Yandım Ey Yar…

Felekler yandı ahımdan muradım şemn-i yanmaz mı?
Aşkım sabrımı aşar diye korkuyorum.
Ben de kalmam bu çilehanede biliyorum.Gel de şu yüreğe anlat.
Gel dokun da bin ah işit…
Yandım Ey Yar! Geceler ahımla inler oldu.Dışarıda efsunlu bir bahar var.Güllerin de hali sana aşikâr.Toprak küskün yağmura.
Yağmurda yağmaz oldu yokluğunda.Gündüzler zulüm,gece keder ,gece gam ,gece boynu büküklük ,gece ölüm.
Meylim yok dünya yollarında yürümeye bu nasırlı ayaklarla.
Hani kovanımda balımsın isterse kovanım yağma olsun.
Ama gel de istersen zehirim ol, ol da bu can ten evini terk edeyim.
Bu gece ayın şavkı vurmasın yüzüme ve gece örtüsünü örtmesin üzerime.Bu bendeki gurbet zârı zârı inletiyor beni.Arşı tepelere verilen kızların ağıtlarından farklı benim ki.Ben suçunu inkar etmeyenlerdenim.Dünyaya mahkum edilişimin sebebini bilmekteyim

‘Şayet aslından biraz ayrılsa can,öyle bekler vuslata ersin zaman’ (Mesnevi.)

Ne zaman vuslat Ey Yar! Can bitap düştü,saçlarıma hazan düştü. Sevdama köz düştü.Lime lime etti bu hasret beni.İlmek ilmek cana dokudum da seni, gönül gözüme hayranlık düştü.
Özlem iklimlerinden dergahına sesleniştir bu, ahı feryada karışmış bir kıtmirin yanmasıdır.Gel ne olur bir gün çıkıp gel alev almadan ruhum.Canı dişinde,özü közünde bir ağlayıştır bu.
Kâlin Hâle serzenişi,Mecnunun leylaya vurgunluğu.
Gel ateşe su(uuu)…

‘Herkesin zannında dost oldum ama,kimse talip olmadı esrarıma.’(Mesnevi.)

Sen benim esrarım,sen yok(sul)luğum,sen ahım,sen garipliğim,sen benim inşirâhımsın. Kalabalıklar içinde yalnızlığı acıya buladım gezdim biçâre.Kirletilmiş hecelerin arasında kayboldu adın bazen,an oldu kaldım divâne.Ve utandım adın başlara tâç iken.
İnfak ettim nefsi diyerek çıkıp gel(e)medim huzuruna.
Bu mağlubiyetin sonu şu demdeki halim oldu bak hanem gühahla dolu geldim kapına. Gayri bildim ben kendimi, ne olur kapından geri gönderme beni.

 

Maşukun sırrıyla aşık örtülü,sağ olan maşuktur aşık bir ölü.(Mesnevi.)

Sır oldum Ey Yar!
Koyboldum ,ben dahi kendimi kendimde bulamazken gel de beni çıkar benliğimden.Can benden çıktı artık kana boyandı.Bir hançer yarası sırtında yangın yerinde ateşe bulandı.Ben bu yolda yandım da pişemedim.Kâr ed(e)medim, amelim yetmedi huzuruna gelmeye ve sana hakkıyla eremedim.

 

Ben yandım da felekler de yandı ey yar!.Sesime bir ses sun, ruhumda hazan, dışarıda bahar..
Bir nazar ediver bu can aşkından yanar da yanar…
Bir selam;Bir nida;Bir meram
Ey yar…

Alıntı.

Sevgiyle kalınız İnşaAllah…

 

Duvar

Adamın biri dere kenarında yüksek bir duvar üzerinde bulunuyordu.
Güneşin altında çok çalışmış, susuz ve yorgun düşmüştü. Aşağıya inme imlanı da yok gibiydi. Birdenbire suya bir kerpiç parçası attı. Kerpiç “com” diye suyun içine düştü. Bu ses, adamın çok hoşuna gitti. Susuzluğun tesiri, suya düşen kerpiçlerin sesi adamı peşpeşe kerpiçler atmaya sevketti.
Su dile geldi:
- “Heey! Bana baksana sen. Bana böyle kerpiç atıp durmaktan sana ne fayda var?” dedi. Susamış adam:
- Ey iki cihan azizi su! Bilesin ki, bu atıştan benim için iki fayda vardır. O yüzden ben bu işten katiyyen vazgeçmem.” dedl.
Su merak etti:
- “Nedir bunlar?”
Susamış adam:
- “Birinci faydası, su sesi işitmek insanı dinlendiriyor, sevinç veriyor, ikincisi ise, kopardığım her kerpiç ile duvar açılıyor, ben de o nisbette sana yaklaşıyorum” dedi.
       
ÖĞÜTLER:
        Duvar, insanoğlundaki benlik ve enaniyetin simgesi,
        Kerpiç ise, secde etmek anlamına geliyor.
        Duvardan kerpiç koparılmasıyla, Allah’a yakınlaşmaya engel olan şeylerin giderilmesi kastediliyor.
        Varlık duvarından bir kerpiç koparmak,
secde etmek gibi Allah’a yakınlaşmak olur.
       
Peygamberimiz “Bir kulun Rabbine en yakın bulunması secde halindedir.” buyurmuştur. Yine “Allah’a çok secde et. Çünkü sen secde ettikçe, Cenab-ı Hakk o secde ile seni bir derece yükseltir ve yine o secde ile senden bir hatayı düşürür, yani affeder” buyurmuştur.
        * Bir kimsenin kudretli, sıhhatli, güçlü ve kuvvetli bulunduğu gençlik zamanında ibadet etmesi bir başka güzeldir. Güneş ışığı gibidir. Yaşlılık zamanındaki ise mum ışığı gibidir. Gençlik, yeşil, taze ve meyvesi bol bahçe gibidir. Pınar suyu gibi beden bahçesini sular.
        * “Gençler bilebilseydi, ihtiyarlar muktedir olabilseydi” derler. Gençler, pekçok işlerini ihtiyarlara danışarak yapmalı, kuvvetini daha güzel değerlendirmeli, ihtiyarlar da bizden herşey geçti deyip bir köşeye çekilip, ölümü beklememeli. Gençleri hayırlı ve güzel işlere teşvik etmelidir.

İşte toplumun düzeni böylece oluşur.
        * Nasıl bir gençlik geçirdiyseniz, öylece yaşlanır ve ölür, nasıl öldüyseniz öylece dirilirsiniz.
Hz.Mevlana 

 

Sevgili her acıya lezzet verir…

islamasevgi(s.a.v).jpg

‘Sevgili her acıya lezzet verir’ diyor Hz. Mevlana ve şöyle devam ediyor.Nihayet öyle oldu ki hademe, halkı “ateşe atılmayınız” diye menetmeye başladı.

O Yahudi’nin yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pişman oldu, gönlü sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmede daha fazla sadık oldular.

Şükür olsun ki, Şeytan’ın hilesi ayağına dolaştı. Şükür olsun ki, Şeytan da kendisini yüzü kara gördü! Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet tamamı ile o adamlıktan dışarı padişahın yüzüne bulaştı. O, pervasızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi sağlam kaldı.

Birisi ağzını eğerek Ahmed adını alaylı andı, ağzı çarpıldı öyle kaldı. Pişman olup “Ey Muhammed, affet! Ey peygamber, sen, Min ledün ilminden lütuflara mazharsın. Ben bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmeye layık ben oldum” dedi.

Tanrı, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kişileri ta’netmeye meylettirir. Tanrı bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin ayıbı hakkında ses çıkaramaz olur.

Tanrı, yardım etmek dilerse bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir. Onun için ağlayan göz ne mübarektir. Onun aşkı ile yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir.

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam, mübarek bir kuldur. Akar su nerede ise orası yeşerir; nereye göz yaşı dökülür ise oraya rahmet nazil olur. İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol ki can meydanın da yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı… Merhamete nail olmak istersen zayıflara merhamet et!

Padişah ateşe yüz çevirip dedi ki: “Ey sert huylu! Tabiatındaki o cihanı yakıcılık nerede? Niye yakmıyorsun? Ne oldu senin hassan? Yoksa bizim talihimizden niyet mi değişti? Sen ateşe tapana bile lütfetmezsin. Sana tapmayan nasıl kurtuldu?Ateş! Sen hiç sabırlı değildin. Niye yakmıyorsun, sebep ne, kaadir mi değilsin? Bu göz bağı mı, yoksa akıl bağı mı? Böyle yücelmiş alev nasıl yakmaz? Seni birisi büyüledi mi, yoksa simya mı? Yahut tabiatının değişmesi bizim talihimizden mi?

Ateş dedi ki: “Ey şaman! Ben yine o ateşim. Hele bir içeri gel de benim hararetimi gör! Benim tabiatım da değişmedi, unsurum da. Ben Tanrı kılıcıyım, izinle keserim.

Türkmen’in köpekleri, çadır kapısında misafire yaltaklanmış, ama çadır yanına yabancı biri uğrayacak olursa köpeklerden aslancasına hamleler görür.

Kullukta, ben köpekten aşağı değilim; Tanrı’da hayat ve kudrette bir Türk’ten aşağı kalmaz.

Tabiat ateşi eğer seni gamlandırırsa o yakış, din sultanının emriyledir. Tabiat ateşi eğer sana sevinç verir ise ona o sevinci din sultanı verir. Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam, Halik emri ile tesir eder. Tanrı isterse bizzat gam, neşe… bizzat ayak bağı, azatlık ve hürriyet olur.

Rüzgar, toprak, su,ateş; kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler, ancak onun emrini tutarlar. Ateş Tanrı huzurunda daima emre hazırdır, aşık gibi gece gündüz daima kıvranıp durmaktadır. Taşı demire vurunca kıvılcım sıçrar. Fakat kıvılcım (senin çakmağı çakmanla değil), Tanrı fermanı ile dışarı ayak basar.

Zulüm demiri ile taşını birbirine vurma. Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi meydana çocuk getirirler. Taş ve demir sebepten ibarettirler ama ey iyi adam, sen daha ileriye bak. Çünkü bu sebep, hakiki sebep olmaksızın nasıl meydana gelir? Enbiyaya sebep olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir Bu müessir bir hale getiren o sebeptir. Bazen de olur ki semeresiz ve atıl kılar, hükümsüz. bırakır. Bu sebebe akıllar mahremdir. O sebeplerin mahremi de enbiyadır.  

H.İbrahim Ataman

Sevgiyle kalın inş.

YAĞMURUN SIRRI

islamasevgiyağmur.jpg

Mustafa, bir gün, dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlığa gitti. Onun mezarına toprak doldurdu, tohumunu yeraltında diriltti.

Bu ağaçlar, toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp; halka doğru yüz türlü işaretlerde bulunurlar, duyana söz söylerler.

Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatırlar. Kazlar gibi başlarını su içine çekmişler…Karga gibiyken tavus haline gelmişlerdir.

 Allah , onları kış vakti hapsetmişse de baharda o kargaları tavus haline getirir.Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yeşertir.

Münkirler der ki: “Eskiden beri olagelmiş bir şey. Neden bunu kerem sahibi Allah’a isnad edelim?” Onların körlüğüne rağmen Allah, dostların gönüllerinde bağlar, bahçeler bitirmiştir.Gönülde kokan her gül, kül sırlarından bahisler açar.Onların kokuları, münkirlerin burunlarını yere sürtmek için perdeleri yırtarak dünyanın etrafını dönüp dolaşırlar.

Münkirler o gönül kokusuna karşı kara böcek gibidirler; dayanamazlar. Yahut davul sesine tahammül edemeyen beyni zayıf kimseye benzerler.Kendilerini meşgul ve müstağrak gösterirler. Şimşek parıltısından gözlerini yumarlar. Göz yumarlar ama, onların bulundukları makamdaki göz değildir ki. Göz odur ki bir sığınak görsün.

Peygamber, mezarlıktan dönünce Sıddıka’nın yanına giderek konuşup görüşmeye başladı. Sıddıka’nın gözü, Peygamber’in yüzüne ilişince önüne gelip elini onun üstünü, sarığına, yüzüne, saçına, yakasına, göğsüne, kollarına sürdü.

Peygamber(s.a.v), “Böyle acele acele ne arıyorsun?” dedi. Hz.Ayşe “Bugün hava bulutluydu, yağmur yağdı. Elbisende yağmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü, başını yağmurdan ıslanmamış görmekteyim” dedi.Peygamber (s.a.v)“O sırada başına ne örtmüşsün, baş örtün neydi?

Diye sordu.Hz. Ayşe senin ridanı başıma örtmüştüm”dedi. Peygamber(s.a.v) dedi ki: “Ey yeni yakası tertemiz Hatun!

Allah onun için temiz gözüne gayb yağmurunu gösterdi.”O yağmur, sizin bu bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir.Gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi vardır.

Fakat o, ancak havassa görünür, diğerleri “ Öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden şüphe ederler.”Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar.. Yağmur vardır alemi perişan etmek için yağar. Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak bir derecededir. Güz yağmuruysa, bağa sıtma gibidir.Bahar yağmuru, bağı nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır.

Kış, yel ve güneş de böyledir; bunların tesirleri de zamanına göre ve ayrı ayrıdır. Bunu böyle bil, ipin ucunu yakala!Tıpkı bunun gibi gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı. Bazı yağmurlar berekettir, bazıları ziyan. Abdalin bu nefesi de işte o bahardandır.

Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter.Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar.

Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama! Rüzgar, işini yaptı, esti. Canı olan da, rüzgarın tesirini candan kabul etti.

Peygamber(s.a.v), “Dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar rüzgarı, ağaçlara nasıl tesir ederse sizin hayatınıza da öyle tesir eder.

Fakat güz serinliğinden kaçının. Çünkü o, bağa ve çubuklara ne yaparsa sizin vücudunuza da onu yapar “dedi.Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir.

Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni görmemişlerdir.Allah’a göre güz, nefis ve hevadır. Akılla cansa baharın ve ebediliğin ta kendisidir.

Eğer senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara! Senin cüzi aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur.

Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.

Binaenaleyh hadisin manası teville şöyle olur: Pak nefesler bahar gibidir, yaprakların ve filizlerin hayatıdır.

Velilerin sözlerinden, yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu örtme, çünkü o sözler, dininin zahiridir.Sıcak da söylese, soğuk da söylese, hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ( hayatın hadiselerinden) ve cehennem azabından kurtulasın.

Onun sıcağı, hayatın ilkbaharıdır. Doğruluğun, yakinin ve kulluğun sermayesidir.

Çünkü can bahçeleri, onun sözleri ile diridir. Gönül denizi, bu cevherlerle doludur. Eğer gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse aklı başında olan kişinin gönlünü, binlerce gam kaplar.

Sıddıka’nın aşkı çoşup edebe riayetle Peygamber’e sordu: “Ey şu varlığın hülasası, vücudun zübdesi! Bu günkü yağmurun hikmeti neydi?

Bu yağmur, rahmet yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu, pek yüce, pek azametli Tanrı’nın adaletinden miydi? Bu yağmur, bahara ait lutuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu?” Peygamber dedi ki:

“Bu yağmur musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı yatıştırmak için yağıyordu.”

Eğer Ademoğlu, o keder ateşi içinde kalıp duraydı ziyadesiyle harabolur, eksikliğe düşer, ( hiçbir şey yapamaz bir hale gelir) di.O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı.

Ey can, bu alemin direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık, bu dünya için afettir. Akıllılık o alemdedir, galip gelirse bu alem alçalır. Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu alem kirdir.

Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o alemden akıllılık, ancak sızar, sızıntı halinde gelir. Gayb aleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır, ne de ayıp.

mesnevi

sevgiyle kalın inşallah.

LOKMAN’IN SINAVI

mevlanalo8.jpg

Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, lokman’a adam gönderip çağırtır, Önce o yemeğe lokman el sunar, efendisi de ondan sonra yerdi. Bu suretle onun artığını afiyetle yer, bundan zevk alır, onun yemediğini ise dökerdi. Hatta yese bile gönülsüz, iştahsız yerdi. İşte asıl sonsuz dirlik, birlik budur.

Bir gün lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Hizmetçiye “ git, oğlum lokman’ı çağır” dedi Lokman gelince efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim verdi. Lokman o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi. Hem de öyle lezzetle yedi ki Lokman’ın efendisi, ikinci dilimi de kesip sundu. Böyle, böyle karpuzu tekmil yedi; Yalnız bir dilim kaldı. Efendisi “ Bunu da ben yiyeyim; bir bakayım, nasıl şey, herhalde tatlı bir karpuz” dedi

Çünkü lokman, öyle lezzetle,öyle zevkle,öyle iştahlı yiyordu ki görenlerin de iştahı geliyordu. Efendisi o dilimi yer yemez karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili uçukladı, boğazı yandı. Bir eyyam acılığından adete kendisini kaybetti. Sonra “ A benim canım efendim, Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın? Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Sanki canına kastın var? Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin?” dedi.

Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki utancımdan adeta iki kat olmuşumdur. Elinle sunduğun bir şeye ; ey marifet sahibi; bu acıdır demeğe utandım. Çünkü vücudumun bütün cüzüleri senin nimetlerinden meydana geldi. Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;Bu kadarcık bir acıya dayanamaz, feryadedersem vücudumun bütün cüzüleri hak ile yeksan olsun!

Şekerler bağışlayan elinin lezzeti bu karpuzdaki acılığı hiç bırakır mı? Sevgiden bakırlar altın kesilir. Sevgiden tortulu, bulanık sular arı duru bir hale gelir, sevgiden dertler şifa bulur. Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki? Noksan bilgi nereden aşkı doğuracak? Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk, cansız şeylerdir.

Noksan bilgi sahibi, cansız bir şey de dilediği şeyin rengini görünce adeta bir ıslıktan sevgilinin sesini duymuş gibi olur. Noksan bilgi, fark ve temyize malik değildir. Nihayet şimşeği güneş sanır. Bu yüzden peygamber, noksanı olan kişiye melun dedi. Fakat bu noksan, tevil de akıl noksanıdır. Teninde noksan bulunan acınır, acınan kişiye lanet etmek böyle bir adamı yaralamaksa hiç de yaraşır bir şey değil.

Kötü hastalık lanet edilmesi icap eden, uzaklığa layık olan illet, akıl noksanıdır. Zira noksan akılları tamamlamak, yani akıllanmak mümkündür, fakat bedendeki noksanı tamamlamaya imkan yok. Allahdan uzak düşen her kötü kişinin kafirliği, firavunluğu, umumiyetle akıl noksanından ileri gelmiştir. Beden noksanı için Kuran’ da “ köre teklif yok” diye bir genişlik var. Şimşek çabucak sönüp gider, pek vefasızdır. Sen aydın ve parlak olmayan geçici şeyi baki olandan ayırt edemiyorsun. Şimşek güler o kişiye. Kime biliyor musun ? onun nuruna gönül bağlayan…

Mesnevi`den…

Ney olup Ağlamaktır En güzel Dua

mevlanalo8.jpg

 

Dinle neyden ki hikâye etmede,
Hep ayrılıktan şikayet etmede

Mevlânâ’nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır.

Kamışlıktan kopardıklarından beri beni,
Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği.

Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve z*******in, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir.

Ayrılık parça parça eyledi sinemi,
Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini.

İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür.

Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa,
Kavuşma zamanını bekler durur ya.

İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir.

Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım,
İyilerin de kötülerin de yârânıyım.

İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı.

Herkes kendince bana dost olmaya bakar,
Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.

Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir.

Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi,
Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki.

Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir.

Can ile ten gizli değil birbirinden,
Lâkin canı görmeye izin yok tenden.

Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır.

Neyin sadâsı ateştir hava sanma,
Kimde bu ateş yoksa yazık ona.

Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez.

Neyin tesiri aşk ateşinden,
Şarabın hâli aşk cilvesinden.

Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ’nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili’ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili’ye erişmenin, O’na dönmenin cilvesindendir. O’ndan gelip O’na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir.

Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney,
Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney.

Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor.

Ney gibi zehir ve tiryak olamaz,
Ney gibi dost ve müştak olamaz.

İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili’nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir.

Ney kana bulanmış yoldan söz açar,
Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar.

Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan. Leylâ’ların hepsine ‘Lâ ilâhe’ demeli ki, Mevlâ için ‘İllAllah’ diyebilsin.

Senai Demirci

Mevlana ile Görmek

Her gün bir yerden göçmek, ne güzel

Her gün bir yere konmak, ne güzel

Bulanmadan, durmadan akmak ne güzel

Dünle beraber gitti cancağızım

Ne varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

MEVLÂNA

Temiz bir su damlası gibi olmak, temiz su damlaları ile birlikte olmak, deniz gibi olmak ne güzel. Temiz su içini gösterir; altındaki taşları, onu içine alıyorsa bir kabı onun ve üstündekileri görebilirsiniz. Açıksanız ve bulanmamışsanız, tabiatınız ile yoğrulmuş bütün bilgiler ve göze hemen görünmeyen yönleriniz, berrak bir su gibi insanların ve varlığın önündedir. Eğer toprakla ve başka renklerle karışırsanız görünme, tanınma ve bilinme özellikleriniz kaybolur.

Bulanıklık suyun yapısından değildir, bulandım başka renklere karıştım diyerek berrak sulardan, temiz enginlerden ve denizlerden ayrılmak olmaz. Su da temizlenir insan da. Su da insan da parçası olduğu büyüklüğün güzel temsiline doğru berrak ve duru akmalıdır. Durgun, dünde kalan ve dünü içinde bitiren, taşımayan suyla nereye kadar gidilir ve ne içilir ve ne dinlenir. (1)

Herkes bir yoldan gelir. Madde yolunda Mevlana Belh’den gelen bir yolcudur. Mana yönünden Bir olmaya Bir de olmaya, bulanmadan giden bir yolcu. O, Bir damla olmaktan çıkmak, deniz olmak, denizde olmak yolculuğuna katılma çağrısıdır. Yol uzun, zor, zahmetli, ama coşku dolu, aşk ile gidilen bir yol. İnsanı bu yola gönderen “bilinmek” istedi. Bilgisini, temsilini ve sevgisini taşıyacaksın. Zorluklar güçlükler altında kendinden, sevdiklerinden, sevginden ve dünyayı algıladığın, özünde gördüğün büyük aşktan vazgeçmeyeceksin. Kimden gelirsen ona döneceksin, kimi arasan onu bulacaksın.

Umutsuz olmak yok, umutsuzluğa düşmek, kendini yalnız, kimsesiz hissetmek yok. Günahkâr, kusurlu ve bulanmış, renklerini, kokunu ve özünü kaybetmiş olabilirsin. Doğruluğa ve O’nun yoluna her zaman gelebilirsin. Kapılar açık, gönül kapıları gibi, aşkın büyük davet kapısı açık.

O kapıya çağırıyordu Mevlâna, “Gel, gel, ne olursan ol gel…” diyerek. “Umutsuzluk kapısı değil bu kapı, nasılsan öyle gel.” Damlalardan bir damla ol, sulardan ırmak ve katıl onlara deniz ol. Büyüğün özündensin, küçük ama büyüktensin. Katıl benliğine varlığın var olmanın kendini yok et, ben yokum de ben denizim de.

Aşk ile çağlayarak ak; aşk ile aşka doğru ak. Varlığın, var olmanın ve hatta yok olmanın temelinde aşk vardır. Aşk ile akan bulanmaz, güzelliklere akar, kendinden büyüklüğe akar ve geçtiği yerlerde güzellikler yeşerterek akar. Aşk olmazsa büyük bir boşluktur hayat; hücrede boşluk, atomlarda çekirdek ile çevresi arasında boşluk ve atom altı parçalarında boşluk. Aşk varsa eğer, birlikler var, bir oluşlar, birliğe atılışlar, bir bütün oluşlar var. Aşk her parçayı yaratır ve aşk her parçayı bir büyük bedende yok eder.

Varlığın da aşk, yokluğunda.

“Susuzlar hasretle su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar.”

Mevlana ile Varlığı Anlamak

semazen44.jpg 

“Suyun rengi kabın rengidir.” Cüneydi Bağdadi varlığı, var olmayı ve var edeni böyle anlatmıştı. Bir şeyi öğrenirsek eğer, bir nesneyi, bir insanı, o şeyin ve o nesnenin dolaylı olarak gösterdiği şeyi de öğreniriz. İnsan kendini, kendi varlığını ve âlemi bilirse “Rabbini de bilir.”

İbnü’l Arabî açıklamalarıyla “Bir çekirdek kendinden çıkacak unsurlarıyla tüm ağacı içerir. Âdem de insanlığı temsil eden bir insanlık ideasıdır.” demişti. “Allah, isimlerinin otoritesi ortaya çıksın diye âlemi yarattı; çünkü güç yetirilen olmaksızın kudret, ihsan edilen olmaksızın cömertlik, rızıklanan olmaksızın rızık vericilik, yardım isteyen olmaksızın yardım etmek, merhamet edilen olmaksızın merhamet edici olmak, etkileri olmayan işlevsiz hakikatlerdir.

Bir, kendinden kaynaklanan bir nedenle kendisini bilmiş, bu bilmenin neticesinde ise kendinden akıl meydana gelmiştir.

Mutlak bir olan Tanrı’dan ancak bir çıkabilir. Bu tek şey varlık tecellisidir ve Tanrı sürekli olarak tecelli edendir. Tecelli, yeteneklerin dışta varlık kazanmasını sağlar. Çokluk içerdiği birlik sayesinde varlığını sürdürebilir. Her şey Tanrı’nın ilminde bir suret ve hakikat olarak bulunur. Varlık yokluğun, birlik çokluğun, ışık karanlığın zıddı değildir.” (1)

Bir anlama çizgisidir Mevlana’ya kadar gelen, onda tüm varlık bilinci ve tüm tasavvuf düşüncesi ilahi aşka dönüştü ve günümüze ulaştı, bizi ve tüm insanlığı aydınlatıyor. Bize kendimizi gösteriyor, âlemi, Tanrıyı, çekimi, aşkı ve birliği, bir oluşu, çoklukta birliği.

Onun gözünde aşk tanrı sırlarının usturlabıdır. Tanrıyı gösterir. “Aşk ister bu yandan olsun, ister o yandan; sonunda o yana kılavuzdur bize.” (2) Dilin anlatışı aydınlatır, öğretir, yazar ama “dile düşmeyen, söze gelmeyen aşk daha da aydındır.”

Kalem bilineni yazar, bilinmek isteyeni, aşkı, varlığı, var edeni gördü mü çaresizlik içinde kalır. Âşıklığı, aşkla anlatabilirsin, çünkü akıl bir çözümsüzlük anına saplanıp kalır.

Güneşe delil yine güneştir; güneşi kendisiyle daha iyi anlatır, daha iyi tanımlarsın. Sana delil gerekse eğer, O’na döneceksin.

“Gölge de onun bir izini verir; verir ama güneş, her solukta can ışığı salar.

Gölge, gece masalı gibi uykunu getirir; fakat güneş doğdu mu ay yarılır gider.

Zaten dünyada güneş gibi eşi bulunmaz varlık yoktur; ölümsüz can güneşininse dünü yoktur.”

Mevlâna anlamaları da anlamlandırmaları da devam ediyor günümüzde:

“Varlık âlemindeki yüz binlerce deniz, yüz binlerce balık, o bağışın, o cömertliğin tapısında secde eder.

Nice bağış yağmuru yağdı da, bu yüzden deniz inciler saçan bir hâle geldi.

Nice kerem güneşi parladı da böylece de bulut da cömertliği öğrendi, deniz de.

Toprağa, suya bilgi ışığı vurdu da yeryüzü tohumu kabul eder bir hâl aldı.

Toprak emindir; ona ne ekersen hainlik etmez, onu biçersin.

Bu eminliği, o emanet yüzünden bulmuştur toprak; çünkü ona adalet güneşi vurmuştur, o güneş ışıtmıştır toprağı.

İlkbahar, Tanrı fermanını getirmedikçe toprak gizli şeyleri meydana çıkarmaz.”

(1) İbn’ül - Arabî, Fusûsul - Hikem, çeviri ve şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı Yay. İst. 2006 s. 274

(2) Mesnevî Tercemesi ve Şerhi, Şerh eden Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp ve Aka, I-II. Cilt, İst. 1981, s. 30 ve s. 76

Seyreyle Gönül

« Önceki girişler