EDEBİ YAZILAR kategorisi için arşiv

Ve can Cânan’dandır.

Posted in EDEBİ YAZILAR on Kasım 9, 2009 by islamasevgi

Ele avuca gelmiyor olabilir. Dokununca dökülüyor parmak uçlarından elimizde avucumuzda varlıktan yana ne varsa, parmak uçlarımızda yakınlıktan yana ne varsa,
hepsi, hepsi suyundan olabilir dokunuşundan olabilir.
Söze sığmıyor, dile gelmiyor olabilir.
Siire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor.
Dilimize damağımıza Degen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı olabilir, hepsinin tuzu olabilir. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep, hepsi canın Romanı heyecanı olabilir.

Mezara inmiyor olabilir, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, Toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlar boyu GİZLENEN ne varsa, hepsi tarlası olabilir. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep kavgası olabilir

Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi kaygısı olabilir, hepsi olabilir tortusu bir giden.

Tene değiyor gibi, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası gibi, hepsinin ayinesi olabilir.

Nefese siniyor gibi, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte Eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı Kaynatan her neyse, hep candan, hep ocağından olabilir, hepsi olabilir Alevi.

Dağılıp çözülüyor, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında kıvrımlarında zamanın olabilir. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı Fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından.

Için, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden Yüzlere uğruyor, mahzun yüzlerden Geçip gidiyor. Için de içine sızan, sularda sızlayan, kalplere süzülen, şah damarında dolanan ne varsa, hepsi canın kuyusundan, hepsi canın kıyısından.

Yaralarda çoğalıyor için, kanda kıvranıyor, geceyi açılıyor, gündüzü kanatıyor. Karbeyaz soğukların göğsüne akan sıcak Kanda Azalan neyse, bir pıhtının özünde közlenen yangın neyse, gecenin acısını gündüzün yarasına dolayan ne hikmetse, hepsi, hepsi olabilir çaresinden paresinden olabilir.

Dağı yol eyliyor olabilir, denizi Çölde boğuyor, rüzgarı susturup, suları yakabiliyor. Dağdağanın ortasındaki Yunus’dan savrulan rüzgâr nereye estiyse, yangının orta yerindeki İbrahim’den sızan su nereye aktıysa, denizin göğsündeki Musa’dan artan çöl nereye taştıysa, hepsi canı dağladı, hepsi canlar yaktı, hep canlar ağlattı.

Can, Paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır. Göğün en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir.

Yüreğimizin yayında gerili oktur olabilir, ki buralı değildir, Şimdiye de razı değildir; bizden Önceleri ve bizden sonralarıdır. Gölgemizin kuytusunda saklı bir hayaldir olabilir, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır. Alnımızda doğmuş bir şebnemdir olabilir, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde Aşkları vardır.

Ve Cânan’dandır olabilir. Semâda Ahmed muştusu, Hira’da Muhammed korkusu, Hicret’te Sıddık telaşı, Mekke’de mahbubiyet davası, Taif’de Rahmet Duası, Medine Ensar sevdası … Ne varsa, Cânan’dan yana, hepsi candan Ala, hepsine olabilir feda, hepsine canlar kurban olası.

Canan yurdunun yeni canları, kevnin yüreğinde dolanıp temizlenen ümmetin taze kanlari, Hacılar bundan böyle taşraya akmalı, dışarı illere varmalı, herkesi aşk ile boyamalı, herkesi Canan ile oyalamalıdır.

Ne varsa yaşadığımız, tattığımız, Sevdiğimiz ve var Bildiğimiz; ne varsa yaşamaya değer Bildiğimiz, anamız, babamız, yavrumuz, Yurdumuz, vatanımız, dünyamız, göğümüz, gözümüz, elimiz, yüreğimiz …
Hepsi Cânan’ın ayinesinde bir göründü bir kayboldu. Hepsi Canan Hatırına varlığa vardı. Hepsi hepsi Canan uğrunda birer kırığı edebilirsin …

Canan ol ki [asm], canın cânıdır. Canlar cânıdır. Yüreğimiz bir Canan sevdasına kanmalı, Canımız Canan ile kanamalıdır.

Selam ve dua ile …

Sevgi ne mi???

Posted in EDEBİ YAZILAR on Ekim 24, 2009 by islamasevgi

Sevgi, gururu yere serip bir Hasır Edip çiğnemektir,
Sevgi, ugrunda akıttığın göz yaşlarını saklamaktır,
Sevgi, Acıya tatlı gözlerle bakmaktır,
Sevgi, Gül’ü koklamak dikeni tutmaktır,
Sevgi, aglarken tebessum edebilmektir,
Sevgi, kederi, Acıyı, Elemi Yarı Yarıya paylaşabilmektir,
Sevgi, hasrete hasret kalmaktır,
Sevgi, işte o sevgi varya …
Sevgi, seni sevebiliyorum demenin anlamını vermektir …
Sevgi, anne diyen Dudakların titremesidir,
Sevgi, gözlerden yaprak yaprak düşen Düstur,
Sevgi, En sevgiliye edilen bir selam bir salattır,
Sevgi, Mevlaya denilen bir amin, bir zikir, bir şükrdür,
Sevgi, fanilik karþýsýnda fani olmamaktır,
Sevgi, secdede eğilen bir Bastır,
Sevgi, secdede gözlerden akan bir yaştır,
Ve sevgi başı yaran taşa duyulan özlemdir,
Ve sevgi secdede açan gullerde gizemdir

Sevgi, Acıya tatlı gözlerle bakmaktır,
Sevgi, Gül’ü koklamak dikeni tutmaktır,
Sevgi, aglarken tebessum edebilmektir ..

“Kalb, kırda atılmış bir kuş kanadi gibidir.
Rüzgar nasıl bu kanadi alt üst çevirirse kalb de böyledir. “Hadis-i Şerif

alıntıdır

selam ve dua ile …

Güvenin Canına Kıydılar

Posted in EDEBİ YAZILAR on Ekim 21, 2009 by islamasevgi

Kelimelerin duygularını ifade edemeyeceğini gayet iyi bildigi için sustu …

Anlamın muğlâklığı, yorumun sınır tanımayışı ve muhatabın yargıları, konuşmanın safiyetini erittiği / incittiği için sustu …

Halbuki konuşma, kendini ele vermek demekti. Düşündüğünü dillendirmekti. Duygularına harf elbisesi giydirip harfleri, dağarcıktaki kelimelerin emrine vererek cümleleri Aşikar eylemekti, içini Aşikar eylemekti. Ve söz, güven demekti, “içten pazarlıklı değilim” demekti, “Söylediğim gibiyim” demekti. Yalan, söze karışmamalıydı zaten; samimiyete kıyılmamalı, öz hırpalanmamalıydı.

Yalanı, oynamayı, gevelemeyi gönderince uzaklara, sadece yüreğin yansıması kalmıştı sözcüklere. Ve konuşan ne derse, muhatap dinler, kulak verirdi. Gereğini gücü nispetinde yapardı. Çünkü güvenirdi. Insanı hırpaladılar, güvenin canına kıydılar, Güveni öldürünce maskeler çıktı tozlu sandıklardan.

İnsanlar yüzlerine takındılar kendilerinin olmayan şeyleri. Örtmek için içlerini. Yutmak için sözlerini. Gizlemek için yüzlerini. Gözlere siyah gözlükler taktılar, görünmemek için. Çünkü biliyorlardı gözün gücünü, sözü söz yapanın göz olduğunu, ÖZÜN göze yansıdığını.

Evet, insanı hırpaladılar güvenin canına kıydılar, güveni öldürünce çıktı maskeler tozlu sandıklardan. Maskeler takındı saklanmak isteyenler. Ve öyle bir hal aldı ki her şey, maskesizler dışlanır oldu. Kendini Aşikar eylemek, kabalık diye adlandırıldı. Duygularını söylemek ötelendi. Samimiyet aldı başını gitti. Söz gidince ne yapsındı, sustu.

Onu susmak zorunda bıraktılar. Çünkü onun insanlara verecek bir tek yüzü vardı. İkincisini kimsenin görmediğine, herkesi görene saklardı; ıssız anlara saklardı, gecelere saklardı, secdelere saklardı.

Evet, sustu. Çünkü söze önem verilmediğini düşündü. Görselliğin, insanı avucunun içerisine aldığını, insanların artık sadece görülen yanlarıyla değerlendirildiğini gördü. Halbuki onun modern dünyada kendisini pazarlayabilecek herhangi bir şeyi yoktu. O fazlaca Sıradan, fazlaca iddiasızdı kimilerine göre. Yaşam felsefesi “içinde bir insan olarak” hayatını idame ettirme üzerineydi insanlar. Sözü katledince, Elsiz-dilsiz kaldı, Ne yapacağını bilemedi. Uykusuz geceler geçirdi, Yapılacak en iyi şeyin, susmak olduğuna kanaat getirdi. Ve sustu.

Istiyordu ki, / kendi özüne dönsün kendi olsun herkes. Maskelerini çöpe atsın, bir de dünyaya kendi olarak baksın. Olmadı … Bu olmayışlar onu yıprattı, koşmanın verdiği yorgunluğa Dostların çekimserliği de eklenince şaşırıp kaldı, böyle olmamalıydı ona göre.

Yorulmaktan Şaşkın, şaşkınlıktan yorgun idi. “Ne yapabilirim” diye bir kez daha sordu kendisine. Yani kalan iki yarenine. Sus dediler. , Yine dinledi ve sustu her zaman Onları dinlemişti. Çünkü susmak da bir tür konuşmaktı. Ama susmanın dilini sadece susanlar bilirdi. Tüm duyma güdüsünü kulaklarına indirgeyenler, tüm Tıpkı düşünme becerisini Aklına hapsedenler gibiydi onun Gözünde.

Halbuki onu hakikat olanlar bile her zaman konuşmamışlardı tarih içerisinde söylediği. Bu dertliler Zaman, zemin ve yürek bulunca serpmişlerdi incilerini. Ama malumatfuruşluğu alim olmak, birkaç sevi şiiri ezberlemeyi Aşık olmak, biraz felsefe okumayı hakim olmak sananlar onu bıktırdı. “Ah” etti onlara, kendi içleri gibi kendi dışlarında olan her şeyi de kirlettikleri için. Biraz dinginleştiğinde ise duyguları, sustu.

Işte sessizliğe kanat çırpıyordu bir kez daha. Dinlemenin erdem olduğunu kitaplardan okumuştu, soylenen kendisine her bir şeye kulak vermenin ve ama en iyiye tabi olmanın gerekliliğini. Ancak bunun bu kadar insana ait bir şey olduğunu yeni anlamıştı. Evet, insan dinlemeliydi. Kulak kesilmeliydi. O zaman duydukları onu ürpertmişti, bunları yıllardır nasıl olup da duyamadığına hayret ediyordu. Hayreti zaten Nimet biliyordu, şimdi ise her bir nimeti hayret olarak görmeye başlamıştı.

Galiba sessizlik buydu.

Ve sustu … kelimelerini beline doladığı kuşağın içerisine sıkıca yerleştirdi. Orucunu bozacağı zaman için onları gizledi. Ak akçelerin saklandığı Keçe keseye bir kez daha baktı. Susmanın kendisine sağladığı benliği kucakladı. Susmaktan sonra yapılacak en iyi şeyin buralardan gitmek olduğunu gayet iyi biliyordu. Öyle yaptı. Yürüdü, gitti uzaklara …

alıntı.

Selam ve dua ile …

Pişmanlığın Yoldaşlığı…

Posted in EDEBİ YAZILAR on Ekim 13, 2009 by islamasevgi

İsteyerek işlediğin hata / lar yüzünden üstüne istemeden giydiğin bir elbise gibi değil midir pişmanlık?

Yaptığın, yaptığını bildiğin, yaptığını unutmayacağın hataların elinde dikilir bu elbise …

Bağışlanmış olduğunu BİLMEN bile pişmanlık gömleğinin düğmelerini çözmeye yetmez. Aslında üstüne değil, içine giyersin bu elbiseyi …

O kadar içeriden giyinirsin ki, sen onu değil de o seni giyinmiş gibidir. Astari dışarı bakar; kumaşın görünen yüzü içine doğrudur. Başkalarına sevimsiz astarını gösterir; dikişlerinin sarkmış uçlarını sergiler, hatalı ve günahkar olduğunu dillendirir. Sana gösterdiği yüzü ise daha sevimlidir; içindeki o kırgınlıkla seni yeni hatalardan alıkoyan, günahın sancısını hissedilir kılan aldatmaz bir nasihatçıdır. Sık sık kulagina eğilir, konuşur seninle.

Kendini unuttuğun zamanlarda, usulca kenara çeker seni, yeniden yola koyar. Yaptığın, yaptığını bildiğin ve yaptığını unutmadığın hata ile bir çeşit sözleşme imzalamış gibisindir. O hata, Geçip gitmiş olsa da, bıraktığı pişmanlık yoldaşın olacaktır bundan böyle. Üzerinden hiç çıkaramadığın elbise gibi. Hep onunla yürüyeceksin. çok sonraları farkedeceksin ki, kendini kusurlu BİLMEN, seni gururunun elinden kurtaracaktır.

Kusursuzluk gemin delinince, nefsinin kalbini gasbetmesi önlenmiştir. Günahın ile öylesine mahçup olursun ki, kendini günahsız sanan nicelerinden daha büyük bir yakınlık kazanırsın Rabbinin katında.

Hataların yakarışın kapısını açar, mahçubiyetin seni Rabbinin kapısında sabit tutar. Akl / anmamışlığın rahmetin eteğine sımsıkı yapıştırır dudaklarını. Sonra, tekrar kuşanırsın sabrını …

Pişmanlığının koluna bir daha girersin. Yeniden yürürsünüz yan yana. Ama bu defa yaptığı affedilir gibi değildir. Görünür bir sebep yokken içinde büyüttüğün, cennetin bahçelerinde oynattığın Masumiyet çocuğunu öldürüverir pişmanlık Hızır’ı. Masum değilsindir artık; günahkârsındır. Bak, kirlendin, karalandın!

Çıkışırsın hemen: “Tertemiz bir canı katlediyorsun ha! Gerçekten sen fena bir şey yapıyorsun!” Oysa, ancak sonradan anlayacaksın ki, hatadan dönmen hataya hiç düşmemenden daha sevimlidir Rabbinin katında.

Günahkârlığın getireceği karlar için günahsızlığının boynunun vurulması gerekmektedir. Aklığının peþine günahın ağına Düşmeden düşemiyorsun işte …

Öyle bir yangın ki yandığın, ancak kendi küllerinle söndürebiliyorsun yangınını …

Pişmanlığın bu sırrı bilmeyişini de yüzüne vurmaz. Yoldaşlığa yeniden kabul eder seni. Ancak bu defa hiç hak etmeyenlere yapılan iyiliktir itirazının sebebi.

Hızır’ın kendilerine yiyecek vermeyi reddeden köylülerin yikik duvarını hiç ücret istemeden onarmasına itiraz eder Musa. Oysa, bilmez ki, Hızır, duvarı onararak, duvarın altında saklı ve iki yetime ait hazinenin başkalarının eline geçmesini önlemiştir.

Duvarların altında günahlara rağmen içinde büyüttüğün yikik, yetim bıraktığın masumiyetin ümitlenme Hazinesi rahmetten saklıdır.

Pişmanlık, sana hata edebilir olduğunu bildirerek, başkalarının hatalarını da Affetmeyi, yikik duvarlarını onarmayı öğretir. Pişmanlığının elinden tutarsan, dostunun bahçesindeki yikik duvarları onarabilirsin.

Kardeşinin hatasını örtüp kusur duvarını onarırsan, bir gün onun pişmanlıkla geri dönmesine yol olursun. Böylece, hatalarının altında saklı, günahlarının içinde gizli rahmet ümidini hem kendin için hem onun için korumuş olursun.

Öyleyse, pişmanlığının yoldaşlığına itiraz etme …

Sessiz Hızır’ın ile yolunu ayırma!

Senai Demirci

Delilikten bir cüzdür;…AŞK…

Posted in EDEBİ YAZILAR on Ekim 1, 2009 by islamasevgi

aşkislamasevgi

İç bâde güzel sev…

Var ise aklı şuurun!

Dünya varmış, tâ ki yokmuş! ! !

Ne umurum! ! !

Bunu duyan şekil ehli hemen diyor ki: “HÂŞÂAA! ! ! ! !

İçki haramdır… Şarap haramdır! ”
Bunu duyan cevap vermiş öteki;

”Ben doldurur ben içerim, o yâr benim kime ne?

Sofular haram demiş bu aşkın şarabına, Ben doldurur ben içerim… O yâr benim, kime ne! ! ! ”

İşte ‘İÇ BÂDE’ dediği BÂDE, rakı şarap viski votka değil…! ! !

AŞK!

O aşk ile dol ki, güzel sev! . Güzeli sev!
”Güzel” kimdir?
Kaşı güzel, gözü güzel, ağzı burnu, yüzü güzel mi? …
Bunu da Hz.Rasûl Aleyhisselâm açıklıyor;
“İnnallahe cemîlûn muhibbûl cemâl…..

ALLAH GÜZELDİR; GÜZELİ SEVER!
Aşk ile dol; o aşk ile benliğin- varlığın yansın…kül olsun…yok olsun…bitsin..

Ve o zaman gör ki, varlıkta o TEK VECİH sahibi olan GÜZELDEN BAŞKA BİRŞEY YOKTUR! Ve O’nun sevgisiyle dol, O’nun sevgiyle yaşa…

İşte o zaman, Dünya varmış…yokmuş! ! ! ! ..
Bir kadına âşık olursun bir erkeğe âşık olursun, gözün hiçbirşey görmez.
Ne para, ne pul, ne mal…Hepsinden geçersin..
Yedi sülâleyi terkedip gidersin…

Niye? …

O âşık olduğun kadın veya erkek uğruna…
Hiç, bir kadın veya erkek uğruna bir şey terkedilir mi? …

TERKEDİLİR! ! !

Niye terkedilir? …
Sen niye terkettiğinin farkında değilsin! ..
Çünkü sevdiğinin kim olduğunu bilmiyorsun! …
Sende terki meydana getiren sevgi, aşk; her ne kadar gafletin dolayısıyla o sûrete gibi sanırsan da, o sûrette sana yüzünü gösterenedir.

O sûrette sana yüzünü gösteren, ALLAH’tır!

Kim nerede ne zaman neye âşık olmuşsa, neyi sevmişse gerçekte onun sevdiği, sadece ve sadece ALLAH’tır!

Allah kendi güzelliğini, kendi hüsn-ü cemâlini bir sûretten zâhir kıldığı zaman ona âşık olmamak mümkün değildir!

İşte, bunu bazen zâhir yollu yapar…

Bazen bâtın yollu yapar..
Bâtın yollu gösterirse sen sanırsın ki Ayşe’ye, Fatma’ya, Ahmed’e Mehmed’e âşığım! ! !

Ve o aşkın uğruna neler yaparsın, neler…

Ama sana zâhir yollu gösterirse, o zaman gördüğünün kim olduğunu bilirsin..

Aşkı yaşarsın…

Aşkla dolar, aşkla taşar, deli divâne olursun…

Bu yüzden Hz. Rasûl Aleyhisselâm buyurmuş ki:

‘Aşk, cünûnun bir cüz’üdür!’

‘Delilikten bir cüzdür… AŞK…

alıntı

Selam ve Dua ile…

BİR FİNCAN MUHABBET

Posted in EDEBİ YAZILAR on Eylül 27, 2009 by islamasevgi

kahveislamasevgi

Dost-akraba ziyaretlerinde, onlara olan sevgi ve muhabbetin göstergesi olarak sunulan bir fincan kahvenin ne kadar büyük bir anlam taşıdığını biliyoruz.

Hatta atalarımızın veciz ifadesiyle “bir fincan kahveye kırk yıllık bir hatır” bile biçeriz. Ancak burada kastedilen kahveden ziyade yapılan ziyaret ve bu esnada gerçekleşen muhabbettir sanırım.

Bundan dolayı;
“Gönül ne kahve ister ne de kahvehane/Gönül muhabbet ister kahve bahane.”

ifadeleri de halkımızın dilinde ve gönlünde derin izler bırakmış olmalı ki hala söylenmeye devam edegelmektedir.

Günümüzde, hazırlanması bir dakika bile sürmeyen, “nescafe”lerin içildiği ortamlarda yapılan muhabbetler de “geyik muhabbeti”nden öteye gidememekte maalesef. 

Tiryakisinin bir fincan kahve içmek için sabahın erken saatinde atıştırdığı bir-kaç lokma “kahve altı” yiyeceklerde “kahvaltı”ya dönüşünce “sabah kahvelerinin” adı kaldı sadece…

Geçmişte bir fincan kahveye kırk yıl hatır biçen insanımız, kırk akçenin hesabını yapar hale geldiğinden beri ne hatır kaldı ne de kahve.

O eskimeyen dostluklarda olmadığı için muhabbet “kuş” adı olarak yer etti hafızalarımızda.    

Kırk yıl hatırı olan kahve, meşe kömürü yakılan mangalların ısıttığı, kalaylı bakır cezvelerde pişerdi…

Kırk yıl hatırı olan kahveyi “ağalar beyler içerler”di Karacaoğlan’ın ifadesiyle…

Kırk yıl hatırı olan “kahve Yemenden gelir”di…

Kırk yıl hatırı olan “kahveyi kaynatırlar”dı, türkülere ilham kaynağı olurdu…

Dost ellerin hazırladığı bir fincan kahveye ve,       

Şaire;

“Gittin amma kodun hasretle canı bile,             
İstemem sensiz olan, sohbeti yaranı bile.” 

dedirten dostluk ve muhabbet anlayışına ne kadar da hasretiz değil mi? 

“Kahvenizi nasıl alırdınız efendim…..”

Selam ve Dua ile…

Yolcu Yolunda Gerek

Posted in EDEBİ YAZILAR on Eylül 22, 2009 by islamasevgi

”Yolcu yolunda gerek döndüm, döndüm ay oldum ay karanlık gecede kayboldum…!”

Yarım kalmışlık bitim anı dedikleri Ah…! Vah…!

İle tükettikleri ömürleri Gönüller esiri bade sun saki mey ziyade…

Gönül eri olmak gerek vuslat hasreti ile yanıp tutuşan ey canlar can var canın içinde…

Gül gülistan da Gülşen…

Hazan mevsimi hüzün dolar fani alamet rüzgâr önünde tel, tel savrulur…

Bahar mevsimi baki alamet yeni doğumlara gebe… Gönül gibi…

Gözlerde sahte sürme gönül gözü nerede dilde sükût Aşk-ı ilahi kavurur mecnunu çöllerde dolandırır… Yusuf’u kör kuyularda halvete düşürür… Bilal-i Habeşi şevk ile okur O’nun için hu nidasını neyin feryadı semazenin pervane olup kendinden geçirir ben diyemez bencillik yapmamadan ötürü…

Zamana mı yenildik zamansız mı geldik Sızılar gönül sızılar bitap düşer göz şaşkın nefse yenik düşük tenler gün için yaşamak derler gaye baki ömür umursanmaz. Emanet tende canım benim…

Vakit daralır ömür zembereği yeniden kurulma faslında susmalı dil susmalı Rüzgâr önünde savrulmalı vuslata gebe ruhum deryada kaybolmalı…

Aşk ile şevk ile ezelden ebede…!

Ahmet f.g

Kalemi Nun’a Vuralım

Posted in EDEBİ YAZILAR on Eylül 22, 2009 by islamasevgi

Kalemi Nun’a vuralım, koyu siyah bir gecenin ışık süzmesi gözlerine ayraç atalım. Ta ki, Nun harlanıp cezveden taşsın. Toparlayalım taşanları vaktidir hüznün, yalnızlığın arsız yalağına sarmalanan yüreğin ıstıraba meylidir. Kaderin gergisinde kanatlanan acının, figanla isli bir duman olup dilenesidir göklerde…

Engin ve ürkek… Sonsuz ve yılgın… Adını koymaya, demirden sözlerin kifayetsiz kaldığı yalnızlığın ummandaki çıplak örtüsü…

Kalemle dirilişteyken uykudaki gök katresinin doğumu, vaktedir. Vakit gecedir. Tam vaktin içindeyim. Su yüzlü gecenin yüzüne eğiliyorum. Koyu, kopkoyu, siyah bir griftlik sıkıyor elleriyle sözlerimi, hayalimi suya yansıyan suretimden seyrediyorum. Nun seyrinde, doymalardan geçerek acıya meyleden med cezirlerimi. Karaya vurup geri çekiliyor gecelerim içim kayaya vurup, olanca hızıyla topluyor yalnızlığını dizlerine kadar büzüşüp geri çekiliyor. Gecenin en uçtaki dipsiz koyuluğuna…

Koyuluk Nun’a açılırken, sır perde perde örtünüyor aleme. Ben geceye kilitteyim. Geceyi Nun’a vuralım. Üzerinden bir kaç kıyamet vakti gibi nefesler geçerken uykuların, kan çalağı bir rüzgar birikiyor ayaz yalazında sehere…

Dik duruşlu zamanların, çöl iklimi kurutuyor asiliğini. Şehir en can alışlarından boğuyor içine düşeni, yüzü yüzüne değeni, gönlündeki ateşi suyla ezeni, karanlık bir tortu bırakıyor sonra vermelerin zehrine…

Ve beni bu tortular alıyor uzunca, uzunca hasret tütsülerine yazılıyorum. Yalpalanan yanlarımdan vuruyor gece, sızıyor soğuk aralığımdan, bir kaya yontucusuna benzerken ellerim, çamur kıvamında zamanlara…

Zamanlar ki … içine çekti mi, cam fanus kırılganlığında saydamlaşıyor insan belleği.. Yüreğe akan damarları tıkıyor ihanet. Ve ihanet tutunuyor gecenin nabzına. Bölünen uykular, yaşın ziyana adanan ömür karesi… Bölünen.., günün geceye kalan ömür yedeği…

Yedeği alıp varmalı arada, yollara evhamını dizmeden ardımdan. Geç saate beklesin sözlerimi gece, dert ortağına geç vakit uğrar kırılgan yürekler. Acı iyice çöreklensin, çöreklenen bedende yaşlansın, yaşlanan yosunlaşsın ister…

İstemelere sus pus içindeyim vaktin. Avazlarım ney üflemelerine karışarak, yaralarım siyahlaşıp katmerleşerek heves çağımın çok gerideligini bürünerek, is tortusu halinde göğe yükselmede yaşım. Yaşımı geceye yıktım, boynuma asılı kalmadan..

İşte meşakkate düşen lâl’lerim…

Yılgın ıskataların geçirgen çoğulluğunda üstten alta, tersinden düzüne sızan hallerim.

Gecedeyim…

alıntı

Selam ve Dua ile…

Ne büyük bir çelişki!…

Posted in EDEBİ YAZILAR on Eylül 18, 2009 by islamasevgi

Allah(c.c)

Bismillah,

Kendimize soruyor muyuz, acaba neden karanlıktan ve yalnızlıktan korkuyoruz diye? Bazılarının dediği gibi karanlıkta cinler, periler var da ondan mı? Yoksa ışıkta görünmeyen yönlerimiz karanlıkta göründüğünden dolayı, aslında kendimizle yüzleşmekten korktuğumuz için mi karanlıktan korkarız?

Bir çocuğa sorsanız, korkusunun nedeni onun hayal dünyasında ürettiği hayali yaratıklardır. Ya da büyüklerin onlarla baş edemediklerinde, güç yetiremedikleri durumlarda onları alt etmek için uydurdukları “öcü,böcü” cinsinden hikayelerdir( ya da yalanlardır) Peki biz yetişkinler neden korkarız karanlıktan? Oysa bize öcü, böcü hikayeleri anlatan da yoktur, bizimle baş edemeyen ebeveynlerimiz de.

Ayrıca inançlı insanlar olarak, karanlıktan korkmamızı emreden ne bir ayet ne de hadis vardır. Bilakis biliyoruz ki, dünyayı aydınlatanla insanlar ve fikirler hatta buluşlar dahi, gecenin karanlığında olgunlaşıp insanlığın ufkunu aydınlatıp, hizmetine sunulmuştur.

Peygamberimize peygamberlik verilmeden önce, Hira Dağındaki uzun uzlet ve halvet dönemi bunun en güzel örneğidir. Dünyayı aydınlatan İslam Peygamberi, Hira’da geçirdiği olgunlaşma evresinden sonra insanlara İslam’ı tebliğ etmeye başlamıştır ve gönülleri aydınlatmıştır. Yine bu gün evlerimizi aydınlatan lambayı bulan Edison da gecelerini bu buluşunu keşfe kadar uykusuz geçirmiş ve sonunda bugün onsuz yapamayacağımız ampulü bulmuştur.

Sonuçta biri gönülleri, diğeri evleri aydınlatan bu iki insan da karanlıktan korkmamış, bunu bir nimet bilmiştir ve nimetlenmişlerdir.

Yine kendimize dönelim ve başta sorduğumuz soruyu tekrar edelim. Işıkta,aydınlıkta gündüz gözüyle görünmeyen yönlerimiz karanlıkta göründüğü ve kendimizle yüzleşmekten korktuğumuz için olmasın bu karanlık ve yalnızlık korkumuz.

Evet, aydınlık nasıl ki maddi kirlerimizi ifşa ediyorsa, karanlık da manevi kirlerimizi öylece ifşa ettiği için karanlıktan ve yalnız kalmaktan korkuyoruz!

Aydınlıkta başkalarının gördüğü yönlerimizle varızdır, inançlı, takvalı Allah’ı çok seven kendimizi dini hizmetlere adamışızdır. Ezanı duyar duymaz namaza kalkan, tesettürüne sımsıkı sarılmış, yazın sıcağında oruç tutan biz, o da ne? Gece olunca karanlıktan korkmaya başlıyoruz.

Peki bu insan namazı, orucu kimin için yerine getiriyordu? Allah için değil mi? Gördünüz mü karanlık nasıl büyük bir ayıbı ve gafleti ortaya çıkardı? Dünyanın bütün ışıkları bir araya gelse bu ayıbı ortaya çıkaramazdı!

Kişi hem Allah’a güvenip “tevekkelallah ve kefa billahi vekila” diyecek, hem de Allah’ın Basir( gören), Semi’( işiten), Settar( örten)koruyan olduğuna iman edecek, Allah’ın gece karanlığında halvette kendisine münacaat edenleri sevdiğini söyleyecek, hem de bütün bu güzelliklerin kapısı olan karanlıktan ve yalnızlıktan korkacak! Ne büyük bir çelişki!..

Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Karanlık her ne kadar kötülükle eş anlamlı gibi kullanılsa da Allah dilediği zaman ışığın yapamadığını yaptırıp, insanların gizli ayıplarını böyle deşifre edebiliyor!

Bu hastalığın tedavisine gelince, Allah dilemedikçe hiç kimsenin bize zarar veremeyeceğini, Allah hayır dilediğinde de kimsenin engel olamayacağına yakinen inanmalı, bunu kendimize telkin etmeli, gece namazlarını (teheccüd) ihmal etmemeliyiz.

 Allah’ın her şeyin üzerinde yegane hakim olduğuna yakinen inandıktan sonra bir de bakmışsınız ki, geceler sizin en yakın dostunuz, yalnızlık sırdaşınız olmuş. Gecelerin gelmesini iple çeker olmuşsunuz! Çünkü bu vakitler size kusurlarınızı söyleyen, ağlatan dost misali sıcak ve sevecen olmuş ve böylece Allah’a yakınlığınızın arttığını hissedeceksiniz.

Son söz; karanlığın, bilemediğimiz, gafil olduğumuz bir çok hastalığımıza kangrenleşmeden ışık tutması dileğimle. Her şeyin sahibini bilene lüzumsuz korku yoktur!
Allah’a emanet olun!

Nuray BUĞDAĞ

Sadece OKU…

Posted in EDEBİ YAZILAR on Eylül 17, 2009 by islamasevgi

Aç gözlerini ve sadece okumayı dene. Usanmadan, sıkılmadan, yılmadan sadece oku.
Alemi oku.
Hayatı oku.
Al kitabı eline, gerekirse hiç bırakma.
Sarıl kitaba sadece oku.
Okudukça anlayacaksın sana en luzumlu şeyin okumak olduğunu.

Sonra…

Sonra düşün. Sadece düşünmeyi dene.

Düşünebildiğin kadar düşün…
Hayatı düşün…
Düşündükçe düşün.
Hatta düş bahçelerinde bir gezintiye çık.
Belki düşlerin gerçek olur?…

Kainat kitabını düşün.

Ve hatta alemin sayfalarında bir gezintiye çık.
Kainat, beyninden kat kat büyük ama beynin onu kapsayacak kadar geniş bir kabiliyete mazhar.
Neler okumuştun?
Okuduklarını düşün.

Düşündükleri ise görmeye çalış ve hisset.

Sonra düşündüklerini yaz…
Bakalım sayfalar, mürekkepler düşüncelerini içine alacak kadar yeterli olacak mı?
Bil ki bundan mürekkep de, kağıt da hoşnut olacaktır.
‘Korkmadan yaz.
Yazmaktan korkma…’

Ve paylaş…
Sadece paylaşmayı dene…

Yazdıklarını paylaş insanlarla.
Olur ya birinin aklına kalbine manevi bir yol açmaya vesile olursun.
Olur ya, birinin ruhuna bir huzur damlası sepersin.
Belki bir kapı açarsın huzur iklimine doğru.
Ne dersin olamaz mı?
Belki bu sayede yıkılmayan duvarları yıkarsın!
Taş kalplileri yumuşatırsın.
Söylesene bundan büyük bir mutluluk duymazmısın?
Duyarsın elbette, duyarsın…

Bir de sadece gülümsemeyi dene.

Denemekten korkma.
Küçük bir tebessüm kondur sevdiklerinin kalbine.
Sakın esirgeme onlardan sevgi dolu bir gülümsemeyi…

Ve son…
En son mütevazi ol.
En güzel bir sona erişmek için mütevazi ol.

Oku…

Yaz…

Paylaş…

Şükret…

Zikret…

Sade yaşa hayatı
Sadece hayırlı yaşamayı iste dualarında.

İstemekten korkma!

Sonsuz merhamet sahibine sığın.
Bil ki, Ona sığınan, inanan, dayanan her iki cihanın en mesut ve bahtiyarıdır.

Sadece ona sığın.

Sadece ondan iste.

Her işin başında onun ismini an.

Ve bil ki, her yolun sonu Ona çıkar.

Sadece Ona…

Fatma Altuner