışan meleklerle, duâlarınızı bekliyorum Efendim.

Bu karadan da kara geçmişime, zifiri karanlık olmuş yanıma-yöreme… Hak Teâlâ’nın hatırına bir nur olun, kapkaranlık dünyama…

Ricâm kâinâtın en şereflisine…
Herkesin “ene: ben” diyeceği günde “ümmetî, ümmetî” diyen size…
“Cehenneme düşüyorum”, sesleniyorum Efendim. Hak ettiğimi düşünmeksizin; çığlıklarım çaresiz…
“Bir yudum su…” diyorum yâ Nebî, Allah için bir yudum su!..
Derinlere düşüyorum, tutun ellerimden; her yanım ağır yanık kokusu!…

Günahkâr ellerimle, iştiyâkla yazdığım mektubuma; hasretimi işledim nakış nakış her yanına… Binbir teessür ve elemle, tecerrüd ettim bütün nefsânî arzularımdan… Mahcûbiyetimden Zâtınıza bakacak yüzüm yoktur, Yâ Rasûlallâh!..

Ey şefîe’l-Müznibîn,
Günahımın utancı, al al yansırken yüzüme, her teheccüd vakti ilticâ ediyorum kalb-i pâkine, “Ne olur, ne olur ümmetin olmaya kabul et, beni!” diye…
Gül kokulu Peygamberim; size ümmet olmayı bilemedim, sünnet-i seniyyenizi lâyıkıyla hayatıma tatbik edemedim. Dayanağım bir tek “kelime-i tevhid” gerçeğidir.

Ey benim ulu dağlarda açan kardelenim, cennet kokulu Efendim,
Hasretiniz bir kor, içten içe yakıyor yüreğimi… Hasretinizi çeken bir dağ olsam erirdim hicranımdan. Her yağmur yağışında yönümü dönüyorum Kâbe’ye, havayı kokluyorum belki rahmet melekleri Senin kokundan da bir nebze taşır diye…

Ve ömrümden eksilen her yeni günle vuslat ateşin yakıyor her yanımı… Size kavuşmanın özlemi ile hayaller kuruyorum her gece…

Ve bir gün, işte Ravza-i Mutahhara’nın önündeyim. Ayaklarım tutmuyor. Haşyetle titriyorum. Sizi görebilmek arzusuyla kapınıza geliyorum. Bir pîr-i fânî soruyor, sanki hâlimden hiç anlamazcasına:
“-Kimi aramıştınız?” Ben:
“-Rasûlullâh’ı…” diyebiliyorum ürkekçe.
Titrek sesiyle cevap veriyor:
“-Rasûlullâh, ayak bastığın, nazar edebildiğin her yerde… Onu seven yürek onu her yerde bulur ve koklar…”

işte o an arş yıkılıyor sanki başıma… O an bir dikenli çalıydı, ciğerime girip çıkan, Allah bilir ya, mevt (ölüm) bile bu kadar acı değildir, ya Rasûlallâh!…

Fatımatü’z-Zehra annemizin hâli geliyor aklıma. Nasıl bir mum gibi günden güne eridiğini daha iyi anlıyorum.

Buram buram Sen kokuyor buralar, ismin arşın sütunlarında dahî yazılı… Ve kabr-i şerîfinizin tam önündeyim. Güneşin ışıklarıyla yarışırcasına bütün azametiyle nur saçıyor dört bir tarafa… Siz Refîk-i Âlâ’ya kavuşmaktan mesrur, biz sizi kaybetmekten mahzûnuz yâ Seyyidü’l-Kevneyn!..
* * *
Eğilip öpüyorum, geçtiğin yolları, bastığın toprağı, kanat çırpıyor vecde gelen, kirli bedenimde hapsolmaktan yorulan ruhum; göğüs kafesimi zorluyor, çıkmak istercesine, “Lebbeyk, Lebbeyk” diye cûşa geliyor.
* * *
Ve bir sesle irkildim, doğruldum yerimden: “Hayyeale’l-Felâh, Hayyeale’l-Felâh”… Kat kat açıldı, gözümdeki perde, şaşkınlıkla afalladım, arandım durdum… Rasûl’ün kokusu nerede? Gül kokulu Medine nerede?
Bir an acıdı, kavruldu yüreğim. Neşterlerle şerha şerha parçalandı kalbim. Nasıl geçmişti zaman? Ne olmuştu, nasıl olmuştu? Neredeydim, şimdi neredeyim?
Kulaklarımda çınladı ezanın nağmeleri… Gözlerim artık ağlamaz olmuştu; dışarıda huzurlu, coşkulu bir yağmur sesi…

“-Evet.” dedim, “Doğru!.. Rabbim çağırıyor huzuruna… Muhakkak ki huzur, O’nun huzur-i ilâhîsinde.”
Edâ ettiğim namazımın ardından, hasret dolu duâlarımı da yolcu ettim Refîk-i Âlâ’ya… Ve dedim ki:
“-Ey noksan sıfatlardan münezzeh, varlığının eşi, benzeri, ortağı olmayan Zü’l-celâl-i ve’l-ikram!..

Nasıl tattırdıysan o leziz ânı
Onsuz bir hayat istemem al artık bu cânı
Nasıl terkedip gittiyse O, bu hanı
Tek bildiğim O’nsuz yaşayamam artık bir ânı

Mektubum size ulaşır da kabul buyurursanız selâmımı, içine tasrih edemediğim kadar hasretimi ve belki de bu cürm yüklü kara yüzümle mümkün olmayacak vuslatımı yolluyorum.

Anladım ki, râh-ı necât size olan muhabbettir. istimdâd eden ümmetinizin ıslâh-ı hâli ancak size olan itaattir.

Gün gelip de bendeki emaneti aldığında emanetçilerin en büyüğü; bir gün ektiğimi biçmeye geldiğimde, merdud olma korkusuyla ürperdiğim Rabbimin sonsuz merhametine sımsıkı bağlandığım anda, işte o anda Rabbimin mağfiretini, zât-ı devletlerinizin şefaatini istirham ederim. Bu kalbimin karasını akıtttığım satırlarım, nurunuzu taleb eden bir dilekçe olsun. Niyazım beni de sevdikleriniz ve seçtiklerinizin kervanına katmanız…

Allah’ın selâmı, sizin, mübârek ailenizin ve kıymetli ashâbınızın üzerine olsun.
Sizi görmek arzusuyla yanan, 14. asırdaki ümmetinizden birisi…

Sevgiyle kalınız inşaAllah…

Muhammed(s.a.v) benim Efendim…

lglsz5wv5.jpg 

Bütün çiçeklerin içinde bir çiçek (gül), bütün taşların içinde bir taş (yakut), bütün insanlar içinde bir insan (peygamber) o.

Şairin dediği gibi,

Muhammedün beşerün lâ ke’l-beşer/Bel hüve yâkâtün beyne’l-hacer (Muhammed elbette beşerdir, ama sıradan bir beşer gibi değildir. Belki taşlar arasında yakut ne ise, insanlar arasında Muhammed de odur.)  

Sevginin damıtılmış, süzülmüş, rafine muhatabı olarak sevilen (maşuk), estetik sevgi imbiğinden geçirilip Müslümanların kalbine süzülen aşk (Muhammed).      Neler söylenmedi onun hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecektir de. Bütün söz ustaları kalemleri ellerine aldılar, adına na’t dediler onu anlattılar; tazarru dediler, ona iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi’raciye dizdiler şanını tebcil için. Adına gül dediler ve besteler yaptılar gül terennümünde, ilahiler söylediler gül deminde. Na’tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Rasul’ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta’lik.

Hamdullah’tan Hâmid’e harf başına Muhammed diye yazdı divitler; Levnî’den Osman’a tel tel renk verdi maviler ve çivitler. Onun içindir ki ne yana baksa Rasul’den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Rasul’ü özler, geceler ve gündüzler.

Eşya ve varlık Rasul için vardır ve Rasul, elbette eşya ve varlık kadardır. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Rasul’ün gül yanağından alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap…

Söz, kelam ve hitap…

Kimiler gül deyip ömür boyu gülerler; kimiler gül deyince gül uğruna ölürler. Muhammed, benim Efendim.     

Efendim’i anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Muhammed harflerinden Muhammed söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!..

Gülün kokusunu taşıyan bilgi canda ışık; ama bir gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür.     

Gülünce yüzünde güller açan güzeller, yüzyıllarca bütün güzelliklerini bir tek güzellikten damıtarak yaşadıklarının farkındaydılar; yazık ki teknoloji çağında bunu kaybettiler. Oysa beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca onu bilememenin ve onu sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Efendiler Efendisi’ne sığınmaktan başka kurtuluş bulamayacak, Efendim’i örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacak.

Eller nakış nakış, desen desen Muhammed’i dokudukça, kağıtlar renk renk, deste deste Muhammed’i okudukça ancak kurtulacak beşeriyet.

Onun gül damlası terinin ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile yanağının rengine pervaneler düşer.

Çünkü kimin eline değerse bir gül, elleri gül kokar onun. “Eğer Elçi’nin vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.” der Mevlana.

Lisan ve kalem onu hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bu yüzden biz haddimizi elbette bilecek ve Zekâî Mustafa Dede’den ariyet bir beyit ile ona iltica edeceğiz:  

Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah

Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah  

Elbette hasretini terennümdür kasdımız Efendimizin, cür’etimiz ise içimizin yanışından.

Varlığa o iken sebep, hayalinden ya fikrinden, hiç olmazsa adının zikrinden nasıl duralım ayrı.

Sevgiyle Kalın İnşaAllah…

Sen Kabul Buyur Bizi

islamasevgi.gif

Sana gel demeye yüzümüz yok Efendim. Sen kabul buyur bizi, sen davet et de biz varalım o ravzây-ı pâkine yalınayak. Gerekirse yollarında emekleye emekleye hatta sürünerek, yüzüstü gelelim huzuruna. Sen kabul et ki biz Senin uğruna her türlü ezâya, cefâya razıyız. Sümeyyeler misâli bizi de ayaklarımızdan bağlayıp develeri ters istikamete sürsünler. Bedenlerimiz iki parça olsun, vücudumuz tek parça olarak kapına gelmekten utanıyoruz. Bir değil bin parça olsun bedenlerimiz yeter ki kabul et bizi. Kabul et ki Bilâl gibi bizi de kızgın kumlara yatırsınlar ve diyebilelim Allah’ın huzuruna çıkarken, o gün, senin ve dinin için bütün meşakkatlere katlandık diye. Kabul et ki Habbab bin Eret gibi bizi de bir hasıra sarmalasınlar ve sonra da yaksınlar. Senin yolunda feda edilmemiş bir can olarak huzuruna gelmekten utanıyoruz Efendim. Yeter ki Sen ümmetim diye kabul et biz günahkârları Efendim. Bizi de livâü-l hamd sancağının altında topla o dehşetli günde. O gün öyle dehşetli gün ki bütün beşeriyet hatta peygamberler dahi nefsî nefsî dediği gündür. Sadece Senin ümmetî ümmetî diyeceğin o günde, bizi yani bu acizleri, bu günahkâr ümmetini bu hâlimizle perişan bırakma Efendim.
Öyle bir hâle düştük ki Efendim, gündüzlerimiz bile siyaha boyandı. Sen kokmayan gülleri büyüttük bahçelerimizde. Senin için olmayan neyimiz varsa hep renksiz, neyimiz varsa hep yağmalandı çaresiz. En kutsal hediyesiydin Yaradan ‘ ın bize. Heyhât ki koruyamadık tam manasıyla Seni. Asır, sînede ateş misâli oldu. İman elde kor gibi Efendim. Sevgili diye yılanlar atıldı koynumuza.

Ey Güllerin Sultanı! Sana gel demeye yüzümüz yok. Sen davet buyur bize. Biz gelelim alemlere rahmet olan Sen ‘ in nurlu eşiğine. Davet et ki bütün meşakkatler kabulümüzdür. Tek temennîmiz bu asrın biz çaresizlerini için de: “Ey Rabbim! Bunlar da benim ümmetimdendir ” demendir. Toprak olup aslımıza döneceğimiz günler elbette uzak değildir. Bir tebessüm buyur ki gittiğimiz yerler nûrunla aydınlansın Efendim.
Amellerimiz bizi cennetin yanına bile götürmez ki Sana muhabbetimiz olmadan. Bizi “ümmetim” diye kabul et ki asırlardır hep dünyaya bel bağlamış şu günahkârların artık Sen ‘ in muhabbetinle yürekleri taşsın cihandan, cûş-u hurûşa gelsin yüreklerimiz Sana olan aşkla.
On dört asır evvelinden: “Ümmetim yağmur misalidir. Evveli mi âhiri mi hayırlıdır bilinmez ” buyurmuştun. Ama Efendim, biz haramlarla, günahlarla hemhâl olduk dâim. İçimiz dışımıza bir çevrilse ne kadar acınacak halde olduğumuz görülecek. Allah ise bu halimizi mahşere sakladı. Bu yüzden başımız önümüzde, bu yüzden Sana, “gel ey Efendim” diyemiyoruz. Çünkü Sana gel demekten utanıyoruz Ey Gönüllerin Şehremîni! Öyle ise biz gelelim kapına. Kapına gelip kıtmirin olalım Sen ‘ in daima. Kabul et ne olur. Yoksa başımıza dağlardan daha büyük taşların yağacağı gün yakındır. O gün kaçacak yer olmayacak Efendim. Azığımız olan salih amelleri boynumuzda gerdanlık yapamadık bu dünya zindanında. Kalplerimiz taş kesildi
Ey Gönüllerin Sultanı! Ummanlar çekilip kurudu birer birer. Hayat çöl ortasında kaldı çaresiz.
Sana, gel diyemiyoruz Efendim, doğ gecelerimize diyemiyoruz Sultanım. Ama ne olur Sen kabul et de Senden gayrı neyimiz varsa hepsini geride bırakıp sana gelmek istiyoruz. Af diliyoruz kapında. Ey Güllerin Sultanı! Bize yüzünü çevirme ne olur. Efendim! Salât ve selâmlar Sana olsun.. Bizleri, Sana ümmet yapana hamdler o
lsun…

Alıntıdır.

130hyellow-rose-posters.jpg

Esselatü Vesselamü Aleyke ya Resûlullah!
Esselatü Vesselam Aleyke ya Habiballah!

Sevgili Peygamberim!

Sana bu mektubu bir Nisan ayının son gününde, ömrümün yarı yılı geçmiş, belki de tükenmiş bir bahar akşamında yazıyorum. Yine sana özlem doluyum, yine hasret doluyum, sana duygularımı nasıl anlatayım bilemiyorum.

Belki de şöyle başlamalıyım.
Ey güzeller güzeli, Rabbimin sevgilisi! Bu Nisan ayının güzelliği kadar güzel şu parlayan ayın ışığından daha parlak, şu mis gibi kokan hanımellerinden de güzel kokulu. Şu kırmızı güllerin güzelliğinden de güzel ve zarafetinden de zarif, ey tüm insanların sevgilisi! Ey Ebubekir’in dostu, Ömer’in yoldaşı, Ali’nin kılıcı, Osman’ın hayası, selam olsun sana!

Sevgili Peygamberim, gönül yoldaşım, sırdaşım, arkadaşım, sevgilerin en güzeli ile sevdim seni. Seni sevmek ne kadar güzelmiş, yaşımın olgun bir zamanında ancak anlayabildim. Seni tanıdıkça sevdim, sevdim, sevdim.

Sana olan özlemimi anlatmak için Asr-ı Saadette yaşayabilseydim, bu sevdayı seninle paylaşabilseydim, yüreğimizi daraltan sıkıntıları sana anlatabilseydim. Senin tozun toprağın olabilseydim Efendim. Sorma bizleri ne olursun, bizler ne haldeyiz, senin bıraktığın yerlerde ne yazık ki değiliz. Senin ümmetin makam, mevki, mal, itibar peşinde. Hiç kimse sormuyor artık zenginin malı helalden mi haramdan mı? Mevki ve makam sahipleri o yerleri gerçekten hak ediyor mu? İnsanları ağlatanlar, ağlatmaktan zevk duyar oldu. Fakir fukara ne halde, hiç kimse sormaz oldu. Mevki ve makam sahipleri bulundukları yerleri kaybetmemek için, haksızlığa göz yumuyor.

Senin zamanında böyle değildi Efendim.

Ey güzeller güzeli bizleri seyretmektesin. Ümmetinin halini hepsini bilmektesin. Senden dua bekliyoruz Efendim. Medine’nin sıcak meltemleriyle nur ve ışık saracak rahmet bulutlarını gönderiver. Allah’tan gelen her şeye teslimiz, sabır ediyor ve şükrediyoruz, ama artık bu sıkıntılarımız bitsin istiyoruz.

Diyeceksin belki de, sizler bunları hak ediyorsunuz. Benim sünnetime Rabbimin emrine karşı geliyorsunuz. Beni gerçek anlamda sevmiyorsunuz.

Hayır Efendim. Gerçekten seni çok seviyoruz, baktığımız her yerde seni görmeye çalışmaktayız, ama belki de bizler nefislerimizin kurbanıyız.

Bir çiçeğe senin gibi bakmayı bilmediğimiz için, toprağın yeşermesini, ağacın yeşillenmesini, bir ananın çocuğunu sevmesinden ibret almayı bilmediğimiz için böyleyiz.

İşte onun için belki de Asr-ı Saadette yaşamak istiyoruz. Senin teslimiyetini görmek şükrü eda edişini seyretmek, seninle aynı mekanı paylaşmak ve aynı havayı solumak için istiyoruz.

Belki de sana şöyle seslenmek istiyoruz.
Ey Sevgililer Sevgilisi nerdesin?
Gel artık yüzyıllar geçti aradan
Bir dua iklimiyle gel ne olur
Bir rahmet deniziyle gel ne olur
Sil bütün kanayan yaraları
Aydınlat yeniden bütün dünyamızı
Işık saçarak nur saçarak gel
Gel de ey güzeller güzeli
Nasıl gelirsen gel

Efendim, altı sene önce Hacda çok güzel duygular yaşadım. Medine’nin mis kokuyordu havası, meleklerin miski amberdi kokusu. Adım adım yaşadım, ama dayanamadım. Senin soluduğun havayı solumak, senin gezdiğin toprakta gezmek, Uhud Dağını seyretmek, Hamza’nın şehit oluşunu hayal etmek öyle güzeldi ki, Rabbim tekrarını nasip etsin inşaallah.

Ya Nebi! Sana olan özlem hiç bitmiyor, dinmiyor. Rabbimin yarattığı her şeyde, Onun azametini görmeye, senin “Ümmetim, ümmetim” diye seslenişini duymaya çalışıyoruz. Senin yolundan belki de tam olarak gidemiyoruz, ama senden şefaat bekliyoruz. Bir gün gelip bu dünyadaki görevimiz bittiğinde bizi gerçek alemde kucaklamanı bekliyoruz.

Sana selam olsun ey Sevgililer Sevgilisi. Kalbimiz yanarak özlemimiz bir kat daha artarak yalvarıyoruz Rabbimize.
Bizi sana layık ümmet etsin. Layık etsin ki ebedi alemde ebediyen seninle olalım.

Şimdilik hoşçakal Efendim.

 

Sevgiyle dua ile kalın inş.