İBRETLİK HİKAYELER kategorisi için arşiv

İnCİ Tanesi

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Eylül 11, 2009 by islamasevgi


Buluttan bir damla yağmur düştü.

Bu damla denizin genişliğini görünce utandı:
” Şu deniz denilen yerde ben kim oluyorum? Eğer deniz buysa gerçekten ben hiçim ” dedi.

Damla,kendisini hor görünce sedefin biri onu koynuna alıp seve seve besledi.

Felek de onun işini öyle düzgün yürüttü ki, nihayet padişahlara yaraşan namlı bir inci oldu.

Hasılı bu yüceliği kurumsuz olmakla buldu;

Yokluk kapısını çaldığı için var oldu…

Allah(c.c) Demek…

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Ağustos 9, 2009 by islamasevgi

Fakir bir genç, padişahın kızına aşık olmuş.

Bu ümitsiz sevdasını gidip meşhur dervişine anlatarak yardım dilemiş. Derviş: “Evlâdım, şehrin girişinde tam yol ağzında otur, kim ne derse desin sadece ‘Allah’ diye cevap ver.” demiş.

Fakir genç, denileni yapmış. Günlerce, aylarca şehrin girişinde başka hiçbir kelime konuşmadan “Allah” demiş. Derviş, yiyeceğini, içeceğini her gün getiriyormuş. Zamanla “Allah” diyen genç halk arasında meşhur olmaya başlamış. Nihayet bir gün padişah da genci merak etmiş. Dervişten, genç hakkında bilgi istemiş.

Derviş, gencin devrin büyüklerinden olduğunu söylemiş. Padişah, kalkıp genci ziyarete gitmiş. “Kimsin?Derdin ne? Ne istersin?” demiş ise de, genç, padişaha karşı da “Allah” demekten vazgeçmemiş. Başka tek kelime konuşmamış.

Derviş akşam gencin yanına gelmiş. “Padişah sana “Kızımı vereyim” diyene kadar, sen ondan sakın ola ki bir istekte bulunma!” diye tembihte bulunmuş. Nihayet bir gün padişah gelip: “Ne istiyorsun, istiyorsan seni kızımla evlendireyim.” deyince,

Genç, dervişin şaşkın bakışları altında “Yok” demiş. Artık onu da istemiyorum.

Ben başka birisinin hatırı için Allah dedim, Allah devrin padişahını ayağıma getirip, benim gibi miskin bir gence kendi kızını teklif ettirdi.

Eğer Onun hatırı için Allah deseydim kim bilir ne olurdu?

Ben bundan böyle Ondan başkasını anmıyor, ondan başkasını istemiyorum.”demiş.

Onlar Cenneti Görmüşler Mi?

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Haziran 27, 2009 by tesbih

Allahın özel olarak görevlendirdiği bir melekler topluluğu, bir grup insanın bir araya gelerek Allah’ı zikrettiğini görürler.

Sonra bütün melekler, hep birlikte kanatlarını açarak, insanları kanatlarıyla örterler. Böylece yer ile gök arası melek ile dolar. Allah’ı anıp öven topluluk dağılıncaya kadar onlarla beraber olurlar.

İnsanlar dağılınca melekler göğre yükselirler.

Allah, her şeyi meleklerden daha iyi bildiği halde meleklerine sorar:

- Nereden geliyorsunuz?
- Dünyada yaşayan bazı kullarının yanından geliyoruz. Onlar bir araya gelmişler ve seni tespih ediyorlardı.
- Kullarım bir araya gelmiş ne diyorlardı?
- Subhanallah diyerek seni övüyorlar. Allahu Ekber diyerek seni en büyük olarak kabul ettiklerini söylüyorlar. La ilahe İlallah diyerek senden başka ilah olmadığına şahitlik ediyorlar. Elhamdulillah diyerek de sana hamd ediyorlar.

- Onlar beni görmüşler mi ki beni bu şekilde övüyorlar?
- Hayır ey Rabbimiz. Seni görmediler.
- Ya beni görselerdi, ne yaparlardı?
- Şayet seni görselerdi, sana daha çok ibadet ederler, seni daha çok överlerdi.

- Benden ne istiyorlar?
- Senden cennetini istiyorlar.
- Cenneti görmüşler mi?
- Hayır ey Rabbimiz. Cenneti görmediler.
- Ya cenneti görselerdi, ne yaparlardı?
- Şayet cenneti görselerdi, onu daha çok isterler ve onun için daha çok çalışırlardı.

- Neden korkuyorlar?
- Cehenneme girmekten korkuyorlar.
- Onlar cehennemi görmüşler mi?
- Hayır ey Rabbimiz. Cehennemi görmediler.
- Ya cehennemi görselerdi ne yaparlardı?
- Şayet cehennemi görselerdi, ondan daha çok korkar ve kaçarlardı.

Sonunda Allah Celle Celaluhu şöyle buyurdu:
- Sizi şahit tutuyorum. Ben bir araya gelip beni öven ve hamdeden o kullarımın hepsini affettim. Onları istedikleri cennete sokacak ve korktukları cehennemden uzak tutacağım.

Bunu üzerine bir melek söz alarak:
- Ey Rabbimiz. Onların hepsi seni övmek için bir araya gelmiş değillerdi. İçlerinde onlardan olmayan günahkâr bir adam da vardı.  O adam bir işi için oraya gelmişti.

Allah(c.c) bunun üzerine şöyle buyurdu:
- Onu da affettim. Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla beraber olanlar da onların sayesinde kurtuldular…

Kütubu Sitte Muhtasarı : 1941

Tebessüm Ettiren Kıssa

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Mayıs 25, 2009 by islamasevgi

allahbysaeed33kopie

Dini bütün bir insan her sabah kapısının önüne çıkar ve bağıra bağıra dua edermiş; “ALLAHım bize verdiklerin için sana şükürler olsun” dermiş.

 Onun arkasından da ateist olan komşusunun gür sesi duyulurmuş: “ALLAH yok adamımmm ALLAH yok!”

Adam ne kadar sinirlenirse sinirlensin yine de her sabah kapısının önüne çıkar ve aynı şekilde dua edermiş.

Onun arkasından da her sabah ateist olan komşusunun sesi duyulurmuş. “ALLAH yok adamımmm ALLAH yok!”

Bir akşam bu adamın aklına komşusuna bir oyun oynamak gelmiş ve Eyüp Sultan’daki mezbaadan bir koyun alıp gizlice komşusunun kapısına bırakmış.

Ertesi sabah kapıyı açıp kurbanı gören adam şaşırmış ve sevinçle “Gönderdiğin kurban için sana şükürler olsun ALLAHım” diye dua edince ağacın arkasına gizlenen adam gür sesiyle “ALLAH yok adamım, o kurbanı ben aldım” diye bağırınca

adamcağız “ALLAHım sana şükürler olsun, hem bu kurbanı gönderiyorsun, hem de parasını bu şeytana ödetiyorsun!” demiş.

Ve ALLAH’ın hediyesini kabul etmiş.

KARDEŞİM ! NEME GEREK.

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Mayıs 14, 2009 by islamasevgi

Bir gün cihan pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleyman Han, Yahya Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve;

-”Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının akıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” dedi.

Hatt-ı şerifi okuyan Yahya Efendi eline kalem kâğıt alıp;
-”Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazıp Kânûnî’ye gönderdi.

Kânûnî, Yahya Efendiden gelen mektubu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahya Efendinin dergâhına geldi.

Yahya Efendiyi görür görmez;

-”Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.” dedi.

Yahya Efendi bunun üzerine tebessüm edip;

-”Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.” dedi.
Kânûnî;

-”Nasıl?” deyince, Yahya Efendi;

-”Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese,

bilenler de bunu söylemeyip gizlese,

fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryadı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese,

işte o zaman felâkettir.

Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itaat etmez olur ve yolundan gitmezler.

Yok olmak mukadderdir.” buyurdu.

Kânûnî bunları işitince, göz yaşlarını tutamadı. İşte Osmanlı böyle yıkıldı…

alıntı

Selam ve Dua ie…

Allah (c.c)Arayan Adam…

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Nisan 30, 2009 by kasva

…korkmadan okuyun..

***
….kendimi ta derinden tanımak istiyorum!

…beş yaşında bir çocuğun yanına yetmişbeş yıl unutamayacağı bir manzarayı koyuyorlar: ölü bir kadın…hayatın sıcaklığını taşıyan çocuk, ölümün soğukluğunu taşıyan kadına bakıyor: annesi!…öyle bir çığlık atıyor ve kaçmaya başlıyor ki bir daha kendisini hiç kimse durduramıyor..

..bir ayna gibi taşıdığı günlüğünü hiç ayırmıyor yanından..her şeyi en ince hatlarıyla aksettiriyor aynasına..annesini gülümserken görmedi ya..gülmüyor hiç…kaçamadığı zamanlarda kaçma planları yapıyor hayatı boyunca..

on altı yaşında üniversiteye kaçarken, üç yıl sonra öğrenimini yarıda bırakıp..yasnaya polyana’ daki topraklarına kaçıyor..toprakları evet, dokuz yaşında kaybedilen soylu bir babanın yadigarı..fakat kaçacak o kadar çok yer varki..beklemek olmaz..mesela moskova ve petersburg..mesela kafkaslar, asker ağabeyinin yanı… neden orduya kaçmasın? hem savaş var…kırım savaşında tuhaf bir asker, savaşın görünmeyen yüzünü yazıyor..”sivastapol” adı altında topluyor hikayelerini.. hikayeleri okuyan çar, tehlikelerden uzak tutulmasını istiyor bu askerin..oyle ya: küçük bir kurşunla kaybetmemeliler büyük yazarını rusya’ nın…
..savaş sona erer ermezde askerliği bırakıp kendi hikayesine kaçıyor..yirmidört yaşında hiç bir yazarın cesaret edemediği bir şeye, kendini yazmaya koyuluyor da..üç halkalık altın bir zincir çıkıyor ortaya: “çocukluk yıllarım”..”ergenlik yıllarım”.. “gençlik yıllarım”..iki yaşını hatırlayacak kadar keskin bir hafıza, zapt edilmesi zor güçlü bir beden, aynaya her bakışta çirkin bulunan bir “köylü yüzü”.. ve bu yüzün sahibi garip bir kont: kont lev nikolayeviç tolstoy..

…tek bir kapıya yanaşmıyor kaçarken…ölüm!.
..nereye nişan alsa hedefini bulan saçmalar, bir yandan genç avcının heybesini doldururken, diğer yandan hedefe sahibini oturtuyor..nasıl olurda bir kez dahi hastalanmamış bedeni, vurulmuş bir av gibi toprağın heybesine konabilir? ölümü hissettiği o an dehşete kapılıyor..hayır!!! korkmamaktadır ölümden..onun korkusu “hayata bir anlam verememektir..”

..yedi yılda yedi kere yazdığı ikibin sayfalık romanı “savaş ve barış” ta beşyüz kahramanı konuşturmuştur..hemde hiç bir ayrıntıyı atlamadan..öyle bir panoramadır ki bu gerçek bir tabiat harikası gibi bütün ihtişamıyla ruhları sarsmış…her gününe on ıstıraplı saat sığdırılan yedi yılın madalyasını tolstoy’ un yorgun boynuna asmıştır..

…tolstoy’ un yüzlerce kahramanından söz ediyorum ya..itiraz ediyor bana.. “tek kahraman var” diyor.. bütün ruhumla sevdiğim..bütün ruhumla çizmeye çalıştığım tek bir kahraman “gerçek!” ve şöyle devam ediyor sözüne “dün de en güzeli oydu..bugün de..yarın da en güzeli o olacaktır!..” doğrusu usta haklıdır ve ömrünü görmeye adamıştır..görmeye çalışmak..huzur dolu geçen on altı yılın sonunda büyüyerek ve giderek bütün hayatına yayılacak olan şu sorularla karşılar onu..

…niçin yaşıyorum?
…hayatın anlamı nedir?
…ölüm karşısında ne yapabilirim?.

..gözleri hiç kıpırdamayan, hiç konuşmayan, yemek yemeyen tolstoy..bu dünyadan değildir sanki..

…”bana inanç ver tanrım!..” diye yalvardı sonunda tolstoy ve devamında.. “bu gücü ver ve başkalarınında onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen!..”

..çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı..aradığı cevabı bulabilmek için denemediği bir şey kalmasını istemeyen tolstoy, filozoflara, ilahiyatçılara ve bilim adamlarına da adresi sormuş ancak onlarda şüphelerini beslemekten başka bir işe yaramamıştı.. bir ara kilisede ruhunu yatıştırmayı denediysede, kilsenin şekilcilikle buz tutmuş donuk iklimi hayal kırıklığına uğratmıştı onu..ona göre kilisede yapay bir inanç vardı: hayatı kurutan, israf eden ve sahteleştiren..

yıl 1901’ di ve kilisenin otoritesini reddeden tolstoy aforoz edilmişti..

..köylüler!.. belkide onlar biliyorlardı hayatın sırrını. tabiatın kucağında yaşayanların, bu insanların dinginliği, yoksulluğu ve samimiyetinde aramalıydı gerçeği.. ve sıyrıldı urbalarından kont tolstoy…oysa çarlık dikkatle izliyordu onu..yazılarına sansür koyuyor bazen tamamen yasaklıyordu. zira o “sevginin ilahi krallığı” nı öneriyor, milyonlarca insana yeni bir ümit aşılıyordu.

..eserleri için telif hakkı kabul etmiyor..yoksul insanlara evinin kapısını açıyor ve yardım ediyor onlara..efendi olmayı kabul etmiyor ve “efendi” arayanlara “allah” ı işaret ediyor tek hükmedici olarak.. öte yandan hala konforlu bir evde oturuyor ve hala paranın gölgesinde kurtulamamak nefes almasını güçleştiriyordu, ta ki ailesine yazdığı veda mektubunu çekmecesine koyana dek.. farklı inançlara sahip insanlardan mektuplar geliyor tolstoy’a..bütün eserlerinin telif haklarından vazgeçip insanlığa devrettiğini bildiren bir vasiyetname hazırlıyor gizlice..son yıllarını “allah” a adamak yoluna…

..ve dua’ lar, tolstoy’ un elinden tutup bir gece sabaha karşı kaldırıyorlar yatağından..takvim 28 ekim 1910’ u gösteriyor. aceleyle kendini karanlığa bırakıyor..yanına üç şey alıyor.. günlüğü ve biri kurşun, biri kamış iki kalem….

“daha uzağa! daha uzağa gitmeliyim!”..diyor..sonunda yalnız kalabileceğim bir yere… günlüğüne “insan, allah’a ancak yapayalnızken yaklaşabilir” yazmıştı..o halde durmak neden!..

..”uzak” ın neresi olduğunu kim bilebilir?.. “itiraflarım” da şöyle dile getirir tolstoy..”hayatla ölüm arasında son bir kez çırpındım ve içimde olanları tekrar gözden geçirmeye başladım. birdenbire ancak allah’ a inandığım zamanlarda yaşadığımı fark ettim. sırf o’ nu düşünmekle bile hayatın dalgaları kabarıyor benliğimde. çevremde her şey canlanıyor, her şey bir anlam kazanıyordu. halbuki o’ nu unuttuğumda ve o’ ndan uzaklaştığımda hayat duruveriyordu.. “öyleyse, ne arıyorsun daha? diye haykırdı içimden bir ses…. o gün bugün, bu “ışık” hiç bırakmadı beni…”

bir mektup…zavallı kadın, nasılda çaresizdi satırlarında: “üç çocuk annesiyim..kocam müslümandır.. çocuklarımız hristiyan.. oğullarım, babalarının dinine geçmek için benden izin istiyorlar. ne yapmalıyım?..” ..verdiği cevabın içindeki cümlelerden bir kaçı bir adım öne çıkıyor.. “muhammed’ in dinini kabul etmenin ne derece önemli olduğunu anlatamam”.”müslümanlığın, kilise hrıstiyanlığından kıyas kabul edilmez derecede üstün durması, bende hiç bir şüphe uyandırmıyor..”..

kaçış…ne kadar gizlesede kendini tanınıyor tolstoy.. polisler, gazeteciler ve meraklılar bu kaçış öyküsüne tanık olabilmek için çırpınıyor..”demek yalnız kalmak istemiş”, “demek yalnız kalıp kendini ve allah’ ı bulacakmış”.. tren sınıra geliyor ve dedektifler selamlıyor usta’ yı ve sınırı geçmesine izin vermeyeceklerini bildiriyorlar.. birden hastalanıyor tolstoy.. ateş ve su aynı anda kuşatıyor onu.. astapova adlı küçük bir tren istasyonuna kısmet oluyor bu büyük adamı kucaklamak. istasyon şefinin yoksul odası, tolstoy’ un “uzak” ı oluyor.. samimiyetlerine hayran olduğu köylüleri hatırlayıp soruyor kendi kendine “peki ama köylüler nasıl ölüyorlar?”.. bir ara gözlerini son bir gayretle açıp etrafındakilere bakıyor ve dudaklarından şu cümleler dökülüyor.. “yeryüzünde milyonlarca kişi acı çekiyor. siz niçin burada toplanmış, yalnız benimle ilgileniyorsunuz?”

..bir el ölünün gölgesini kalemiyle çiziyor duvara, bir daha silinmesin diye..
..köylüler nasıl ölüyor bilmiyoruz ama tolstoy böyle ölüyor..
..lev nikolayeviç tolstoy..(1829-1910)
………………………………………………………..güneşimin önünden çekil..a.ali ural….

“ALLAH (C.C.)’I KAYBEDEN NEYİ BULUR..ALLAH (C.C)’I BULAN NEYİ KAYBEDER…”

İslamı 20 kuruşa Satıyordum

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Nisan 16, 2009 by islamasevgi

 

Londra’daki camii’ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman da aynı şoföre rastlıyormuş.

Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş.

 

İmam yanlışlığı oturup da parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine “20 kuruşu geri versem mi şoföre?” diye düşünüyormuş.

 

Ama içinden bir ses diyormuş ki “Çok gülünç bir para ve şoförün umurunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten…

 

Sadece 20 kuruş onlara bir şey yapmaz.” Bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş, ALLAHtan gelen bir hediye gibi…

İnecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki: “Paranın üstünü fazla verdiniz.”

Şöför gülümsemiş ve demiş ki : “Siz caminin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi caminizde ziyaret etmek istiyordum, İslamı öğrenmek için. Bu yüzden bilerek size fazla para verdim. Nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.”

İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış neredeyse, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış.

 

Gözlerinden yaşlar dökülerek demiş ki:

ALLAHım az daha İslamı 20 kuruşa satıyordum!. ..”

Unutmayın ki siz belki de müslüman olmayan insanlar için dinimizi tanıtan kişilerdensiniz,

Bu yüzden hareketlerinize dikkat edin.

Maalesef insanlar sizinle birlikte dinimizi de yargılayacaklardır

 

Rabbim(c.c) yar ve yardımcımız olsun insaAllah

 

Selam ve Dua ile…

Allah’ı Görecegim Baba!!!

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Nisan 9, 2009 by kasva

Babası hacca gidecektir”

 

Baba nereye gideceksin?’

‘Oğlum Allah’ın evini görmeye gidecem yavrum

 

”Peki baba orası güzel mi?

Evet yavrum orası dünyanın en güzel yeri yavrum orayı görmek herkese nasib olmaz çok dua etmek gerekir!”

Baba ben de gelebilir miyim?Ben de Allah’ı görmek istiyorum!

Olur mu yavrum?sen daha küçüksün!

Çoçuk çok ısrar eder.Israrlara dayanamaz baba ve oğlunu da götürmeye karar verir.

 

Baba Allah’ın evini(Kabeyi)çoçuk ise Allah’ı görme umuduyla yola çıkarlar yol boyunca çoçuk Allah’ı görecem görecem diye sevincini izhar eder

 

Ve en son varırlar O mübarek topraklara

Baba:”işte yavrum: Allah’ın evi burası”

 

çoçuk:baba Allah’ı gördüm”der ve yere düşer

Baba Allah’ın evini görmek istemiştir ve görmüştür

 

Ama çoçuk Allah’ın cemalini görmek istemiştir ve görmüştür

 

O aşk ile can vermiştir

 

Ya rabbi Cennetini istemeye yüzümüz yok Cemalin ile müşerref kıl!!!

 

Amin.

İnsan kötü şeylerin sebebini kendisinde aramalı…

Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Nisan 1, 2009 by kasva

kustuyu1Hikayeler ve masallar atalardan torunlara gönderilmiş ibret mektupları gibidir. Her nesil kendi kimliğini oluşturabilmek için bir ömür boyu kullanıp kulağa küpe yapacağı hisseler dolu kıssalar dinler. Bu nükteli ve ders verme amaçlı hikayeler küçüklere hem bir edebiyat zevki tattırır, hem de kahramanların iyi yönleriyle özdeş olma, yapılan hatalardan ders çıkarma imkanı tanır.
Ana fikir her zaman iyilik, aile saadeti, harama el uzatmamak ve haddini aşmamak olur.
Bu kıssalardan birinde kahramanımız küçük bir yerleşim yerinde yaşıyordu. Ve artık evlenme çağına gelmişti. Annesi bir gün ona artık evlenme çağına geldiğini belirtip, ona münasip gördükleri bir hanım kızı da tavsiye ettiler. Eş adayı onun da tanıdığı bildiği, uygun bir isimdi. Nikah kıyıldı, düğün yapıldı. Aylar sonra artık bir çocuk bekliyorlardı. Yani, artık o bir baba adayıydı. Yediğine içtiğine dikkat ediyordu. Daha bir hassaslaşmıştı. Öyle ya, artık sorumlu olduğu bir ailesi, asla haram lokma sokmamak durumunda olduğu bir evi vardı. Gelin hanım hamileyken canı birçok yiyecek istiyordu. Çoğu makul olsa da bazıları vardı ki, karşılamak her zaman mümkün olmazdı. Mesela yazın portakal, kışın karpuz bulmak gibi. Ama bu zamansız istekler onun elinde de değildi. Derken aylar geçti, Allah (cc) onlara nur topu gibi bir erkek evlat verdi. Çocuk büyümüş artık sokakta oynayabilir hale gelmişti. Bütün çocuklar gibi çok hareketli idi. Ama bir huyu vardı ki ailesini çok üzüyordu.
Çocuk arkadaşlarının oyuncak vs. ne hoşuna gidiyorsa eşyalarını ihtiyacı olmadığı halde alıyordu. Bu hareketinden çok keyif alıyordu; ama bu kötü hareketinin sebebini ve sonuçlarını da tabii ki düşünemiyordu. Ailesinin böyle ıstırap içinde olduğundan ise haberi yoktu. Bu durumdan son derece rahatsız olan çift ne yapacaklarını, nasıl bir yöntem uygulayacaklarını düşünmeye başladılar. Bu düşünce günlerini aldı. Sonra birden babanın aklına şöyle bir fikir geldi. Çocuğun bu kötü hareketi bizden kaynaklanabilir diye kendi kendine mırıldanmaya başladı. Bunu biraz düşündü. Ya bizden kaynaklanmıyorsa diye endişe etti. Birkaç gün düşünüp taşındı. Bu düşündüğü meseleyi hayat arkadaşına açmayı uygun buldu. Ve eşler arasında şöyle bir diyalog geçti:
– “Hanım bizim çocuk komşuların malına zarar veriyor biliyorsun bunun sebebi sence ne olabilir?” dedi.
– Bilmiyorum; ama çok üzülüyorum.
– Bak hanım bu çocuk durup dururken bu duruma gelmedi. Bunun bu hale gelmesine ya sen sebep oldun, ya da ben. Eğer bizden kaynaklanıyorsa, nerede ve nasıl hata yaptığımızı bulup, bu hatamızı telafi ederek buna engel olabiliriz. Yok eğer sebebi biz değilsek bir çaresine bakarız, dedi.
– Düşünüyorum da hiçbir şey aklıma gelmiyor bey.
– Bir daha düşün, evlenmeden, hamileyken ne bileyim doğumdan sonra vs.
Kısa bir düşünceden sonra, – Bey hamile iken komşu evinin önünde yayık vardı. Onların yayığına parmağımın ucuyla banıp ağzıma götürdüm ki nefsim kırılsın. Bunu duyan baba heyecanlanır ve gece geç vakit olmasına rağmen hanımına, “Hanım kalk komşuya gidiyoruz.” der. Sabahı beklemeden komşuya giderler. Durumlarını anlatırlar. Komşuları kadının yapmış olduğu bu hareketin köy yerinde normal olduğunu anlatsa da bunu çift kabul etmez. O günün bedelinde ne kadar tutuyorsa öderler. Artık içleri rahat ve huzurludur. Çünkü büyük bir yükün altından kalkmışlardır. O günden sonra artık oğulları da o kötü alışkanlığını bırakmıştır. Kimsenin malına zarar vermez. Aile huzurlu olur. Kendileri de bu mahcubiyeti bir daha yaşamazlar. Evet, yapılan her hareketinin sorumluluğu insana ait değil midir?

  • Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler, ya ektiğimiz ya da yollarından sökmediğimiz dikenlerdir.
  • Besmeleye Hürmet

    Posted in İBRETLİK HİKAYELER on Mart 31, 2009 by islamasevgi

    Bişr-i Hafi hazretlerinin tevbesi şöyle oldu:
    Genç yaşta içkiye müptela olmuştu. Bir gün, yolda sarhoş bir halde giderken, üstünde Besmele yazılı bir kağıt buldu. İçi sızlayıp yerden aldı. Öptü, çamurlarını silip, temizledikten sonra, güzel kokular sürüp, evinde duvara astı.

    Gece âlim bir zat bir rüya gördü. Rüyada, ”Git, Bişr’e söyle! (O bizim ismimizi temizledi Biz de onun kalbini temizleriz. O bizim ismimizi büyük tutup yükseğe astı, Biz de onun ismini büyük yapıp, yüksek kullarımın arasına katarız. O bizim ismimize güzel kokular sürdü, Biz de onun şahsını hidayetini kıyamete kadar müslümanlar için güzel kokular saçan yıldız yaptık) denildi.

     

    Bu rüya, üç defa tekrar etti. Rüya gören zat, sabah olunca, Bişr-i Hafi’yi arayıp meyhanede buldu.

     

    Bişr, gelen zâta dedi ki:
    - Benimle sizin ne işiniz olabilir? Benden ne istiyorsunuz?
    - Senin için önemli bir haberim var.
    - Kimden bahsedeceksin?
    - Allahü teâlâdan …
    Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu:
    - Hâlim malum. Bana şiddetli azap mı yapacak?
    O zat, rüyayı anlattı. Bişr arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi:
    - Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz. O zatın yanında hemen tevbe etti.

    Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, başka zaman da hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara, ”Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeye haya ederim” derdi. Ayakkabı giymediği için kendisine ”Hafi” [yalınayak] denilmiştir.

     

     

    Selâm ve Duâ ile…