Archive for the edebi yazılar Category

İnsan, Yağmur Gibi Olmalı

Posted in edebi yazılar on Haziran 11, 2008 by islamasevgi

Ne güzeldir ki, biz eskilerde yağmura “rahmet” derdik. Yağmur yağarken rahmet yağıyor derdi dedelerimiz. Diyeceğim o ki, yağmur rahmetin cisimleşmiş hali gibidir; rahmet heykeli gibidir her damla… Bir düşün, rahmetin heykelini yapmaya kalksaydık nasıl bir şey yapardık…Öyle bronzdan yahut taştan olmamalı o heykel; çünkü bronz da taş da meydan okur gibi durur insana.. “Hadi oradan!” dercesine tepeden bakar sana.. Yanaştırmaz kendine..

Ama rahmet öyle değil.. İçindedir o; içinin de içinde.. Sırılsıklam sarmış seni… Kanında, terinde, gözünde, yüzünde… Yağmura bir bak; kıpır kıpır, şıpıl şıpıl yanında yörende.. Gönlünce şekiller alır her damla.. Rahmet de işte öyle sokulgandır; sessizce süzülür teninden içeri, adeta parmak uçlarına basarak girer yüreğinin odacıklarına..

Sonra, rahmetin heykeli öylece hareketsiz duruyor da olmamalı. Hiç kıpırtısız duran bir şey küskün gibidir; vurdumduymazdır, seninle ilgilenmez, umurunda değil gibisindir. Ama rahmet öyle değildir… Rahmet sana doğru koşar; sen gelince kıpırdar, yakınlığını önemser. Üstelik sen dursan da o sana akar, eline yüzüne sarılır, seni okşar… Bak; yağmur öyle değil mi… Rahmet de öyledir işte, gözüne yaş olacak kadar sırdaş, kanında dolaşacak kadar kıvrak, hamarat..

Hem sonra, rahmetin heykeli şeffaf olmalı… Ardını göstermeli sana.. Kendini saklamamalı senden. Kabuğu, boyası, foyası, kılıfı, kabı, kapağı, kapısı, duvarı, kozası olmamalı.. İçyüzü de dışyüzü de bir olmalı.. Kimseye sırtını dönmemeli. Olduğu gibi görünmeli, göründüğü gibi olmalı.. Rahmet de öyle işte.. İnce ve içten davranır sana. Gizli saklısı yoktur. Aranızdan su sızmaz…. Kabı yok ve senin için her kaba girmeye razı… Rengi yok ama her rengi giyinmeye razı. Tadı yok ama senin için her tada sızmaya razı.. Şekli yok ama her şekle girmeye razı..

Rahmetin heykelini öyle şehir meydanlarına dikmek de doğru olmaz… O zaman ayrıcalıklı görünür rahmet. Erişilmezmiş gibi, şefkatsizmiş gibi durur. O “heykel” her köşeden görünmeli, her sokağa girmeli, isteyen herkesin penceresinin önüne gelmeli.. Öyle değil mi ya yağmur Rahmet de öyle işte. Hiç beklemediğin anda geliverir başına.. Başına gelenlerin en güzelidir.. Herkesi eşitçe kucaklar, kimseyi kimseden ayırmaz. Fakiri de ıslatır, zengini de.. Yetimi de öksüzü de sevindirir. Her sokağa taşar, her çatıya iner…

Sonra rahmetin heykeli eskimemeli ve dahi bıktırmamalı. Öyle kendi kaidesi üzerinde hep aynı yönde, aynı yükseklikten, aynı eda ile gösteriyor olmamalı yüzünü. Rahmetin heykeli, her daim taze olmalı, her gün yeniden, yeni baştan akmalı, yeni heyecanlarla kıvranmalı, yeni yüzlerle bakmalı, yüzlere yenice bakmalı, gözlere tazece dokunmalı. Yağmur da böyledir işte.. Hep yenidir; yeni baştan yağar. Her yağmur ilk defa yağıyordur; tekrarı yoktur. Her damla ilk kez toprağa değer. Hep ilk heyecanla gül yüzlere iner. Her dem taze bir şevkle gül yüzlerine dokunur.

İnsan yağmur gibi olmalı bence, herkesi ıslatabilmeli.. Rahmeti kuşanıp herkese her şeye merhamet etmeli.. İnsan sözünü yağmur gibi yumuşakça indirmeli kulaklara; kırıp dökmemeli, damla damla söylemeli, ince ince sevmeli… Şefkatli olup kimseyi küçümsememeli, hor görmemeli, kimsenin dalını kırmamalı..

İnsan yağmur gibi, bir görünmeli bir saklanmalı…Öyle ince olmalı ki, ihtiyaç duyan onu dizi dibinde bulmalı, ihtiyaç bittiğinde hiç şikayetsiz ortalıktan kaybolmalı..

Yağmur göklerden yere serinliktir; Yağmur yukarıdan aşağıya minnetsiz iniştir. Yağmura “rahmet” diyenlere yağmur damlaları sayısınca rahmet okumalı..

Vesselam..

SENAİ DEMİRCİ

 

Siyah Lale

Posted in edebi yazılar on Haziran 11, 2008 by islamasevgi

“…Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Hasir Suresi 59-9)

 Siyah lale , “Gamdan guler zevali melalime ağlarım “ der sanki lisan-i haliyle… Turdesi olan beyaz laleler haz ve zevk yolcusuyken  o cileye taliptir zira… O, hak nebiye kulak hatta yurek veren…”Benim bildigimi bilseydiniz az guler cok aglardiniz” diyen o hak nebi’ye…Goz yasi ile beslenir siyah lale…Ruhu tertemizdir zira cile banyosunda yikanir her daim… Siirseldir ve aciktir ilhama bundan dolayi…O aciyi serbet tadinda yudumlar, yudumlarken turdesleri hayati sehvet tadinda… “Ekserunnas” degil “ulul elbab” olma makamidir onun ki…

Ali bin Ebi Talib’in sozundeki gibi “Insanlar arasinda insanlardan bir insan olmak” ama dik durmak ve prensip sahibi olmak…Alexendra Dumas’in “Siyah Lale “ romaninda vurgu yaptigi gibi ilkeli olabilmek… O basit bir Stoaci degildir asla…Izdirab onun meslegi degil davasidir zira…

Yuregine sekine inmistir coktan…O halinden memnundur zira…

Tarihin karanlik sayfalarinda acar siyah lale…Her Hak yolcusu bir siyah lale adeta…Sumeyye siyah bir lale mesela… Rabbim Allah ve resulum Muhammed dedigi icin yatirilir colun ortasina…Sovmesi istenir Allah’in resuluna…O ise sehadetini tekrar eder tukurur gibi Ebu Cehil’in suratina… O cileye taliptir zira… Boylece yarilir vucudu ailesinin gozleri onunde ve vucudu olur parca parca… Ak yurekli siyah lale kan verir boylece yeryuzunun damarlarina… O cileyi yudumlar serbet tadinda… 

 Mus’ab bin Umeyr siyah bir lale colun bagrinda acan… Rahati ve komforu yureginin eliyle itenlerden ve Allah resulunun yolundan gidenlerden…Mekke’nin en guzel delikanlisi…Guzelligi dillere destan…Ama o maddesinin enkazi altinda degil… O, Hakka dilbeste…Mekkeli kizlarin kendisine ask mektubu gonderdigi  ama o en buyuk askin pesinde…Allah resulu Uhud’ta iken Islam’in bayraktarligini yapan…Ilay-i kelimatullah icin vucudu parca parca dogranan… Parcalanmayan bir imani var zira…Onun askina Allah’in elcisi sahit… Sireti sureti kadar guzel siyah bir lale zira cileyi ask makaminda yudumlayan bir baska guzel o….

Siyah lale gunduzu yasarken geceyi hatirlatan ve rahati zahmette, safayi cilede bulanlarin cicegi… Rahmete mazhar olmanin sirrinin zahmetten gectigini farkedenlerin… Cile ve izdirabi yudumlayan bir Hak yolcusunun ruh potresini hatirlatir siyah lale…Sacim kadar basim olsa her gun birini koparsalar yinede davamdan vazgecmem diyenlerin ve zindanda zahmeti degil rahmeti kesfedenlerin… Cibril soruyordu Allah resuluna “Ey resul! Kul bir peygamber mi yoksa kral bir peygamber mi olmayi yeglersin? “ Allah resulu kul peygamber olmayi diyordu…

Siyah lale peygamber mahfiyeti….Siyah lale tevazu…  

 Fatima ahlakini hatirlatir siyah lale…Elleri nasir tutan bir hizmetcisi dahi olmayan masum Fatimayi… Zahmetin altindaki ince rahmeti kesfeden bir yuce isim Fatima…Rabiatul Adeviye yine bir numune-i imtisal ilk nesillerden ahlaki ve erdemiyle temayuz eden…Haz yerine cile dolu zuhd ve takva eksenli bir hayati secen….Zeynep el Gazali bunun cagdas bir ornegi …Bunun nice ornekleri var tukenmedi tukenmeyecek asla…

 Siyah lale bir isar tablosu…Tefani sirri var onda…Baskalari icin yasamanin ve fedakarligin ve dolayisiyla cileyi yudumlamanin tadi var… Her vakif insani bir siyah lale… Siyah lale yuregime kayitli bir divan ve siyah lale yuregimin dudaklarindaki duam…Siyah lale vakar ve siyah lale digergam bir yuregin sembolik anlatimi…

Siyah lale yurek bahcemizin nadide cicegi…

Onu ot gorenlere ne yazik!

Gerçek Dost…

Posted in edebi yazılar on Nisan 24, 2008 by islamasevgi

Çünkü hakkı esas alıp adaletten ayrılmamak, insanı dünyada da, ahirette de kurtarır…

Aksi ise her ikisinde de kaybettirir…

Ne var ki, bu tartışılmaz gerçeğe rağmen insan bazen hissine kapılır, bazen de çevresinin tahrik ve telkinine… Bir de bakarsınız ki, yanlışlara yönelmiş, haksızlığa meyletmiş, zulümler yapmaya başlamış… Yani sadece dünyasını değil, ahiretini de tehlikeye atmış…

İşte böyle yanlışlara düşmemek için bilhassa yöneticilerin doğruyu telkin eden dostlara, çekinmeden hakkı anlatan ikazcılara ihtiyaçları kesindir. Salahiyetlerini zulüm ve haksızlıkta kullandırmasın, dünyasından sonra ahiretini de tehlikeye sokturmasın…

Nitekim tarih boyunca mevki sahiplerinin etrafında iki tip insan görülmüştür. Biri, isabet buyurdunuz efendim, diyerek hep dalkavukluk yapmış, haksızlık ve yanlışlara teşvikte bulunmuş; diğeri ise doğruyu söyleyen dost görevini yapmış, gerektiği yerlerde ikazlarını yapmaktan geri kalmamıştır. Sonunda kazananlar ise acı da olsa doğruyu söyleyen, dostları dinleyen yöneticiler olmuştur…

Söz konusu etmek istediğimiz Abbasi halifelerinden Harun Reşid de işte böyle doğruyu söyleyen dostları dinleyen yöneticilerden biri olarak tarihe geçmiştir. Meşhur dostu Behlül’ü çarpıcı ikazlar yaptığı için yanından ayırmamıştır…

Nitekim bir gün Behlül’ü sarayının bahçesinde gören Halife sormuş:

- Ey Behlül nereden geliyorsun böyle?

Behlül’ün cevabı, doğruyu söyleyen dost cevabından başkası değildir:

- Cehennemden geliyorum efendim!

- Hayrola ne işin var senin cehennemde?

- Ateş lazım olmuştu da onun için gitmiştim…

- Getirebildin mi bari?..

- Hayır getiremedim.

- Neden?

- Orada ateş yokmuş da ondan. Cehennemin kapıcısı Hazin dedi ki, burada ateş olmaz. Herkes kendi ateşini kendisi getirir buraya!..

Düşünmeye başlayan Halife sorar:

- Ey Behlül, ben buradan ateş götürmemek için ne yapayım, ne tavsiye edersin öyle ise?..

Beklediği irşat fırsatının doğduğunu anlayan Behlül, doğruyu söyleyen dost görevini yaparak düşündüğü ikazını şöyle yapar:

- Sen büyük salahiyetlerle donatılmış bir yüce makamdasın. Bulunduğun bu yüce makam zulme, haksızlığa, yanlış uygulamalara en müsait makamdır. Ağzından çıkan bir cümle ile birçok kimsenin canını yakar, zulme maruz bırakabilirsin… Yani buradan ateş götürmeye çok müsait yerdesin… Ancak üç şeye dikkat edersen buradan ateş götürmekten kurtulursun, etmezsen sen de kendi ateşini kendin götürmekten kurtulamazsın.

- Behlül iyice meraklandım, nedir o üç şey?

- Adalet, adalet, adalet!.. Bu makamda senden beklenen bundan başkası değildir.

Düşünceye dalan Harun Reşid, neden sonra başını kaldırarak söylenir:

- Çevremde senin gibi doğruyu söylen dostlarım olmasa buradan benim de ateş götürmem işten bile değil Behlül!.. Sen sıkça görün sarayın bahçesinde. Senin gibi doğruyu söyleyen dosta ihtiyacım herkesten fazla… Herkes senin gibi ikaz etmiyor, aksine ‘isabet buyurdunuz’ diyerek bulunduğum makamdan ateş götürmeme sebep oluyorlar…


Aslında  her birimiz doğru düşünmemizi sağlayan dostlarımıza sahip çıkmalı, onları yanımızdan uzaklaştırmamalı, hoşumuza gitmese de doğru söyleyen dostları dinleme alışkanlığı kazanmalıyız. Şayet hem dünyamızı hem de ahiretimizi kurtarmak istiyor, buradan oraya biz de ateş götürmek istemiyorsak tabii…

Ahmed Şahin

Sevgiyle kalınız inşaAllah…

Okumalısın…!

Posted in edebi yazılar on Nisan 24, 2008 by islamasevgi

Okumalısın!

Çünkü bilebildiğin kadar İNSAN olur, İNSAN olduğunca yaşamayı öğrenir, yaşamayı öğrendiğin sürece de ne denli kıt, eksik olduğunu anlarsın. Yaşamayı anlamak öyle küçümsenecek bir şey değil. Zira değerini bilemeden yaşadığın, yaşarken önemsemediğin bir an karşına öyle bir zamanda çıkar ki, cahilliğin, utancın olur. Ama cahillik, koltuğuna gireceğin son dostun bile değildir.

 

Şuncacık yaşamımızda bize vakit kaybettiren onca gereçle yaşamı geçiştirmeyi, günü kurtarmayı amaçlayan insan, hiçbir zaman İNSAN olamaz. Elindekinin kıymetini bilerek şu aciz aklını yola koyabilene ne mutlu…


29 harften oluşan şu uçsuz bucaksız evrende dolaşmayı bilmeyen, bunun yerine koyacak bir şeyler arayan, bulunduğu yerle övünenlerden olmayınız. Sizi artıranın yalnızca bildiklerinizden kaynaklandığını, bildiklerinizi geliştirmek ve pekiştirmek için de kullanılabilecek tek yolun okumak, okumak ve daha çok okumak olduğunu görünüz.


Bencilliğimizi bir yana bırakarak etrafımıza bakacak olursak muazzam bir döngü içinde yeşeren hayatta ne denli basit heveslerimiz ve gayelerimiz olduğunu gördüğümüz zaman, yaptıklarımızdan el etek çekerek kendimizi ilime adamak yerine, korkumuzu daha da gürbüzleştirerek cahilliğin karanlığında yürümeye devam etmenin ne anlamı var ki? Evet, elbette, korkarım ki, korkağız; ancak bu korkaklık bilgisizliğimizin cahilliğinden değil, bilginin kattığı cahillikten geldiği zaman çatık kaşlarımız düzelecek, gözlerimiz yerleri değil göğü aramaya başlayacak, an zamana sığmayacak ve yarın, bugünden öte olmayacak. Çünkü zaman ancak bilene ifadesiz kalır. Bilmeyen ise zamana söz geçirmek için uğraşır durur.

Öleceksin ey İNSAN!
Yarın ne de olsa gelecek. Ama ölüme gözlerimizi yummadan önce gözümüzün önünden geçenlerin içinde yaptıklarımızı değil, yapamadıklarımızı bileceğiz. Yapamadıklarımızın sebebi, bilememiş olmamızdan öte olmayacak. “Keşke daha çok sevseydim!”, “Keşke yapmasaydım?”, “Keşke daha çok gezseydim!”, “Keşke daha az uyusaydım!”, “Keşke daha çok görseydim!”, diyeceksiniz,

sırası olmayan ünlemlerle…

 

 Ancak içine düştüğümüz cahillik bize o anda bile “Bilseydim severdim; ama bilmedim, bilmek istemedim”, “Bilseydim yapardım; ama yapmadım, yapmayı istemedim”, “Bilseydim görürdüm; ama görmedim, görmek istemedim” cümlelerini kurdurmayacak. Sırası gelmeden konuşayım, “Ben istedim, ama…” diyen ahmaklardansanız, bırakın…

 

Sizin burada da işiniz yok. Utanıp okumaya devam ediyorsanız, bir cümle daha hakkınız var. Bıraktıklarınıza bir şey daha katın ve artık istemeyi de bırakın. “Keşke” demek istemiyorsanız istemeyin, yapın. Çünkü bu dünyaya hepimiz aynı akılsızlıkla, aynı fikirsizlikle ve aynı görgüsüzlükle geldik. Akılsızlığımız, fikirsizliğimiz ve görgüsüzlüğümüzle belki yerildik, acısıyla kavrulduk; ama bilen ya da bildiğini iddia eden de aynı yollardan geçmedi mi?


Einstein’a cep telefonu verseniz komik bir duruma düşmeyeceğini mi zannediyorsunuz? Cahilliğinden kızaran yüzünde utancını gizlemek istemeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Sen ne kadar İNSAN’san, o da sen kadar İNSAN, öyle değil mi? Ancak Einstein’la aramızdaki fark şu: Biz, daha önce görmediğimiz bir şeyle karşılaştığımız zaman içinde bulunduğumuz durumu kurtulması gereken bir durum olarak görür ve halimizi alayla, dalgayla geçiştirmeye çalışarak ya kendimize ya da karşımızdakine çatar, akılsızlığımızı gizleyerek halimizi geçiştirmeye çalışırız. Ancak Einstein böyle mi yapar? O şaşırır. Hayretli bakışlarına dalan bizler de en az onun kadar şaşar ve heyecanına öyle bir iştirak ederiz ki onun söze dökmediği cümlelerine ortak olur, sohbetinde can buluruz. Kıssası, Einstein görgüsüzlüğünün huzurunu bilgisizce yaşarken, biz gördüklerimizin içinde cahilliğimizi yaşamaya devam ederiz.

 

Böyle mi İNSAN olunur?
Bize şaşmayı öğreten, bizi iğrenç yaşamlarımızın içinden çekip çıkaracak olan tek şey okumaktır. Çünkü ancak o zaman ölümü, öldüreni, ölümsüzlüğü anlayabiliriz. İşte ancak o zaman, zamanı geçiştirmeyi değil, lezzetiyle yaşamayı öğreniriz.


Oku! Okumanın, İNSANlığın şartı olduğunu bilerek oku…

 

Bilemedin mi? O zaman, sen oku da nasıl okursan oku…

 

”ELA BİZİKRİLLAHİ TATMEİNNÜL KULÜP”

(Kalpler ancak Allah’ı zikir ile mutmâin olur)

 

Sevgiyle kalınız inşaAllah…

Cevapsız…

Posted in edebi yazılar on Nisan 15, 2008 by islamasevgi

“Ben” dedi kadınlardan biri diğer kadına, “otuz yıldır bu evde kendi içini doldurmaya terkedilmiş bir günlük gibiyim. Sanki dört duvarla ciltlenmişim de hiç dışına çıkamamışım tutulduğum günlüğün. İlk zamanlarda bomboş sayısız yaprağım vardı, onlara bakıp umutlanırdım. Bütün kayıplarımın, o yapraklardan birinde yer bulacağını düşünürdüm. Yanılmışım. Tozunu sildiğim camlar tekrar tozlandı; pişirdiğim aşı yeniden pişirdim; büyüttüğüm çocuklar bana hep çocuk döndü; boyadığım duvarları bir daha boyadım ve her seferinde solan çiçeğin yerine vazoya, solacak yeni bir çiçek koydum. Hayatın bende dolduracağı yapraklar gittikçe azalıyor. Bundan sonrası, bundan öncekinden başka olmayacak, biliyorum. Ama yine de her akşam şu kapıyı aralarken, içimde bir genç kız, bana ne beklediğimi soruyor. Keşke bir tek bunu çözebilseydim…”
“Ben” dedi, rençperlerden biri diğer rençpere, “ektim ve yeşerttim, suladım ve büyüttüm. Yağmur getirecek bulutu, başak devirecek rüzgarı, avuçlarımın içi gibi biliyorum. Az değil, elli yıldır, burada bu dağın yamacında mevsimleri kondurup kaldırdım. Önce yeşerip sonra saran bir başaktır hayat. Buna alışamazsanız, içinizdeki toprak çabuk kayar. Bu ıssız yamaçlarda hiçbir gölgenin altına konduramazsınız kendinizi. En iyisi, vakitlerin kaderine teslim olmak. Hem ağaçlara nasıl su yürüyorsa, bana da öyle su yürür; onlar nasıl ağırlaşırsa dallardan, zaman beni de öyle ağırlaştırır. Nereye götürürsem götüreyim bu gövdeyi, yaşlanacağım, beni geriye bu gövdeden çağıracaklar. Gençken bu başakları terk etmek benim de içimden geçerdi. Artık “yeni bir ekinin yeşermesini görecek miyim?” diye dertleniyorum.
Kazdığım toprak benim için kazılmayı bekliyor şimdi. Ama yine de geceleri yıldızlara bakarken, içimde hiç kazma vurulmamış, hiç yeşertilmemiş bir yerin varlığını hissediyorum. Keşke bir tek bunu çözebilseydim…”“Ben” dedi şairlerden biri diğer şair, “ben ki insanın yeryüzüne atılmasının, o yalnızlığın, o yabancılığın kederli bekçisiyim. Dünyayı karnımda dinmeyen bir sancı olarak taşıdım bunca zaman. Çoğu vakit insanların keyifle baktığında bakacak bir yan bulamadım, kimsenin bakmadığı şaşkınlıktan çıldırttı beni. Orta yaşlı bir kadının, boş vazoya taze bir çiçek koyarken ne düşündüğünü biliyorum. Gurur kalmamış bir dilencinin evine dönerken içine düşen karanlığın seyredilmesi için, bütün dilendiklerini vermeye razı olduğunu biliyorum. Bir rençperin, ruhundaki bir yeri kürekle kazıp açamadığı için, kendini kaç defa yıldızların ipine doladığını biliyorum.
Biliyorum ki insan, ölünceye kadar kendi cevapsız sorusunun çengeline asılır, ölünceye kadar kendine mağlup olur. Kaç kere insanın içine daldırdım kalemimi., kaç kere çengele ası sorunun damarlarından kan aldım. Ama yine de hakikat, yazılmamış, bomboş yaprakların üzerinde duruyor. Keşke, bir tek o yapraklarda ne yazdığını çözebilseydim…”
Alıntı…
Sevgiyle kalın İnşaAllah…

Gec Kalmis Bir Susus ve Insan!.

Posted in edebi yazılar on Nisan 8, 2008 by islamasevgi

Nereye gidiyorsun ey insan!
Bak insan diyorum sana! Insan…
Peki, sen inaniyor musun insan olduguna? Inaniyor musun gerçekten “inandigina” ? Inancina, inanman gerektigine, neye ve neden inandigina? Sen sen ey insan! Nasil yasiyorsun? Dur dur! Sen yoksa yasadigini mi saniyorsun? Nedir senin icin yasamak?Fecir vakti O’nu düsünerek aciyor musun gözlerini? Ellerin, ayaklarin kipirdiyor mu? En önemlisi kalbin atiyor mu? Fark ediyor musun, bugün de nefes aldigini? Sen yasiyor musun ey insan? ! Tenin sicak mi, soguk mu? Hissettigin duygunun adi ne? Üsüyor musun, terliyor musun ve gercekten hissediyor musun?
Yasamak nedir senin icin söyle? ! Actin gözlerini…
Ellerin, ayaklarin kipirdiyor… Tamam, kalbin de atiyor…
Peki, yeterli mi bu oluslar yasamana? Yerinden dogruldun, bastin yeryüzüne… Bunlara “izin verenden” bihabersen yasiyor musun söyle?!

Adim attin günün kalbine… Cevrende es, dost belki…
Ya yalnizsin ya da paylasiyorsun; o yasadigini zannettigin hayati sevdiklerinle…
Sesler geliyor harmanlanmis güzelliklerle… Hepsi hitap ediyor sana…
Mutlu oluyorsun duyduklarinla… Mevsim belki yaz, belki de kis…
Ya bir kus sesi var disarida, ya da yaz

yagmurunun cati üzerine vurus sesi…
Yani issiz degil hicbir yer… Peki, farkinda misin duyduguna? Ve bu yasamak mi ey insan söyle?! Sen inaniyor musun gercekten yasadigina?
Hissediyorsun simdi sogugu ve sicagi…
Sol yaninda bir et parcasi ki; bütün bedenin onun elleri arasinda…
Bir kipirti, bir hareket var; gün icinde belki de hic hissetmedigin…
Oysa seni ayakta tutan, sana sevgiyle ya da nefretle baktirtan o…

Ah be insan! Sen bir kalp tasiyorsun…
Yoksa tasidigini saniyorsun! Insan! Sen kalbini biliyor musun?

Nedir senin icin kalp, söyle? !

Gözünde iki damla belirirse kalbin sizladigindandir…
Sesini duymak istedigin birine hasretteysen, kalbindir o özlemi, o hasreti tasiyan. Yüzünde bir tebessüm olustuysa, bil ki o et parcasina Yaradan sevgi koydugu icindir ki; o et parcasi “sahibini biliyorsa”hep tebessüm kardir…

Hic düsündün mü ha bir kalp tasidigini?

Ey insan! Sen ne kadar da bencilsin…
Bilmiyorsun ki o olmasa sen hicsin!

Bilmiyorsun ki tasidigin her uzuv onunla hareket eder…
Ah insan! Bak, hala insan diyorum farkindaysan!

Biliyorum, diyorsun ki; ” Bana mi sesleniyorsun?”

Yoksa sen insan degil misin? Bilmem…
Belki sen öyle oldugunu zannediyorsun…

Düsüncen var bilirim… Seni her gün güzelliklerden alasagi eden…
Bir de nefsin ki; gaflet kuyusuna adim adim sürükleyen…
Ne demeli bilmem ki! Kisi kendi iyiligini istemezse baska fani onu ne kadar düsünür? Kendinden cok düsünür ey insan! Inan kendinden ve nefsinden cok düsünür!..

Simdi asrisaadete uzan bir an… Kapat gözlerini…
Emri verdin, kapandi gözlerin…
Eger ki “biliyorsan” düsün simdi Efendimizi. Sen ki O’ndan asirlar sonra gelecektin… Ne görmüstü seni, ne de bilmisti…
Karsi komsun degildir; senden bir sey bekleyerek iyilik yapan! Oglun ya da kizin degildir O; menfaatle seni sevip, canim diyerek sarilan…
Kara gözlerine vurulan, sesine asina olup vazgecilmezi oldugun esin degildir O! Demem o ki ey insan, O

Peygamberin! O seni görmeden seven! O senin icin gece gözyasi döken…
Senin belki adini bir kere bile askla anmadigin halde sana “kardesim, ümmetim” diyen…
Ne o! Agir mi geldi insan! Kaciriyorsun gözlerini…
Yoksa bir vicdanin oldugunu mu hatirladin sözler icine dokununca? O zaman sükret Yaradan’a hala vicdanim var diye…
Hala bir yazi okuyunca, bir gercegi duyunca sizliyor diye…

Ah ben insan! Ne mutlu sana… Hatirladin ben insanim diye…
“Ben dünyaya insan suretinde, saglam, ayakları yere basan, gören, hisseden, duyan, dokunan, aglayan, gülen biri olarak geldim…
Bir kalbim var; Allah’i (c.c) biliyor. Bir dilim var; O’nu zikrediyor.
Ben yürüyen, kosan yani sapasaglam…”

Insan! Demek insansin ha! Bu dünyaya neden geldigini biliyor musun peki? Vazifen ne, ne icin yaratildin? Tamam geldin…
Tamam saglamsin… Peki, gerisi yok mu? Ye, ic, gez, toz, agla, gül, bagir…
Ah insan! Sen yasamak diye buna mi diyorsun? Öyleyse Ashap yasamamis…
Evliya hic gelmemis dünyaya! Peygamberimiz (s.a.v) yasamayi mi bilmiyordu yoksa? Yaradan sana ögretmis de en sevdigi, bütün alemi O’nun adi icin yarattigi “Sevgilisine” mi ögretmemis?
Insan! Demek yasiyorsun…
Ah gafil ah! Sen bal gibi de yasadigini saniyorsun…
Anlayacaksin biliyor musun? Fakat bu dünyadaki gibi; nasil bir seyi elinden kacirdiginda onun degerini anliyorsun, iste ölüm melegi gelip o farkinda olmadigin, tasidigini sandigin ruhunu aldiginda duracaksin…
 

“Ben nerdeyim? Ah be! Ben insandim, yasiyordum, yasadigimi saniyordum!” diyeceksin.Icinde tasidigin ve her gün hareket halinde olan ama senin ı kosusturmada, is pesinde, para pesinde ya da pesinde kostugun her ne ise, farkinda olmadigin o et parcasinin o an farkina varacaksin…
“Durmuş!” diyeceksin…
 

 

Yani görevi bittiginde, yani degerini yitirdiginde, hicbir özelligi kalmadiginda, ac kalmis bir hayvana verdiginde bir lokmada yutacak kücük bir et oldugunda…
Hani seni aglatan, sevgilerlecosturan, kör kütük asik olan, bazen sancilariyla seni uyutmayan o kalbin cok gec farkinda olacaksin…

Iste böyle insan! Bak hala insan diyorum sana…
Yalan diyorsam söyle, vur yüzüme! Inan gocunmam… Ben de senin gibiyim…
Fani, gecici, kendini bilmeyen ve yasadigini zanneden…

Sen simdi bana dogruyu söyle!
Sen nereden geldin?
Sen nereye gidiyorsun?
Yasiyor musun, yoksa sen yasadigini mi saniyorsun?

Zehra Öner

Sevgiyle kalın inşaAllah…

Hasrete son, umut ve hayal bizim…

Posted in edebi yazılar on Nisan 1, 2008 by islamasevgi

 

 

 

files.jpg

Onca hazan ve hüzün ardından gelen bahar,
Acıların meltemlerle savruştuğu,
Umutların filizlenip yarına koşturduğu bir bahar….

Sarıyorum tüm yaralarımı varlığınla,
Cennete kaldı dediğim vuslat oldu adın…
Özlemler biriktiriyorum yüreğine
Sevgiyle yanıp aşkınla kavrulmayı seçiyorum kendime….

Seni düşündüğümde,
Dünya dingin oluyor…
Kendini futursuzca kovalayan zaman duruyor….

Sevisiz hayatla hesaplaşmanın zamanı şimdi….
Bir kuş kadar özgürce senim…
Hiç bitmeyecek yarınlar için umut ekip
Hayallerimde varlığınla mutlu olmayı biçenim….

Çiziyorum yüreğime sevgini….
İlmek İlmek dokuyorum kalbime seni,
Yıllardır beklenen, adına isimsiz yazgılar yazılansın sen
Gelecek diye umut edilip  yolu gözlenensin sen….

Elveda artık….
Tüm acılara….
An’ılara…
Sensiz geçmek bilmeyen yıllara elveda…

Aydınlığa çekiliydi kapkara perdelerim…
Sen aydınlıksın ben zifirim….
Şimdi gün o gün…

Hasretin vuslat olduğu gün…
Gülmek bizim…
Mutluluk bizim…
Hasrete son, umut ve hayal bizim…

Kadir ARAS

Kadir Bey’e Teşekkür ediyoruz. Bu umut dolu şiiri için…Rabbim gönlüne göre versin inşaAllah… Yüreğine sağlık…

Sevgiyle kalın inşaAllah…

 

Sarmaşık Gülleri…

Posted in edebi yazılar on Mart 3, 2008 by islamasevgi

normal_american_beauty_climbing_roses.jpg

Ne zaman güllere baksam, ötelere kanatlanmak geçer içimden. Her gül sanki bir durak gibidir öteler yolculuğunda. Bir bir o güllere basan ruhumun ayakları, gül yaprağından daha narin, kalebek kanadından daha zayıf olarak tırmanır mânâ merdiveninden.

Evet her gül, ayrı bir ismin tecellisi gibi gelir bana. Bir gül Cemil ismini tebessüm ettirir, bir başka gül Hannan ismini. Bir gül Mennan ismini akis akis yayar çevreye. Bir başkası, Deyyan isminden yansıyan şûle gibi tebessüm eder dalların arasından.

Dikenler Celâl, Kahhâr ismini yansıtır.
Sarmaşık güllerine bakınca, ben bir uzun yolculuğu hayal ederim. Basamak basamak çıkılan ve sonsuzluğa uzayan ebedî yolculuğu… Bir çubuğa bağlanmış bu güller, içimizdeki duyguları ne güzel yansıtır. Onların ebet iklimine kanatlanma arzusunu nasıl da dışa vurur.

Sarmaşık, karışık ömür yolcuğunu ve onun girift hallerini ve bazen çözülmez zannedilen bilmeceye benzer zorluklarını hatırlatır bizlere. Onda açan güller ise, “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.” âyetini fısıldıyormuşçasına, bizlere yer yer tebesessüm ederek çözümleri söyler, kolaylıkları takdim eder, acıların sonunun ferahlama zirveleri olduğunu hatırlatır.
Yıldızları, samanyollarını düşünürüm ben bu gülleri görünce… Öbek öbek yeşil yapraklar arasında, firuze dallar içinde tebessüm eden yıldızlar gibi gül tomurcuklarını seyrederken..

Sarmaşık gülleri, içimizdeki duyguları da dışa vurdurur bir anda. Karmakarışık duygularımızın, çözülmez zannedilen en girift hislerimizin bir anda şifreleri bulunur ve ruh fidanımız tomurcuk vermeye başlar. Hüzün, çanak yaprak gibi sarmıştır tomurcuğun tac yaprağını; ama o, yarılır ve taç yapraklar önce birbirine sımsıkı bir şekilde sarınmış olarak çıkar ortaya… Sonra tebessüm ederler gün gibi, güneş gibi çevreye…


Bir de Peygamberler Peygamberi’ni hatırlatır sarmaşık gülleri bana.
Mekke dönemini, Medine dönemini, Taif’i hatırlatır. Izdırabı yudum yudum içmiş bu mânâ yolcusunun, insana dikenli tarlalar arasından güllerini nasıl taktim ettiğini tedai ettirir. Izdırab ve acı yüklü bir ömrün tomurcuklarını, hak ve hakikatın tohumlarını gönüllere ekişini, dal dal budak budak cennet soluklamasını çağrıştırır.

Sarmaşık gülleri, ötelere yolculuğu ve Hakk’a ulaşmayı da hatırlatır insana. İnsanlığın, mânâ yolcularının, öbek öbek yollara düşüşünü ve göklere doğru ilerleyişini tablolaştırır.
Sevgi ve muhabbet çiçekleridir sarmaşık gülleri. Dört mevsimin dördünde de açar. Onların çiçekleri asla dallardan eksilmez. Yeşil yapraklar üstünde, kırmızı tebessümler asla yok olmaz.
Ben asıl, tevazu yüklü gönüllere benzettiğim için severim sarmaşık güllerini. Eğilirler eğilirler aşağılara kadar. Gül verdiği halde, boynu dik olması gerektiği halde bile eğilmesini bilen, hoşgörü ve sevgi insanlarına benzetirim onları. Zafer anında devesinin üzerinde iki büklüm olmuş, ‘Bütün zafer ve fetihler Hak ve hakikatındır.’ der gibi duran ümit yolcusu, iyilik ve af âbidesi Nebi’nin halini sezerim onların duruşunda.İşte en çok sarmaşık güllerini sevişimin sebebi, Gül-ü Muhammedi’yi akislerinde sezişimden ve görür gibi oluşumdandır. O’nun terinin kokusunu onların yapraklarında burcu burcu koklayışımdandır. Onların tebessüm edişinde o Gül’ün silüetini temaşa edişimdendir. Çileli ömür yolculuğu sonunda, başı göğe eren ve Mirâç tâcıyla mükâfatlandırılan bu ulu yolcunun gölgesinin gölgesini, bu güllerde gördüğümden veya temaşâ ettiğimdendir…Sarmaşık gülleri, Gül-ü Muhammedi’ye bir basamaktır, bir uzanıştır, O’na ermek ve ulaşmak için remizdir. Ben bu gülleri onun için severim ve her zaman hayranlıkla ve ibretle onları seyrederim.

Mehmet ERDOĞAN

Ateşe su Leyla…

Posted in edebi yazılar on Şubat 28, 2008 by islamasevgi

lale17aw4.jpg

Gaflet devam etmektedir. Zehirli bal kaşıkla değil, petek petek yenir.

Gaflet içinde gaflet; 

“Gel ey Leyla, gel ey candan yakın canan uzaklaşma, Senin derdinle canlardan geçen Mecnun’la uğraşma”

yazdırmıştır defterin sırlı bir yerine. Yalnız deftere değil,

“Kalmasın bir nokta-i muzlim bu sevda yolunda” dercesine, halka arz edilen paçavralara da…

Çile mevsimidir lâleler için…

Soğuk, lâlenin kalbini yakmalı ki, içinde gizlenen esmâ aşkını nazarlara döksün…

Çilesiz ruhlar ham yapılıdır, gelene sevinmez, gidene de üzülmez. Lâle kırağı görmeli ki, açsın. “Lâlenin çilesi de yalnızlıktır toprak altında.” diyerek,

bir yandan karı, diğer yandan donmuş toprağı eşeleyip içine tohum yerleştirenler, gözyaşı dökerken bunu mırıldanırlar. Ama anlaşılmaz bir dua daha vardır oracıkta dillenen; ancak bu ne duyulur, ne de hissedilir. Eller açılıp, nefse tatlı gelenlerin terkedilme zamanı gelmiştir.

Toprağın altındaki lâleler, üstündekilerin açılmasını beklerken bilinmez bir hisle kavrulmaktadır. “Müneccimle muvakkît ne bilir, Dertlilere sor geceler kaç saat?” terennümü başlamıştır.

“Bir yâr olsun, bize Mevla’nın yolunu göstersin, ‘çile ile gel’ değeri bilinsin.”  Bahar günleri yaşanırken acı bir rüzgâr eser. Açılan çiçekleri yakar, kavurur.

Cemre beklenirken kırağı düşmüştür lâlelere.

Demek ki; çile noksan kaldı, bize düşen gayrı sabırdır, sonu şeker şerbet olan, ama kendisi zehir olan sabır…

bazen bahar bazen kıştır yaşanan; ama görülen duyulan hep aynı şeydir. Başka yananlar da vardır. İyiyi kötüden ayıran sırrı söyleyenler gayret ederler; art arda gelen harfler kelime olup, okunsun diye uğraşırlar. Ve tevfik Mevlâ’dandır.

Beyaz lâle, ortada sarı ve kırmızı gül tomurcukları, çiğdemler, mor menekşeler en sonunda Leyla’ya ulaştırılır.

Zaman başkalaşır, mevsim değişir, çile dolmaya doğru gider. İlâç, ecza mesabesindedir ama, yine de şifa bir türlü gelmez:

“Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş.” 

Gönül yangını silip atmıştır nahoş şeyleri. Dikenler gitmiş; gül kokusuyla, rengiyle ortada kalmış; ateş, günah yollarını tıkamıştır.

Evvelden hissedilemeyenler yaşanmaya başlanmışır: 

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!” hali tercüme eden tefsir gibidir.

Güneşin lâleleri bitirdiği mevsim gelir. Ümit ferleri tükenmeye yüz tutar. Derken eski defterin kapalı sayfaları açılır.

Milimetrik oturan bir zaman tevafuku beyinleri zorlar, ye’sin yerleşeceği yerde; “Vazgeçmiş olaydı aramaktan ne bulurdu?  

Elbet biri candan, biri canandan olurdu.” mısraları, mevsimin geçmediğini bağırmaktadır sanki. Güz tekrar bahara döner, hayalin bahçeleri yeniden açmaya başlar…

Ateşe su Leyla…

Kalbi Olan Girebilir…

Posted in edebi yazılar on Şubat 25, 2008 by islamasevgi

679f.jpg

Kulağınız varsa, kalbiniz korkudan duracak.
Kalbi olan girebilir!
Sevginin ihtişâmı tek ve yalnızca O’na olan adanışta, adanışın tüm sevgilere sirayetinde yatar.Sadece O’nu sevebilirsin.
Bütün sevdiklerin O’dur.

Sadece O’nu bilebilirsin.
Bütün bildiklerin O’dur.

Sadece O’nunla konuşabilirsin.
Bütün konuştukların O’dur.
Hû Konşu! Hû. İnsanın yaratılıştan sahip olduğu fıtrî öz, ’büyük bütün’e, kemâlâta doğru olan koşusunu başlangıçtan beri büyük katılımlarla, büyük çağlayanlarla sürdürmüştür. Her aşamada kutlu bir yolcunun sadrından feyezân etmiş, taşarak ‘büyük coşku’ya katılmıştır. Her taşıp coşması, varlığın türküsünü şakıyacak, varlığı çepeçevre sarmalayacak, varolanların anlamlarıyla bütünleşecek, adeta varlığın ve insanlığın özü sayılabilecek ‘O Kutlu Yolcu’ya hasret içinde sürmüştür. Ve hasret dinmiştir. ‘O Kutlu Yolcu’ Sidre’yi aşıp, varlığı kuşbaşı tarassut ederek, simasında FITRAT’ın cazibedar tebessümüyle aramızda / başımızın üzerinde yerini almıştır.

Övünç kaynağımızdır O, insanlığın anlamıdır. Selam Onadır, muhabbet Ona; Onadır ihtirâm…

Her yazılan, her söylenen; - tüm konuşma ellerin mâverâya açılışı olmalı. Camâl’e, Hüsün’e, Kemâl-i Vücûda hakşinâs bir davetiye, nazlı bir perestiş; tüm kâinatı telezzüzüyle ürperten her bûseyle taltîfimizde yerlebir – Bîr olup devrilen tâ içimiz; - tüm konuşma: Sükût…
Yani sözün Kalbe inişi,
yani konuşmanın sükûta kalboluşu,
yani: DUÂ.

Söz’ün ihtişâmı sadeliğinde yatar.
Muhabbetin ihtişâmı saflığında,
Hayatın ihtişâmı kulluğun izzetinde,
Dostluğun ihtişâmı himmetinde, şefkatinde,
Kâmil kişiliğin ihtişâmı kemâl-i aczinde,
Ebeveynin ihtişâmı şefkatinde,
Büyüklüğün ihtişâmı ihtişâmın fakrinde,
Varlığın ihtişâmı semeresinde yatar.
Varlığın semeresi insandır.

İnsan nefesi açılır açılmaz şiir soluklamaya başlar; dili çözülür çözülmez şiir söyler. İşte, en büyük şairler çocuklardır!

Yazmak ve konuşmak
belki söz’e sahip olmak düşüncesinden kaynaklı;
ben’imizi meşrulaştırmaktan.
Şiir; söz’ün, dil’in bize sahip oluşu.
Önce kelimeyle ben’imiz ilâhlaşırken,
ardından şiirin diliyle ben’imiz ilâhlarca yerlebir edilir.
Söz hakimdir, söz bizim değildir artık.
Kelâm artık sonsuz bir sükûttur.
“Önce sükût vardı” ve şimdi “yalnız sükût vardır”.
Kelâm solunmuş, parlatılmış (nûr) ve sükûtun sonsuzluğuna,
her şeyi kaplayıcı sağanağına, esintisine (zulmet) katılmıştır.

Sonsuz sükût; sonsuz sükûn.

Konuşma sessizliğin soluklanmasıdır (hayatıdır).
Koruyup yaydığında kelâmı sükût,
Nefes aldığında konuşma;
Sükût bütün konuşmadır.

Sessizlik… Konuşma şimdi başladı.
Sükût… Ve konuşma şimdi asıl.
Susun! Konuşma başlıyor.
Hû Konşu!

Alıntı