Category Archives: PEYGAMBER EFENDİMİZE ,Mektuplar

Yüreğime Gel ya MUHAMMED(s.a.v)

Standart

 yuregimegel

Şu günahkar,şu katı kalbime, sevgine muhtaç,aşkına susamış yüreğime gir ya Muhammed!!

Ay’ı böldüğün gibi yüreğimi de, aşkınla ikiye böl!

Bir tarafında EN BÜYÜK SEVGİLİ taht kursun en zirveye,bir tarafında sen kur saltanatını;

Ey Nazlı Sultan!

İbrahim’in baltasını al eline ve kır yüreğimdeki bütün putları. Musa’nın elini getir yüreğime ve aydınlat yüreğimi.

Musa’ nın asasını vur gönlüme!Böl yürek denizimi ikiye ve EN BÜYÜK SEVGİLİ’ NİN sevgisiyle senin sevgin,el ele geçsin yüreğimin en derinine ve en zirvesine giden yoldan ve sonra kapansın yürek denizim, firavunî sevgiler boğulsun iman denizlerimin dalgalarında.

Yüreğime gel ya MUHAMMED!

Yüreğim;hicretinden önceki Medine gibi seni bekliyor. Yüreğime hicret et ya MUHAMMED.!Gel ve mescidini kur gönlüme..Münafıklığı ve küfrü kov kalbimden..Ve iman devletini kur yüreğime…

Yüreğime gel ya MUHAMMED.!

Misafirlerin en azizi,en güzeli!En mubareği ve en mukaddesi!Misafirlerin gülü,en güler yüzlüsü,en güldüren yüzlüsü,güllerin kendisinden güzellik ve ilham aldığı,gül yüzlü ve gül yürekli Nebi!!!

Gel ve gülle donat kalbimi!

Gel ve nurunla doldur,gel ve sevginle kandır, gel ve aşkınla yandır yüreğimi!Sensiz ana babasını kaybetmiş gözü yaşlı,kalbi yaralı bir yetimim ey Nebi!Gel ve sevindir beni,okşa saçlarımı,al gönlümü.Tut ki;erken yitirdiğin Kasım’ınım,doyamadığın Abdullah’ınım.
Tut ki; canının goncası torunun Hüseyin’im. Şefkatinle sar beni,muhabbetinle kuşat beni ey Nebi…


Yüreğime gel ya Muhammed.!Yüreğim şimdi Mescidi Aksa…Filistinli çocuklar koşuyor yüreğimin bulvarlarında..Kimisi babasını arıyor gözü yaşlı, kimisi oyun yerine taş atıyor zulmün beynine,kimisi küçük bedenine gelinlik yerine,damatlık yerine bombalar kuşanmış yürüyor küfrün kalbine.

Şehadetin gururu ve ay yüzlerinde…

Ve Ümmetin boynu bükük, ümmetin diz çökmüş yüreğimde. Haydi! Yüreğime

gel ey Nebi!Cebrail’le,Burak’la gel!Ve imanı yaralanmış,izzeti paralanmış,namusu ayaklar altına alınmış,her cephede yenik düşmüş ümmetinin yüreğini sevgi yağmurlarınla yıka ve çıkar miraca!!!!!

Ey Nebi!”Sevdiğinize sevginizi söyleyin”buyuruyorsun. İşte söylüyorum,işte haykırıyorum sana;

SENİ SEVİYORUM EY NEBİ…

SENİ ÇOK SEVİYORUM!!!!!

VE EN BÜYÜK SEVGİLİ’ DEN ;önce O(c.c)’u ve sevgisini,sonra da seni ve sana kavuşmayı diliyorum…

Seni seviyorum Efendim!

Seni çok seviyorum ey SEVGİLİ!!!!!!!!!!!!!!

Selam ve Dua ile…

Ey Sevdasına Yandığım…

Standart

efendim

 

Ey sevgisine susamışlığım,

Ey sevdasına yandığım,

 

 

Unutamadığım, unutturamadığım… Dudağımdan dökülen söz, söylenmemiş türküm, bitirilmemiş bestem, kullanılmayan notam… Öyle bir nota ki birkez duyduğumda sesini, bana kendini hemen hissettiren… Öyle bir bestesin ki satırlar inci inci kafiyelerle süslü… Ve öyle bir türküsün ki, tam söyleneceği anda boğazımda düğümlenen ve ardından gözyaşlarımla söylenen…

 

Heyhat yar, öyle bir derde düşmüşüm ki gel derdime sen ağla diyorum, bana derdimin güzel olduğunu söylüyorsun…Oysa derdim büyük, yolum uzun, yolluğum az, sabrım sınırlı ama sevdam sonsuz, davam büyük… Yüreğimden tutuyorsun yar, bırak desem bırakmazsın, çünkü tam yerindesin… Olabildiğin en güzel yerde ve en güzel halinle beyazlar içinde bana gülümsüyorsun…

 

 

O da ne? Bırakıp gidecek misin? Ama niye? Yar, sevdasına yandığım beyaz güvercin… Simsiyah gözlerinde kendimi bulduğum yar… Bu kadar az mıydı birlikteliğimiz, bu kadar güzel mi olabilirdi Seninle bir kaç saat… Beni unutma diyorsun Yâar, daha gitmedin ama inan seni şimdiden çok özledim, Yar bırakma beni bu köhne dünyada, dostluğun, vefanın, doğruluğun katledildiği bu dünyada.. Beni de götür o güzel mekanına, beraber koşturalım seninle, beraber bakalım tomurcuklara, beraber yeşertelim goncalarımızı. Kısacası birbirimizin özü olalım… İstemez misin yar, kapının tokmağının çivisinin pası olayım, kapının sadık bekçisi olayım…

 

 

Bırakma yar, zira bırakırsan, korkarım, ağlarım, daralırım… Bu küçük oda benliğimde büyür ve beni benden ötürü boğarcasına öldürür… Yüreğimden tut yar ya da ellerimden tut nazlı güvercin… Bırakma ellerimi uçalım Seninle mavi sonsuzluğa doğru… Bırakalım benliğimizi boşluğa, eneler ayaklar altında olsun… İmanınla uçur beni Ey Sevgili, En Sevgili’m…

 

 

Ey derdimin dermanı, Ab-ı Hayat’ım, Sensizlik ne kadar zormuş meğer, Seninle değil de Seni bu satırlarda aramak, bir hayalin peşinde koşmak çok zormuş. Oysa bir papatya kadar masum, kafamı uzatmış her daim Seni beklerken, vefalı vefasızlar! Üzerime basıp ezdiler beni, ezdiler zira Rabbim tekrar yeşertti beni rahmetle, sevdayla, duayla ümitle, coşkuyla, yağmurla…

Yüreğim Senin Efendim, sevdam Senin, yolum Senin yolun, davam boynumun borcu…

 

Beni bana bırakma, beni yanlız bırakma, beni Sensiz bırakma. Sen gittiğin günden beri bozuldu dünya hali bebelerin gözyaşları dinmedi, analar gülmez, yağmurlar yağmaz oldu. Yüreklerde bir fırtına… Öyle bir fırtına ki kimi Allah (celle celâluhu), kimi Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem), kimi de KAN diyor… Dışarı da kan gövdeyi götürüyor Sevgili’m…

 

 

Ey sevgili yüreklerimiz Senin elinde, onların hidayeti ise Rabbimin… Yüreğimden yüreğine yol var dost, o yolları şu an yeşertme çabası içindeyim ama Sensiz olmuyor inan, tek başıma kalkamıyorum bu yükün altından, kimi zaman gözyaşlarımla suluyorum goncalarımı, kimi zaman bir güneş misali gülümsememle onlara hayat veriyorum. Ama çok yoruldum yar, yoruluyorum ve bunca nimetin kıymetini anlıyor ve eşyanın maddiyatta sınırlı kalmadığını görüyor ve ondaki maneviyat yansımalarını sezebiliyorum.. seziyor ve sonunda Seni buluyorum.. Az kaldı Ferhat ,çoğu gitti azı kaldı diyor ve suyun kaynağını bulmaya çalışıyorum…

 

 

Öyle bir zaman oluyor ki Yusuf görünce değerlerimi! (Her ne kadar benim olmasa da) ellerime sürüyorum, oysa Seni görünce Yusuf’un güzelliği Senin güzelliğinin yanında hiç kalıyor, Senin dırahşan çehren, ayın ondördü alnın o değerleri yüreğime, sineme sürüyor…

Ve öyle bir zaman oluyor ki ;Yok mu bir Sevgili?; deyip çıkınca Mecnun gibi çöllere, utanarak huzuruna geliyorum s eni bulup. Affet beni Sevgili, affet zira Sen affetmezsen akıbetimin kötü olmasından korkuyorum.

 

 

Seviyorum Efendim, Seni öyle seviyorum ki, aslında Mus’ab bin Umeyr’i severken bile Seni seviyorum, çünkü Sana en çok benzeyenlerden biri O… Gülmesi Sen, ağlaması Sen, ahlakı Sen… Senden bir parçaydı sanki… Nasıl olmasın ki? Seni görüp de Sen olmasaydı ayıp ederdi, zaten o zamanda MUS’AB olmazdı….

 

 

Efendim bu mektubu Size yazmam o kadar zor oldu ki, yazıp yırttığım her kağıt yüreğimden koparılan bir parça oldu… Sonunda yazdım, yazdım ama gönderilecek bir adresi yok, hangi pul geçerli o bile belli değil. Ama biliyorum Efendim şu an melekler bu dakikaları kaydediyorlar, arka fondan eşlik eden ezgiyle birlikte aheste aheste yazıyorlar bu kutlu dakikaları… Çünkü onlar da Seni yazıyorlar Efendim, onlar da En Sevgili’yi yazıyorlar…. İşte Efendim ben de melekleri şahit koşarak inşallah bu mektubu size Livaülhamd’da vereceğim. Aslında orada Size vereceğim mektuplardan sadece bir tanesidir bu…

 

 

Muhterem Efendim, Gül yüzlüm… Size sayfalar dolusu yazmak isterdim, ne yazık ki saatler ve kağıtlar yeterli olmuyor. Sizi çok seviyorum Efendim… Ne olur bekletmeyin artık, bekliyoruz yıllardır…

 

Son yüzyıldan bir hayranınız…

 

SELÂM SANA, YÂ MUHAMMED MUSTAFA

Standart

Selâm Sana, Âlemlerin Rahmeti, 

Gönüllerin, iki cihan serveti, 

Yedi katlı semâların zîneti, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.
 

Selâm Sana, Âlimlerin yücesi, 

Göklerdeki ilk Nûr’un üç hecesi, 

Şâhit Sana âyetlerin nicesi, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

 

Selâm Sana, ümitlerin elçisi, 

Kıyâmet gününde, sırat bekçisi, 

Ümmetin, Allah’a yalvaran sesi, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

  

Selâm Sana, Cennetlerin yoldaşı, 

Sevgi san’atının, usta nakkaşı, 

Rabb’in en sevgili kulu, sırdaşı, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

 

Selâm Sana, Peygamberler Sultânı, 

Gönüller mimârı, canlar cânânı, 

Mahşer tayfununda, ruhlar mekânı, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

 
Selâm Sana, ad ve sıfat zengini, 

Cihana vermedi, Allah dengini, 

Ve kimseye, o nûrâni rengini, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa. 

 

Cengiz Numanoğlu

Gül

Standart

Cennet kapıları açılıp, “Gir ya Muhammetd denildiğinde giremem ben, ta ki
ümmetim gelmezse, ümmetim yanımda olmazsa, dediğin ümmetiniz …

Bütün
insanların birbirinden kaçıştığı o günde, kızım Fatıma ,Oğlum İbrahim Sana
feda olsun. İlla ümmeti, illa ümmeti dediğin o biçare ümmetiniz…
 
Seviyoruz Seni Sevgili!

Hicret eder gibi seviyoruz biz Seni. Sümeyyeler
gibi sevemesek de, Bilaller gibi göğsümüzde taşlar yeşertemesek de seviyoruz
Seni Sevgili.

Uhud’da Sana ok isabet etmesin diye önünde duvar olan sahaben gibi olamasak
da, Seni onlar gibi sevemesek de aynı sevdayla Seni sevdik; aynı sevdayla
güllere Senin kokunu
verdiği için hayran olduk; aynı sevdayla güllere bakınca kendimizden
geçtik.. Hep aynı sevdayla yaşadık Sevgili, Seni göremesek de Gül Efendim,
Seni görme umuduyla yaşadık…

Hep içimizdeydin Sen Sevgili. Hiç çıkmadın ki…
 
Bu sevda hiç yüreklerimizden çıkmadı. Onun içindir ki, güle Senin kokun
verildiği için aşık olduk.
 
Bir yakaze halinde gördüğüm gözlerin,
Uyanmada kaybetmeten korktuğum rüyam,

Ve sen Rüyalarımdaki çiçek,

Koklamaya kıyamadığım kadar güzel,
Hatta en güzel………

Gül……………
 
Cemre düşer kalbimi,
Kainat anlamına kavuşur,

Bakarsın,
Görürsün o zaman seni,

Bir Anne bağrında yatan bebek saflığındada ileri,
En masumane,

Sen hayatın temiz yönü gibi,

Yüceliğin yüreklerde şiir,
Dillerde türkü…………
 
Seni anlatmak, Seni anlatmak kadar zor işte……….

Ve sen çok uzaklarda bir yerde……………….

Gül……
 
Gecemde yıldızım ol, yolumu bulayım
Gündüzünde güneşim ol, sende ısınayım…………

Bir küçük balığım, denizim ol, nefes alayım,
Ceylanım, yeşilliklerimi kaybettim, ucsuz bucaksız ovalarım ol, sende
koşayım……

Bir martıyım, ufuklara hasret, gökyüzüm olda sende uçayım………….

Patlamaya hazır bombayım,
Ateşim ol,

Zerrelerime kadar sende yok olayım…………..

Umudum ol,
Hülyalarım,

Ulaşamadığım hayallerimi sende yaşayım……….

GÜL……….
 
Olmayan,
Olunmaya hasretlikler değil,

Hasretlikleri yaşayan………………

Kor ateş gibi pişmanlıklarda yüreğe oturduğunda,
İstenilen O hasretliklerden başkası değil……………
 
Görülen rüya,
Yazılan şiir güllerden başkası değil………

Sadece bir feryat,
Bir aman,

Esmek istediğinde deli gönül,
Gördüğüm bir resim,
Dilimde bir isim……………

GÜL……………
 
GÜL GİBİ OLAN SEN,
GÜL GİBİ KOKAN SEN,
GÜL GİBİ GELEN SEN,
GÜL GİBİ GÜLEN SEN………

Renklerin ve varlığın yanında soluk kaldığı,

RENKLERİ VE VARLIĞI SENDE YAŞAYIM,
EYY GÜL………….

alıntı

Gül Aşkın Mihrabıdır

Standart

Başkaları gülü bir çiçek diye sever belki de. Ama biz, gülü “gül” olduğu için severiz. Bizim için gül sevgilidir, gül güzelliktir, gül coşkudur. Gül, esmanın eşyaya tecellisinin esrarıdır. Gül aşktır, gül sevinçtir, gül bahar muştusudur… Gül, ezelle ebed arasındaki bütün zamanların en güzelinden yansımalar taşıdığı için güzeldir. Ve katmer gül; rengini şehit kanından, kokusunu Efendimiz (A.S.)’ın mübarek teninden aldığı için çiçekler sultanıdır..

Bu sebeple olsa gerek, gülün kokusuyla kendimizden geçeriz. Başka bir aleme gideriz. Yol buluruz mâverâya… Biz güle, gülistanda açan katmer güllere “Peygamberlik Gülzarının Eşsiz Gülü”nün remzi olduğu için vurgunuz. Ve gülü her kokladığımızda salâvat getiririz, O’nun terinin kokusundan bir zerreyi teneffüs ettiğimizden…

Gülü tarife ne hacet; gül Sevda-yı Muhammedî’dir. Gülün sevdası kalbimizin hâfi tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır. Ve bizler, gönlü gülşen olan insanlara meftun oluruz, Kainatın Solmayan Gülü’nün aşkıyla… Gün gelir, gözyaşıyla gül sularız. Bir gül için bin dikene su veririz. Ve biliriz ki, güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde gül vardır.

O, aşkımızın mihrabındaki gül… O, alemlere rahmet olarak gönderilen bir rasûl… O, çöl sıcağındaki bir kevser şelâlesi… O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şulesi… Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar, O’nun sönmeyen ışığının en mütevazi kandilleri… Sera da, süreyya da O’nun nuruyla aydınlanır… O’nun sîreti bir amaç, O’nun sünneti bir hidayet, O’nun sureti gönüllere ülfet ve nimet veren bir âb-ı hayat… Ruhumuz O’na aşık… O, gül mushaflı sevdamızın sembolü…

O, onsekiz bin alemin emsali olmayan gülü…

Lakin, O Gül’ün sevdasını kelimelerle anlatmak, dizelerle vasfeylemek ne mümkün ..?

O’nda toplanmıştır bütün güzellikler… O, hep ümmetim, ümmetim diyen, nefsim demeyen Hatemül Enbiya tacının sahibi… O, Sidretül Münteha’nın misafiri… O, Gaye İnsan… O, Mahşer günündeki tek sığınak… O, kırık gönüllerin mimarı… O, Hakk’a giden yolun rahmet kapısı… O, İslam’ı bütünüyle hayatında billurlaştıran, bizatihi İslam’ın kendisi olan Habib-i Kibriya… O, çöle inen nuru bütün cihana yayarak tebliğini tamamlayan nebiler nebisi… O, tek Rehber… Aşıklar O’nun için yanar… Sadıklar O’nun için ağlar… Rüzgar O’nun yadıyla eser… Bülbüller O’nun kokusunun olmadığı yerlerde susar… O’nun izinden gitmeyen saadet bulamaz. O’nun nuruna pervane olmayan mahşerde kurtulamaz

O, ilahi nizamın namütenahi güzelliğini bahşetti gönüllerimize… O, ruhlarımıza üflediği sonsuzluk aşkıyla hilkatin esrarını öğretti bize… O’nsuz ne farkı vardı gündüzlerin geceden?.. O’na gelen vahiyle aydınlandık, karanlık her düşünceden… O olmasaydı, sonsuzluk iklimine ulaşamazdık… O olmasaydı, dünyadaki bu sarp yokuşları asla aşamazdık… O’nunla kalbimize nur olup, ilham doldu… O’nunla ışık buldu gece, gündüz ve akşam… O’nsuz baharlar kıştı… O’nsuz insanlık, öksüz ve yetim kalmıştı..

Kainatta mütecelli olan esma-yı ilahiyye’yi şahsında en mükemmel biçimde tebarüz ettirip, en mücellâ keyfiyetiyle temsil eden gaye insan O’dur. O’nun her kelâmı hakla batılı ayıran bir kıstas.. O’nun her hükmü şaşmaz bir adalettir. O’nun hayatı tebliğini temsille geçmiş ve cihana en iyi tebliğin temsil olduğunu göstermiştir..

O, ıztıraptan çatlamış dudaklara merhem, kuraklıktan çoraklaşmış gönüllere zemzem, insanlığını kaybetmiş ruhlara erdem ve alev alev yanan sinelere bir meltem gibi serinlik; bizlere cennet-asa baharlar ikram eder..

O’nun gelişi, gecelerin ebedi bir gündüze dönüşüdür… Ve O’nunla İslam’ın nuru tulû etmiştir. O, ümmetini küfrün yakıcı sıcağından imanın serin iklimine kavuşturmuş, karanlıktan nurun aydınlığına çıkarmıştır…

Unutmayalım ki, en karanlık devirlerde bile dikenler arasında goncaya durmuştur güller… Gülün çevresindeki dikenler, gül kokusuyla hemhâl olunca güle dönüşür birer birer… Bizler, Gül kokusunun ikliminde insanlığımızı yeniden keşfettiğimiz zaman; rahmet, bereket ve hidayet yağmurlarıyla madde ve mana planında dirileceğiz. Mekanın ve zamanın ölü noktalarına Gül Devri’nden gelen esintilerle hayat üflemeye muktedir olacağız. Gül yüzlüler göz yaşıyla gül sularken, tomurcuk veren güllerin açılmasını beklemektedir… Gonca güller açıldığı zaman vuslat baharı gelecek, gönlümüz şaduman olacaktır. Kalpler O’na bağlanıp ram olduğunda, yanlışlıklar bütün neticeleriyle ortadan kalkacaktır…

Sonsuz salat ve selam O’nun üzerine olsun

Resule Mektup

Standart

Allah (c.c)’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun; ey Allah (c.c)’ın kulu ve elçisi,

Hakkın sesi,

Alemlere rahmet, insanlığa uyarıcı ve hidayet müjdecisi.

Küfrün karanlığını dağıtan ve yolumuzu aydınlatan nur huzmesi.

Kutlu sahabelerin (r.a.) gibi sesleniyorum sana: “Anam babam sana feda olsun!”

Özlemin dağıtıyor yüreğimi.

Ey Nebi (a.s)!

Belki göremedim Ay’ı kıskandıran yüzünü ve insanın içini ısıtan güzeller güzeli gülüşünü.

Belki duyamadım sesini; gönüllere inşirah, kalplere hidayet saçan

Ve cenette çağıran.

Belki olamadım yanında; Bedir’de, Uhud’ta, Hendek’te ve Veda Haccı’nda Ka’be’de.

Belki biat için tutamadım öpülesi ellerinden; Akabe’de.

Koşamadım yardımına, düşmanların tuzaklar kuruyorken; Mekke’de, Medine’de.

Fakat, yine de özlemin kor gibi yakıyor yüreğimi.

Ey nebiler nebisi (a.s)!

Hüzünlüyüm, kederliyim ve yanık yüreğim şimdi.

Nedendir bilir misin?

Maziye dönük olsaydı özlemim yalnızca, belki bu kadar yakmazdı benliğimi kuşatan hasretin.

Fakat; ey Nebi (a.s), sen gittin gideli alemde rahmetten eser kalmadı;

Şeytan ve yandaşları kuşattı çepeçevre bizi.

Barış ve esenlikle ilmik ilmik ördüğün coğrafyamıza, göz yaşı ve kan damladı.

İşitiyor musun Filistin’den, Keşmir’den, Afganistan’dan benden yükselen feryadı!..

Bilir misin ey Nebi (a.s), neler oldu bu topraklarda senden sonra? Nice cinayetler işlendi, nice sürgünler yaşandı, nice zulümler yapıldı.

Kırdığın onca put, birer birer yeniden inşa edildi. Ve yeniden sahte ilahlar sahne aldı.

Sümeyyeler, Fatımalar, Zeynepler ağlatıldı.

İffet timsali örtülerine el uzatıldı…

Nasıl yanmasın yüreğim ey Nebi (a.s), nasıl dağlanmasın!

Ey Kainatın Efendisi (a.s)!

Bugün her zamankinden daha fazla muhtacız hayat veren çağrına,

Tezkiye eden mürebbiliğine,

Hidayete ulaştıran önderliğine,

Ve -illa ki- örnekliğine.

Sen ki, yürüyen bir Kur’an’dın, Sen ki, en üstün ahlâk üzereydin,

Bağışla beni; Seni övmek bana düşmez, övmüşken Kainatın Sahibi.

Ey Allah’ın Elçisi (a.s)!

Sana karşı mahcubum, yüzüm yok yüzüne bakmaya.

Zira; sahip çıkamadım bıraktığın emanete hakkıyla.

Üstün ahlâkını, yürüyen Kur’an oluşunu, zalimlere karşı izzetli ve mü’minlere karşı merhametli duruşunu, örnek alamadım lâyıkıyla.

Ama, her şeye rağmen ümidim var; yolunu sürdürmeye ve izinden yürümeye.

Çünkü seviyorum seni,

Seviyorum, seni seveni.

Ey Nebi (a.s)!

Ahir zaman ümmetinin bağrı yanık bir ferdi olarak, zerrelerim adedince salat’ü-selam yolluyorum sana.

Selam olsun sana, aline, ashabına..

Selam olsun; sensizlik ikliminde gölgesine sığındığım ve aşkıyla avunduğum kutlu davana

ALINTI…

Bu Yürek Seni Nasıl Anlatsın

Standart

Mahlûkâtın adedince, arşın büyüklüğünce, Zâtının rızâsınca ve ilminin sonsuzluğunca hamd; Mâlike’l-mülk, Zü’l-celâli ve’l-ikram, Rahman ve Rahim olan Allah’a…

Ve sonsuz sayıda salât ü selâm, Allah’ın Rasûlü, pâk elçisi Muhammed Mustafa’ya…
Ya Rasûlallâh!

Her ne kadar size layık olmasa da sevgim, âzâd edilmek istemeyen bir köleniz olarak kabul ediniz sevgimi Efendim!..

Size günahkâr yüreğimden çıkan ama tertemiz duygularımla yazıyorum. Ve sizi selmaların en büyüğü, en güzeli ile selamlıyorum:

Esselâmu aleyke yâ Rasûlallâh!
Esselâmu aleyke yâ Hâteme’n-Nebiyyîn!
Esselâmu aleyke yâ Fahr-i Âlem, Ahmed ü Mahmud, nur Muhammed Mustafâ’mız!..
Selamlarımı yolluyorum, acziyetimle… (yasaklı söz)ürmek için yarışan meleklerle, duâlarınızı bekliyorum Efendim.

Bu karadan da kara geçmişime, zifiri karanlık olmuş yanıma-yöreme… Hak Teâlâ’nın hatırına bir nur olun, kapkaranlık dünyama…

Ricâm kâinâtın en şereflisine…
Herkesin “ene: ben” diyeceği günde “ümmetî, ümmetî” diyen size…
“Cehenneme düşüyorum”, sesleniyorum Efendim. Hak ettiğimi düşünmeksizin; çığlıklarım çaresiz…
“Bir yudum su…” diyorum yâ Nebî, Allah için bir yudum su!..
Derinlere düşüyorum, tutun ellerimden; her yanım ağır yanık kokusu!…

Günahkâr ellerimle, iştiyâkla yazdığım mektubuma; hasretimi işledim nakış nakış her yanına… Binbir teessür ve elemle, tecerrüd ettim bütün nefsânî arzularımdan… Mahcûbiyetimden Zâtınıza bakacak yüzüm yoktur, Yâ Rasûlallâh!..

Ey şefîe’l-Müznibîn,
Günahımın utancı, al al yansırken yüzüme, her teheccüd vakti ilticâ ediyorum kalb-i pâkine, “Ne olur, ne olur ümmetin olmaya kabul et, beni!” diye…
Gül kokulu Peygamberim; size ümmet olmayı bilemedim, sünnet-i seniyyenizi lâyıkıyla hayatıma tatbik edemedim. Dayanağım bir tek “kelime-i tevhid” gerçeğidir.

Ey benim ulu dağlarda açan kardelenim, cennet kokulu Efendim,
Hasretiniz bir kor, içten içe yakıyor yüreğimi… Hasretinizi çeken bir dağ olsam erirdim hicranımdan. Her yağmur yağışında yönümü dönüyorum Kâbe’ye, havayı kokluyorum belki rahmet melekleri Senin kokundan da bir nebze taşır diye…

Ve ömrümden eksilen her yeni günle vuslat ateşin yakıyor her yanımı… Size kavuşmanın özlemi ile hayaller kuruyorum her gece…

Ve bir gün, işte Ravza-i Mutahhara’nın önündeyim. Ayaklarım tutmuyor. Haşyetle titriyorum. Sizi görebilmek arzusuyla kapınıza geliyorum. Bir pîr-i fânî soruyor, sanki hâlimden hiç anlamazcasına:
“-Kimi aramıştınız?” Ben:
“-Rasûlullâh’ı…” diyebiliyorum ürkekçe.
Titrek sesiyle cevap veriyor:
“-Rasûlullâh, ayak bastığın, nazar edebildiğin her yerde… Onu seven yürek onu her yerde bulur ve koklar…”

işte o an arş yıkılıyor sanki başıma… O an bir dikenli çalıydı, ciğerime girip çıkan, Allah bilir ya, mevt (ölüm) bile bu kadar acı değildir, ya Rasûlallâh!…

Fatımatü’z-Zehra annemizin hâli geliyor aklıma. Nasıl bir mum gibi günden güne eridiğini daha iyi anlıyorum.

Buram buram Sen kokuyor buralar, ismin arşın sütunlarında dahî yazılı… Ve kabr-i şerîfinizin tam önündeyim. Güneşin ışıklarıyla yarışırcasına bütün azametiyle nur saçıyor dört bir tarafa… Siz Refîk-i Âlâ’ya kavuşmaktan mesrur, biz sizi kaybetmekten mahzûnuz yâ Seyyidü’l-Kevneyn!..
* * *
Eğilip öpüyorum, geçtiğin yolları, bastığın toprağı, kanat çırpıyor vecde gelen, kirli bedenimde hapsolmaktan yorulan ruhum; göğüs kafesimi zorluyor, çıkmak istercesine, “Lebbeyk, Lebbeyk” diye cûşa geliyor.
* * *
Ve bir sesle irkildim, doğruldum yerimden: “Hayyeale’l-Felâh, Hayyeale’l-Felâh”… Kat kat açıldı, gözümdeki perde, şaşkınlıkla afalladım, arandım durdum… Rasûl’ün kokusu nerede? Gül kokulu Medine nerede?
Bir an acıdı, kavruldu yüreğim. Neşterlerle şerha şerha parçalandı kalbim. Nasıl geçmişti zaman? Ne olmuştu, nasıl olmuştu? Neredeydim, şimdi neredeyim?
Kulaklarımda çınladı ezanın nağmeleri… Gözlerim artık ağlamaz olmuştu; dışarıda huzurlu, coşkulu bir yağmur sesi…

“-Evet.” dedim, “Doğru!.. Rabbim çağırıyor huzuruna… Muhakkak ki huzur, O’nun huzur-i ilâhîsinde.”
Edâ ettiğim namazımın ardından, hasret dolu duâlarımı da yolcu ettim Refîk-i Âlâ’ya… Ve dedim ki:
“-Ey noksan sıfatlardan münezzeh, varlığının eşi, benzeri, ortağı olmayan Zü’l-celâl-i ve’l-ikram!..

Nasıl tattırdıysan o leziz ânı
Onsuz bir hayat istemem al artık bu cânı
Nasıl terkedip gittiyse O, bu hanı
Tek bildiğim O’nsuz yaşayamam artık bir ânı

Mektubum size ulaşır da kabul buyurursanız selâmımı, içine tasrih edemediğim kadar hasretimi ve belki de bu cürm yüklü kara yüzümle mümkün olmayacak vuslatımı yolluyorum.

Anladım ki, râh-ı necât size olan muhabbettir. istimdâd eden ümmetinizin ıslâh-ı hâli ancak size olan itaattir.

Gün gelip de bendeki emaneti aldığında emanetçilerin en büyüğü; bir gün ektiğimi biçmeye geldiğimde, merdud olma korkusuyla ürperdiğim Rabbimin sonsuz merhametine sımsıkı bağlandığım anda, işte o anda Rabbimin mağfiretini, zât-ı devletlerinizin şefaatini istirham ederim. Bu kalbimin karasını akıtttığım satırlarım, nurunuzu taleb eden bir dilekçe olsun. Niyazım beni de sevdikleriniz ve seçtiklerinizin kervanına katmanız…

Allah’ın selâmı, sizin, mübârek ailenizin ve kıymetli ashâbınızın üzerine olsun.
Sizi görmek arzusuyla yanan, 14. asırdaki ümmetinizden birisi…

Sevgiyle kalınız inşaAllah…

Muhammed(s.a.v) benim Efendim…

Standart

lglsz5wv5.jpg 

Bütün çiçeklerin içinde bir çiçek (gül), bütün taşların içinde bir taş (yakut), bütün insanlar içinde bir insan (peygamber) o.

Şairin dediği gibi,

Muhammedün beşerün lâ ke’l-beşer/Bel hüve yâkâtün beyne’l-hacer (Muhammed elbette beşerdir, ama sıradan bir beşer gibi değildir. Belki taşlar arasında yakut ne ise, insanlar arasında Muhammed de odur.)  

Sevginin damıtılmış, süzülmüş, rafine muhatabı olarak sevilen (maşuk), estetik sevgi imbiğinden geçirilip Müslümanların kalbine süzülen aşk (Muhammed).      Neler söylenmedi onun hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecektir de. Bütün söz ustaları kalemleri ellerine aldılar, adına na’t dediler onu anlattılar; tazarru dediler, ona iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi’raciye dizdiler şanını tebcil için. Adına gül dediler ve besteler yaptılar gül terennümünde, ilahiler söylediler gül deminde. Na’tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Rasul’ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta’lik.

Hamdullah’tan Hâmid’e harf başına Muhammed diye yazdı divitler; Levnî’den Osman’a tel tel renk verdi maviler ve çivitler. Onun içindir ki ne yana baksa Rasul’den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Rasul’ü özler, geceler ve gündüzler.

Eşya ve varlık Rasul için vardır ve Rasul, elbette eşya ve varlık kadardır. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Rasul’ün gül yanağından alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap…

Söz, kelam ve hitap…

Kimiler gül deyip ömür boyu gülerler; kimiler gül deyince gül uğruna ölürler. Muhammed, benim Efendim.     

Efendim’i anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Muhammed harflerinden Muhammed söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!..

Gülün kokusunu taşıyan bilgi canda ışık; ama bir gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür.     

Gülünce yüzünde güller açan güzeller, yüzyıllarca bütün güzelliklerini bir tek güzellikten damıtarak yaşadıklarının farkındaydılar; yazık ki teknoloji çağında bunu kaybettiler. Oysa beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca onu bilememenin ve onu sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Efendiler Efendisi’ne sığınmaktan başka kurtuluş bulamayacak, Efendim’i örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacak.

Eller nakış nakış, desen desen Muhammed’i dokudukça, kağıtlar renk renk, deste deste Muhammed’i okudukça ancak kurtulacak beşeriyet.

Onun gül damlası terinin ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile yanağının rengine pervaneler düşer.

Çünkü kimin eline değerse bir gül, elleri gül kokar onun. “Eğer Elçi’nin vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.” der Mevlana.

Lisan ve kalem onu hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bu yüzden biz haddimizi elbette bilecek ve Zekâî Mustafa Dede’den ariyet bir beyit ile ona iltica edeceğiz:  

Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah

Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah  

Elbette hasretini terennümdür kasdımız Efendimizin, cür’etimiz ise içimizin yanışından.

Varlığa o iken sebep, hayalinden ya fikrinden, hiç olmazsa adının zikrinden nasıl duralım ayrı.

Sevgiyle Kalın İnşaAllah…