Biz Heval’dik…

… Ölmekten değil, anlamsızca yaşamaktandı korkumuz! Doğanın yedi rengini, gök ile yer arasındakileri     hakkıyla tanımadan ölmek haramdı bize. Biz, şiir yazanlardık, yazdığımız gibi yaşayandık. Her atılan adımımızın bir diğer mısraya uygun olmasının kaygısını taşıdık. Ve yoktu bundan başka hesabımız.             

Ardımızda kalan günlerden şikayetçi değildik, pişman olmadık yaptıklarımızdan, yaşamımızdan. Yapamadıklarımızdı bize “ax” çektiren. Susmasını bildik diye, dilsiz değildik. Biz, sözün kutsallığına sadık kalanlardık. Düşürmedik en güzel heceleri ayaklar altına ve ezdirmedik bizi biz yapanlarını, bizi anlatanlarını… Küçümsedik karın tokluğuna yaşayanları, kafatasında bağırsaklarını taşıyanları. Ondandır, yarı açlığı sevdik. ‘Ağzınız kokuyor,’ dediler, hiç takmadık.

Biz, bugüne sığmayanlardık. Bir yanımız tarihin derinliklerinden beslenir, bir yanımız tutunurdu geleceğe. Öyle konuşurduk aynı dili. Konuşamazdık çoğu insanla ama, anlardık tüm nefes alanları, ama anlaşılmazdık… Gariptik kimine göre, kimine göre ise yalancı ve hayalci. Yalan değildi ağzımızdan dökülenler; değişecekti bu dünya, sadece zamanın acımasızlığıydı çelişkisi


Dudaklarımızın arasından çıkanlar namusumuzdu, onun dışındakini kabul etmedik. Ondandır, bize namussuz dediler. Hiç mi hiç aldırmadık, imanlıydık. Biz, hak diyendik kendinde evreni bulan, evrende kendini sevdirendik. İnsanın yaratan aklına, maharetli ellerine, severek dünyayı sevilecek hale getireceğine inandık. İşte budur bizim imansızlığımızın hikayesi! Tanımadık kırılmaz putları, ezen yasaları, kendin olmayı yasaklayanları, kelle avcılarını, yürek tüccarlarını, aşk ateşinde külü görenleri; ondandır deli dediler. Sevdik ya biz, ölmeyiz ya biz, ondandır deliyiz…

Biz suçluyduk; acıların katili, cellatların celladıydık. Şiirdi silahımız, yüreğimizdi atımız, dört nala fırlayandık. Böyle suçlanmayı erdem sayardık. Biz, böyle suçlara sevdalıydık. Gök, gece, dağ, ağaçlar ve gölgeleri şahittir; çocukluğumuzu gömmedik. Kendi elimizle öldürmedik içimizdeki beni, örmedik duvarlar etrafımıza ve kazmadık kendi elimizle kendi mezarımızı. Nasıl suçlanabilirdik ki?!

Biz, ilk nedeni, ilk yasayı felsefeyle, kimyayla, fizikle sorgulayandık. Ruhumuzun keşfedilmiş özgür yanları ile dünyaya bakardık. Beğenmedik bu hale gelen dünyayı, katlimiz vacibti bu yüzden… Ama, biz yine de kendi dünyasını yaratmanın peşinde koşandık. Bu koşuya katılanların arkadaşıydık. İsmini öğrenmeye fırsat bulamadıklarımız da dahildi buna. Yanlışa ortaklıkla ya da hileye yataklıkla, acizlikle ve çıkarla örmedik ilişkilerimizi. Demedik, bu biçimi ile kimseye arkadaş. Biz, kendimizi bulduğumuz emeğimizle, sevgimizle, davamızla, paylaştığımız kuru tütünle, sırtımızı vererek birbirimize; geceyi yorgan yaptığımız günlerimizle, kaygısız çıkarsız bakışlarımızla, gözbebeklerimizle arkadaş olduk. Kiminin hevali, kiminin kabusuyduk bu yüzden. Bizi doğuran anaya, emeği ile büyüten babaya bağlıydık, saygılıydık. Ve kendimize saygımızdandı, ayrılığı başgöz üstü edişimiz. Ama anlaşılmazdık yine de.

Biz, gökyüzüne kanat açandık. Aşkın ateşinde yanandık, atalarımızın atlarıyla yol aşandık. Belki bundandı; her zaman helal değildi sütümüz. Vatanımızın sınırı sevgimizin ulaştığı kadardı. Ateştendi sevgimiz. İlmik ilmikti bazen, bazense sicim. Engellenemezdi tel örgülerle, mayınlı tarlalarla. Düşerdik insanların peşlerine, kapıları yüzümüze vursalar da… Biz, güneşle; biz yağmurla müttefiktik ve gelirdik mutlaka. Biz geldik mi, biz dokunduk mu, biz yağdık mı, biz yaktık mı değişirdi herşey. Biz, yalancının yatsı mumu, biz toprağın vurgunu, mistik zamanların adamı.

Biz, değerleriydik. Ne yerdekiler anladı bizi, ne göktekiler. Ondandı; biz arkada bıraktıklarımızla, ait olmayanlardık. Sevdiğimizle bir vuslatı paslaşmadan, gözlerine dalamadan, eline dokunamadan ayrılanlardık. Biz, ayrılığa bile vakit bulamayanlardık. Ondandır, kalpsiz dediler. Kulağımız delikti bu laflara ve alışkın… bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkardı söylenenler.

Biz, sevda adamlarıydık, tanımadığımız, ama bildiğimiz tüm çocukları severdik. Mem’dik, Zin’dik, ölüm de olsa yardan vazgeçmeyendik. Yarım kalmıştı aşkımız ve buydu boğazımıza düğümlenmiş sırrımız. Biz, cevabı adımı ile olan serüvenlerin bilinmeyen parçasıydık. Ateştendi özümüz. Biz, aranıp bulunamayan, lakin her insan yüreğinin sıcak olan kenarında barınandık. Farklıydı göz renklerimiz, isimlerimiz; ama birleşirdik ‘heval’ diye bir sözcükte. Yıkılırdı sınırlar, burçlar ve insanların korkutan kaleleri. Yoktu heval olmaktan başka suçumuz. Yoktu başka da bir derdimiz. İncitmedik bir karıncayı. Neden olmadık bir gözyaşına. Kandırmadık çocukları ve sövmedi yüreğinde sevgi taşıyanlar arkamızdan.

Biz hevaldik, deliydik… Anlatmazdık ama, vazgeçmedik rüyalarımızdan. Biz, rüyalar ile gerçekler arasındaki köprüydük. Öyle sağlamdık, yıkılmazdık, anlaşılmazdık. Ve şikayetçi olmazdık bundan. Sabahların hastasıydık, ilk ışıkla yıkardık yüzümüzü. Dokunurduk yaşama, kavrulurduk buzlar altında bile. Taşardık yataklarımızdan. İzimiz kalırdı insanların dudaklarının kenarında. Yıldızla dolu gökyüzüydü yorganımız, topraktandı yatağımız… Kim bilebilir düşlerimizi bizim, kim anlayabilir bizi. Koynumuzdaki sırlarımızı, dilimizin ucunda takılı kalanları, telaşımızı, korkumuzu, kaygımızı? Yoktu bildiklerimizden başka yükümüz, paylaşmaktı gücümüz. Biz, uğruna ölünebileceği için sevdik. Yalan yoktu, parmaklarımızın ucunda dokunduğumuz gibi yaşardık. Biz arkadaştık, arkadaş kalandık, çoğalandık. Öldükçe dirilebilinen, ama anlaşılmayandık. YOK’tu bu dünyada sevgiden gayrı sermayemiz…

Biz Heval’dik…

Xalit KARER, Paris