MEVLANA kategorisi için arşiv
Aşık’ın Bütün Sırları Meydandadır
Posted in MEVLANA, RESİMLİ GÜZEL SÖZLER on Ekim 2, 2009 by islamasevgiEtme…(Yılmaz Erdoğan)
Posted in MEVLANA on Ağustos 16, 2009 by islamasevgiDuydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme
Mevlana Celaleddin Rumi
Yanmak ve Olmak
Posted in MEVLANA on Temmuz 7, 2009 by tesbih
Yanmak ve olmak gönüller sultanı Mevlânâ”nın ilâhi aşka pervaz için öngördüğü iki önemli haslettir. Yanmada aşkın kavurucu harareti ve olgunlaştırıcı iksiri vardır. Mevlânâ bu yüzden eğitimini tamamlayıp medresede müderris ve camide vâiz olduğu dönemden sonraki hâlini: “Hamdım, piştim ve yandım” ifâdeleriyle anlatır.
Mevlânâ”ya göre bilgi yükü olan kitaplar sadece taşınmak için değildir. Mutlaka gönül dünyasında insanın her zerresini kuşatan bir aşk iksirine ihtiyaç vardır.
İnsan toprak, su, hava ve ateşten oluşan anâsır-ı erbaa kökenlidir. Toprak ve su tenin ve bedenin; hava ve ateş ise ruhun, gönlün ve aşkın mazharıdır. Maddi gıdalarla beslenen bedenler toprağa verilecek kurbandır. İnsanı insan yapan ise onun toprakta çürümeyen ilâhi menşeli varlığı, ruhu ve gönlüdür. İnsanda hava ve ateşi körükleyen aşktır.
Aşk, yaşanılarak öğrenilen ve anlaşılan bir duygu olduğu için kendisinden aşkı soranlara Mevlânâ: “Ben ol da bil” karşılığını vermiştir. Yine o: “Âşık benim gibi olmalı, durmadan yanmalı, yakılmalıdır” der ve o bu halinden memnundur. Onun için yanmaktan başka çare kalmamış, yanmadığı zaman kendinin ham olacağını düşünmüştür. Aşk ötelerden gelen bir misafirdir onda. O aşk ile mutludur ve gönlünü “hazret-i aşk”ın şerefine kurban etmeye hazırdır. O aşk ateşiyle yanmış, baştan başa duman hale gelmiş, göklere yükselecek ve ötelere gidecek kemâle ermiştir. Nasıl kupkuru öd ağacı ile kuru dikenin farkı yandıklarında ortaya çıkıyorsa âşık da mum gibi yanmadan ve çevreye güzel kokular salmadan değerini anlatamaz.
Aşk gamı ateşlidir. İnsanı ağaç gibi kurutur. Nasıl kuruyunca ağacın ateşte yanmaktan kurtuluşu yoksa, aşka tutulan gönlün de yanıp kavrulmaktan kurtuluşu yoktur. Mevlânâ Allah”ın kendine verdiği aşk derdinden mutludur. Şöyle der o Dîvân“ında: “Allahım! Kader gereği bana verdiğin ıstıraplardan kaçmam, şikayet etmem, seni seviyorum. Çünkü senin aşk ateşinle yanmayan gönül soğuktur, hamdır. Can senin yüzünden yandı, yakıldı, mum senden nur aldı, senden yanmayan hamdır. Toplumu aydınlatan mum yanmaktan korkmaz. Çünkü o yanarak toplumu aydınlattığını bilir.”
Mevlânâ aşkı yaşamayanlardan, yaşamadığı için de anlamayanlardan dertlidir. Kendisi aşksız yapamaz. Ne yazık ki aşkı anlatamaz da. Der ki: “Sensiz düşünemiyorum, sensiz yapamıyorum; başkası ile de yaşama imkânım yok. Aşka dair ne söylesem içi yanmayanlar, âşık olmayanlar anlamazlar ki…” Ona göre ham kişiyi pişirecek, olgunlaştıracak, iki yüzlülükten kurtaracak sadece aşktır. Aşk ayrılık ve firak ateşiyle kavrulan bir gönlü vuslat arayışına koşturur. Böyle bir âşık ayrılık ateşiyle pişer, yanar ve dost evinin etrafında dolaşmaya, Sevgili”nin cemalini görmek için yanık iniltilerle ona dil dökmeye başlar. Ağzından onu incitecek bir söz ve ona yakışmayacak bir davranış sâdır olmasın diye edep gözeterek kapısında durur. Benlikten geçerek “ben” olmaktan kurtularak O”na yönelir.
Kanatlarını ateşin hararetinde kurban vermiş pervane gibi aşk ateşinin ne olduğunu tecrübe etmeyenler aşkı tanıyamazlar. İnsan manevi bir mertebeye erişmek istiyorsa ateşe dalmalı, ateş içinde olmalı yani aşk ile yanmalıdır. Mevlânâ”ya göre pişen bozulmaktan kurtulur. İnsanın Hakk yolunda aşkla pişip olgunlaşması ahlâkî fesadın ortadan kalkmasının en kestirme yollarından biridir. İnsan rûhu, Yûnus Peygamberin balığın karnındaki hâli gibi türlü sıkıntılar içinde pişip kavrulunca Allah”ı tesbîh etmekten başka kurtuluş olmadığını anlar. Aslında aşk ateşi hal lisanıyla der ki: Ey akılsız ahmaklar! Ben sizin sandığınız bir ateş değilim. Aksine tatlı suları meşhûr ve makbûl olan bir pınarım, bir kaynağım. Nasıl İbrâhim”i ateş yakmadıysa ve onun dost (Halîl) olduğunu bildiyse aşk ateşi de âşıka zarar vermez. Nitekim mîraçta Hazreti Peygamberin Cibril ile yolculuğu sırasında Sidre-i müntehâ”dan ileriye geçme arzusunu anlatan Süleyman Çelebi şöyle demektedir:
Çün ezelden bana aşk oldu delîl,
Yanar isem ben yanarım ey halîl!
Aşka tutkun pervane: “Keşke yüz binlerce kanadım olsaydı da ateşe kurban verseydim” diye düşünür. Aşk sırrını anlamayanlar gözlerinin, gönüllerinin körlüğüne rağmen keşke aşk ateşinde yanıp kavrulsalardı. Bu yanıştaki mutluluğu göremeyen, ilâhî ateşte yanmanın zevkine varamayan kimsenin gönlü aşk ocağı olamaz. Aşk bir ateştir, gönül ocağı. Aşk ateşi bizi hakikatten alıkoyan arzuları, maddî unsurları yakar, gönlünde aşk ateşi olmayan ölü gibidir. Fasîh Dede der ki:
Bir sînede kim nâr-ı muhabbet eseri yok
Zulmettedir ol nûr-i Hudâ”dan haberi yok.
Pişmek, yanmak ve aşk ateşiyle kavrulmak da bir kabiliyet ve istîdad işidir. Mevlânâ bunu şöyle ifade eder: “Tencere ateş dumanıyla kapkara olduğu halde, içindeki et kartlığı yüzünden çiğ kalmış. Ey âşık, sen aşk ateşi ile iyice kaynamışsın amma, mayandaki hamlık sebebi ile hala pişmemişsin. Kendine çeki düzen ver! Tembelliği üstünden at! Ekmeğini gözyaşınla yoğur, gönül ateşiyle pişir.”
Mevlânâ insan rûhunun elest bezminde: “Elestü bi-rabbikum/Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Belâ/Evet” cevabı vererek belâ çekmeye talib olduğunu söylemektedir. Bu yüzden olgunlaşmanın yolu belâlara, ibtilâlara katlanmaktır. Mevlânâ der ki: “Ey can! Sevgili”nin belâsından kaçma! Belâlara uğramaz ve ıstırap çekmezsen pişmezsin, ham kalırsın.”
Mevlânâ aşk ateşiyle kavrulmaktan belâ ile yanıp pişmekten mutludur. Tekrar tekrar aşk sevdasıyla kavrulmak ve savrulmak ona ayrı bir haz vermektedir. Çünkü onun gözünde sevgiliden gelen her şey makbul ve değerlidir. Allah”dan gelen aşk ateşinin kendisini O”na döndüreceğine inanır. Mevlânâ bu hissiyatını şöyle anlatır: “Bana öyle bir aşk geldi ki, benim aşkımla bütün aşklar aşk oldu, sevda oldu. Ben yandım kül oldum. Hatta külüm de yok oldu. Fakat Sevgilim! Senin aşk ateşinde tekrar yanmak arzusuyla külüm yeniden canlandı, sûretler bağladı. İşte bu böylece binlerce defa tekrarlandı durdu.”
Mevlânâ”nın gözünde aşkın son durağı şeb-i arûs dediği vuslat iklimi olan ölümdür. Çünkü Allah Teâlâ buyurur: İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn / Biz Allah”a âidiz ve O”na döneceğiz.1
alıntı
Aşk Bengisudur…
Posted in MEVLANA on Mayıs 14, 2009 by islamasevgi
Mevlâna, aşkın insan ruhunda gerçekleştirdiği psikolojik ve ahlâki anlamda olumlu değişme ve gelişmelerden de bahseder.
“Aşk bengisudur. Bu suya gel!
Bu denizden gelen her damla başka bir hayattır.” (Rübâiler, 53)
“Aşk öyle bir iksirdir ki, içinde şark kimyası vardır.” (Rübâiler, 1265)
Mevlâna”ya göre aşk, insanı güzel ahlâk sahibi yapar. İnsanlardaki karşılıklı sevgi, saygı ve hizmet duygularını güçlendirir. Seven insan, başkalarını sayar ve onlara hizmet eder. Başkalarını sayan, hem sever hem de hizmet aşkına kavuşur. İnsan vefa sahibi bir varlık olur. Dolayısıyla insanlardaki bu nevi olumlu gelişmeler onları beşerî sevgiden ilahî sevgiye, beşerî aşktan ilahî aşka yükseltir.
Bir başka şekilde ifâde edersek: Mevlâna”ya göre, kendini aşkla keşfeden insan kendinde bulduğu bir takım değerleri, güzellikleri başkasında da görmeye başlar. Gönülde Hakk sevgisiyle insan sevgisi birleşir, toplumdaki kırgınlıklar, hakaretler, küslük ve dargınlıklar kalkar. İnsanlar arası yardımlaşma artar, bencillik, nankörlük azalır. Toplumda vefalı, diğergam ve saygın insanlar çoğalır, sosyal ahlâk kendiliğinden tesis eder.
Mevlâna”ya göre aşk insanı uyumlu ve mutlu kılan yegâne iksirdir. İnsan önce kendi özüyle sonra ailesiyle, çevresiyle ve içinde yaşadığı toplumla ve nihayet Tanrı”yla uyumlu olmalıdır. Mutluluğun özü de zaten bu uyumlarda yatar. Bu uyumlar aynı zamanda insanı edepli bir şahsiyet yapar. Mevlâna”ya göre, insanın insanlığı olduğu kadar, vahyedilmiş hakikatin tamamı da edep prensibinden ibarettir. Nitekim bir gazelinde şunları söylemektedir:
“Ademoğlunun eğer edepten nasibi yoksa, Adem değildir.
Ademoğluyla hayvan arasındaki fark edeptir.
Gözünü aç da bak cümle Kelâmullah”a:
Kur”an”ın bütün ayetlerinin manası edepten ibarettir”
Mevlâna”ya göre aşk, hem temizdir, hem temizleyicidir. Temizdir, çünkü ahlâka ve edebe dayandığından samimi ve sâfiyane bir duygudur. Temizleyicidir çünkü, âşığı nefsanî ve hayvanî sıfatlar ile dünyevî bağlar ve hırslardan temizler.
Mevlâna, sevgi ve aşk eğitimiyle nefsin kontrol altına alınmasıyla, toplumda ben merkezcilikten biz merkezciliğe geçilebileceği, acıların paylaşıldıkça azalacağı, sevinçlerin paylaşıldıkça çoğalacağı kanaatindedir. Bencil nefislerin sevgi eğitimiyle cömert ve diğergam birer fert olarak topluma kazandırılabileceğini düşünür. Zira sağlam bir duvarın tuğlaları gibi, fertleri birbirlerine kenetli olan mutlu ve düzenli bir toplum doğar. Yine O toplumsal hayatın akıl ve bilgiyle tanzim edildiği, aşk ve sevgiyle devam ettirildiği kanaatini de taşır. Sevgiden ve aşktan soyutlanmış bir toplumda fertlerin birbirine güveni kalmaz. Güvensiz insanların oluşturduğu bir toplum da payidar olmaz.
Günümüzde, Mevlâna”nın sevginin ve aşkın önemi hususundaki fikirlerine ve çağrısına bütün insanlığın ne kadar muhtaç olduğunu söylemeye gerek yoktur. Sözlerimizi onun şu dizeleriyle bitirelim.
“Sevgiden acılıklar tatlılaşır,
Sevgiden bakırlar altın kesilir.
Sevgiden tortulu bulanık sular, arı duru su haline gelir,
Sevgiden dertler şifa bulur,
Sevgiden ölü dirilir,
Sevgiden padişahlar kul olur.” (Mesnevî, II, 1529-1531)
alıntıdır.














