Gül ve Gece

 rose3182le9uu0ob.jpg

Gül ile bülbülün hikâyesinde, gülün adı, bülbülün kanıdır gece.

Ve aynı hikâyede gece, ilham olur aşka düşen bîçâre gence. Leyl’dir gece, kelimelerin en karanlığıdır. Leyla olur gece, sebebi mecnunluğundandır.Yusuf’un gözleridir gece, Züleyha’ya. Yusuf’un sözleridir gece, Züleyha’ya. Züleyha bir ince sızıdır ki, aynı gecelerde, yazgısı düşer ay yüzlü Yusuf’a.

Yazıdır gece, semaya yazılan kaderdir gece, alna kazılan.

Bir sırdır gece kulağa fısıldanan, bir yardır gece omzuna yaslanılan.

Kelebeğin kanadında naif doku, gülün bağrında yaralı koku, bülbülün sesinde hüzünlü buğudur gece.

Eylülün ortasında vurulan aşklar gibi, ağlatır gece. Garip bir sonbahar bestesi bırakır da ellerine, yanaklarından süzülen birkaç damla yaş kalır geriye.

İki dudağının arasında fısıltı, iki sevdanın arasında yanılgıdır gece.

Yâre yazılan nâme, yârdan gelen nâğme ve ümitsiz bir baş eğmedir gece.

Bir sözdür ki telaffuzu yoktur. Bir közdür gece ki, yaktığı yer çoktur.

Duâya açılan ellerde yalvarıştır gece.

Bir kalemdir gece, yazdığı harf adedince, acı düşer suretine.

Bir kâğıttır gece, kalem üzerinden geçtiği sürece, yıldız olur gözlerinde.

Gece benim…

Ben geceyim…

İzin ver ey sevgili!

Gecenin içinden, gül kokulu yıldızlar toplayıp yüreğine serpeyim…

Gece benim…

Ben geceyim…

İzin ver ey sevgili!..

Gece benim, ben geceyim.

Gecenin içinden geçerken, içinden gece geçen yine benim…

******

Mesut Bey’e bu yazıyı bizlere gönderdiği için teşekkür ediyoruz.

Sevgiyle kalın İnşaAllah…

Yanmazsan, yakamazsın!

libraryanimation.gif

GÜNLER AKIP giderken, akıp giden günlerin iç dünyama bıraktığı bazı dersler, kısa cümleler halinde ruhuma nakşolur kimi zaman.

Meselâ, bir zaman için, kendime “Suçlama, dinle!” demiş durmuşumdur. Sonra, “Sınanmamış sevgilere güvenme!” günleri gelmiştir. Peşisıra, “İman mesleği nefis teslim olunca kolay, ama nefsin teslim olması zor bir meslektir” deyip düşündüğüm günler…İşte, son birkaç ayda en çok tekrarladığım cümle ise, bu yazının başlığını oluşturuyor. Ehl-i dinin, otuz yıl önce rüyasında bile görmediği imkânlara ve rakamlara ulaştığı, otuz yıl önce hayal bile edemediği yetişmiş kabiliyetlere sahip olduğu bir vasatta gözlenen hâl-i pürmelâlimizin ruhumdaki izdüşümü, gariptir, özetini bu cümlede bulmuştur: Yanmazsan, yakamazsın!

Zannımca, bugünkü halimizin en iyi özetlerinden biri, gerçekten budur: Yanmazsan, yakamazsın!
Zira, itiraf edelim, her birimiz, dinin şu veya bu derece uzağında olanları, yaşamadığımız bir İslâm’a çağırıyoruz; yaşadığımız hal ise, pek de davete değer bir nitelik arzetmiyor.

Ebu Bekir’in (r.a.) sıdkını anlatarak insanlara İslâm’ı anlatıyor; ama o sıdkı kendi hayatımıza taşımaktan uzak duruyoruz.

Ömer’in (r.a.) adaletini tebliğ konusu yapıyor; ama o adaleti kendi işlerimizde uygulamaktan kaçınıyoruz.

Kudüs yolunda deveye kölesiyle nöbetleşe binen Ömer’i anlatıyor; ama geçelim nöbetleşmeyi, işçimizi aramıza ve arabamıza almaktan haya ediyoruz.

Kırk yamalı halife Ömer dilimizden geçiyor; ama hayatımızdan ve bilhassa elbise dolabımızdan geçemiyor.

Osman’ın (r.a.) kulluğa pek de güzel yakışan hilmi de, Ali’nin (r.a.) yüzü ilahî marifete dönük ilmi de ağzımızda dolanıyor, ama dünyevî şeylere tahsis edilmiş kalb hanelerimizde onlara verecek bir yer kalmamış bulunuyor.

Muhacirîn’in ‘Allah’ın arzındaki en sevgili yer’den hicretini, bu hicretin ne derece zor bir tercih olduğunu biliyor; ama, ‘televizyonlu oda’dan ‘televizyonsuz oda’ya, ‘üç çeşit yemek’ten ‘tek çeşit’e hicreti dahi beceremiyoruz.

Ensâr’ın neyi varsa yarısını Muhacirîn’e vermesindeki îsar ve fedakârlık derecesini takdir ediyor; ama yirmidört saatin iki saatini olsun imanî bir bahsin talimine tahsis edemiyor, keza Ensâr’ın yaptığının yarısının yarısının yarısını dahi feda etmeye razı olamıyoruz. Ne Abdurrahman b. Avf misali zenginleriz, ne de Ebu Zer-i Gıfarî misali fakirler… Onlar, Erkam’ın evinde toplandığı günlerde, kırk kişiydiler. Kelimenin tam anlamıyla yandılar. Rablerinin rızası yolunda nefsin taleplerinden, toplumun ve çağın baskısından, iktidar sahiplerinin korkusundan yılarak nem almadılar. Hak Olan’ın hak yolunda hakkıyla yandılar; yanlarında olanı da muhabbetullah kıvılcımıyla tutuşturdular.

Erkam’ın evindeki kırk kişi, on sene içinde, hakkın en azılı düşmanlarından bir kısmının dahi hakka teslim olduğunu gördü. Yandılar; yakabildiler.Bizler ise, üstlerinde “Vasati 40 çöp” yazan kibrit kutularını biriktirerek, sonra da “Şu kadar kibritimiz oldu” diye övünerek Rabbimizden ‘fütuhat’ bekliyoruz.

Bilmiyoruz ki, yanmayı göze almayan bir milyar kibrit çöpü, yanmaya razı olan tek bir kibrit çöpünün ulaştığı fütuhata ulaşamayacaktır. Yanmayan, yakamayacaktır.

Bir anlayabilsek…

Alıntıdır.

Sevgiyle kalın İnşaAllah…

ÜMMÜ ZER’ HADİSİ

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Onbir kadın oturup, kocalarının ahvalini haber vermede ve hiçbir şeyi gizlemiyecekleri hususunda birbirlerine kesin söz verip anlaştılar:

Birincisi (zemmederek): “Benim kocam (yalçın) blr dağın başındaki zayıf bir devenin eti gibidir. Kolay değil ki çıkılsın, semiz değil ki götürülsün ” dedi. (Yani kocasının sert mizaçlı, huysuz, gururlu oluşuna, ailenin kendisinden istifade etmediğine işaret etti.)

İkincisi (de zemmederek): “Ben kocamın haberini fâş etmek istemem, çünkü korkarım. Eğer zikretmeye başlarsam büyük-küçük herşeyini söyleyip bırakmamam gerekir, (bu ise kolay değil) ” dedi.. (Bu sözüyle kocasının çok kötü olduğuna işaret etti).

Üçüncüsü (zemmederek): “Benim kocam uzun boyludur, konuşursam, boşanırım, konuşmazsam muallakta bırakılırım ” dedi. (Bu da kocasının akılca kıt olduğunu belirtmek istedi).

Dördüncüsü (överek): “Kocam Tihâme gecesi gibidir. Ne sıcaktır, ne soğuktur. Ne korkulur, ne usanılır ” dedi.

Beşincisi: “Kocam içeri girince pars, dışarı çıkınca arslan gididir. Bana bıraktığı (ev işlerinden hesap) sormaz” dedi.

Altıncısı: “Kocam, yedi mi (üst üste katlayıp) çokyer, içti mi sömürür, yattı mı sarınır. Benim kederimi anlamak için (elbiseme) elini sokmaz.” (Bu da kocasının kendisiyle ilgilenmediğini, yiyip içmekten başka birşey düşünmediğini söylemek ister.)

Yedincisi: “Kocam tohumsuzdur (erlik yapmaktan acizdir). Her dert onundur (vücudunda çeşitli hastalıklar var). Başımı yarar, vücudumu yaralar, (bunları yapmak için) herşeyi toplar, (her eline geçeni kullanır, vurur) ” dedi.  

Sekizincisi: “Onun (vücuduna) dokunmak tavşana dokunmak gibi (yumuşak)tır. Güzel kokulu bitki gibi hoş kokar” dedi.

Dokuzuncusu: “Kocamın direği yüksektir (evi rahattır), kılıcının kını uzundur (boylu posludur), ocağının külü çoktur, evi meclise yakın (misafırperver) bir adamdır” dedi.

Onuncusu: “Kocam maliktir, hem de ne mâlik! Artık akıl ve hayalinizden geçen her hayra mâliktir. Onun çok devesi vardır. Develerin çökecek yerleri çok, yaylakları azdır. Çalgı sesini duydular mı helâk olacaklarını anlarlar. (Yani develer yayılmaya salınmaz, kesilmek üzere bekletilir, çalgı ve eğlence sesi duyunca kesileceklerini anlarlar demektir.)

Onbirincisi: “Kocam Ebu Zerr’dir. Amma ne Ebu Zerr’dir! Anlatayım: Kulaklarımı zinetlerle doldurdu, bazularımı yağla tombullaştırdı. Beni hoşnut kıldı, kendimi bahtiyar ve yüce bildim. O beni Şıkk denen bir dağ kenarında bir miktar davarla geçinen bir âilenin kızı olarak buldu. Beni atları kişneyen, develeri böğüren, ekinleri sürülüp daneleri harmanlanan müreffeh ve mesud bir cemiyete getirdi. Ben onun yanında söz sahibiyim, hiç azarlanmam. (Akşam) yatar sabaha kadar uyurum. Doya doya süt içerim. Ebü Zerr’in annesi de var: Ümmü Ebü Zerr. Ama o ne annedir! Onun zahire anbarları büyük, hararları iri, evi geniştir. Ebü Zerr ‘in oğlu da var. Ama ne nezaketli gençtir o. Onun yattığı yer, kılıcı çekilmiş kın gibidir. Onu dört aylık bir kuzunun tek budu doyurur, (az yer). Ebu Zerr’in bir de kızı var. Ama o ne terbiyelidir. Babasına itaatkârdır. Anasına da itaatkârdır. Vücudu elbisesini doldurur. Endamıyla (kuma ve akranlarını) çatlatır.

Ebu Zerr’in bir de câriyesi var. O ne sadakatli, ne iyi câriyedir. Aile sırrımızı kimseye söylemez, evimizin azığını asla ifsad ve israf etmez, evimizde çer çöp bırakmaz, temiz tutar. Nâmusludur, eve kir getirmez.

Bir gün Ebu Zerr evden çıktı. Her tarafta süt tulumları yağ çıkarılmak için çalkalanmakta idi. Yolda, bir kadına rastladı. Kadının, beraberinde, pars gibi çevik iki çocuğu vardı, koltuğunun altından kadının memeleriyle oynuyorlardı. (Kocam bu kadını sevmiş olacak ki) beni bıraktı, onunla evlendi. Ondan sonra ben de şeref sâhibi bir adamla evlendim. O da güzel ata binerdi. Hattî mızrağını alır ve akşam üzeri deve ve sığır nev’inden birçok hayvan sürer, bana getirirdi. Getirdiği her çeşit hayvandan bana bir çift verirdi. (Bu kocam da bana:)

“Ey Ümmü Zerr! Ye, iç ve akrabalarına ihsanda bulun! ” derdi. Ümmü Zerr der ki: “Buna rağmen, ben bu ikinci kocamın bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam, Ebu Zerr’in en küçük kabını dolduramaz.”

  • Bu hadisi rivayet eden Hz. Aişe der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (gönlümü almak için):

“Ey Aişe, buyurdular, ben sana Ebu Zerr’in Ümmü Zerr’e nisbeti gibiyim. (Şu farkla ki Ebu Zerr Ümmü Zerr’i boşamıştır, ben seni boşamadım. Biz beraber yaşayacağız).Buhari, Nikâh 82 ; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 92, (2448).

  • Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “Bir mü’min erkek, bir mü’minn kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.”

Müslim, Rada 61, (1469).

  • İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam:

“(Ey kadınlar topluluğu!) Ben, akıl sahiplerine aklı ve dini nakıs olanlardan galebe çalan sizin kadarını hiç görmedim!” demişti. İçlerinden dirayetli bir kadın: “Bizim aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir?” diye sordu. “Aklınızın noksanlığı, şahidlikte, iki kadının şehadetinin bir erkek şehadetine denk olmasıdır. Dindeki noksanlık ise, ay hali sebebiyle) ramazanda oruç yemeniz ve bazı günler namaz kılmamanızdır” cevabını verdi.”Ebu Davud, Sünnet 16, (4679). Bu, Sahiheyn’de geçen uzunca bir hadisten bir parçadır. Müslim, İman 132, (79); Buhari Hayz 6; İbnu Mace, Fiten 19, (4003).

  • Üsame İbnu Zeyd (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.”

Buhari, Nikah 17; Müslim, Zikr 97, (2740); Tirmizi, Edeb 31, (2781).

  • Mutarrıf İbnu Abdillah’ın anlattığına göre, bu zatın iki hanımı vardı. Bunlardan birinin yanından çıkmıştı. Geri dönünce, hanımı: “Falan hanımın yanından geliyor olmalısın!” dedi. Mutarrıf: “Hayır, dedi İmrân İbnu Husayn’ın yanından geliyorum. O bana Resulullah’ın şu sözünü nakIetti:

“Cennet sakinlerinin en azı kadınlardır.Müslim, Zikir 95, (2738).

  • Ebu Sa’id (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şüphesiz ki Kıyamet günü, Allah’ın en çok ehemmiyet vereceği emanet, kadın-koca arasındaki emanettir. Kadınla koca bir-biriyle içli dışlı olduktan sonra, kadının esrarını erkeğin neşretmesi, o gün en büyük ihanettir.”

Müslim, Nikâh 123, (1437); Ebu Dâvud, Edeb 37, (4870).

  • Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bana:

“Ben senin bana kızdığın ve benden razı olduğun zamanları biliyorum” buyurdular. Ben: “Bunu nereden anlıyorsunuz?” diye sordum. “Benden râzı oldun mu bana: “Hayır Muhammed’in Rabbine yemin olsun! ” diyorsun. Bana öfkeli olunca: “Hayır! İbrahim’in Rabbine yemin olsun!” diyorsun” dedi. Ben: “Doğru, ey Allah’ın Resulü, ben sadece senin adını terkederim?” dedim.”Buhari, Nikâh 108, Edeb 63; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 90, (2439).

Sevgiyle kalın inşaAllah…

Bin Dinar Borç

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Beni İsrail’den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti.

Beni İsrail’den borç talep ettiği kimse:

 ”Bana şâhidlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahid olsunlar!” dedi. İsteyen ise: “Şahid olarak Allah yeter!” dedi.

Öbürü: “Öyleyse buna kefil getir” dedi. Berikisi “Kefil olarak Allah yeter” dedi. Öbürü: “Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vade ile parayı ona verdi. Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu.

Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi.

Sonra da denize getirip: “Ey Allahım, biliyorsun ki, ben falanndan bin dinar borç almıştım. Benden şahid istediğinde ben: “Şahid olarak Allah yeter!” demiştim. O da şahid olarak sana razı oldu.

Benden kefil isteyince de: “Kefil olarak Allah yeter!” demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize ettı ve odun denize gömüldü.

Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu ama, içinde parası bulanan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca parayı ve mektubu buldu. Bir müddet sonra borç alan kimse geldi.

Bin dinarla adama uğradı ve:

“Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak benni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım” dedi.

Alacaklı: “Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu.

Öbürü: “Ben sana, daha önce bir gemi bullamadığımı söyledim” dedi.

Alacaklı: “Allah Teâla Hazretleri, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön” dedi.

Buhari, Kefalet 1, (muallak olarak); Büyû 10(muallak ve mevsûl olarak), İsti’zân 25 (muallak olarak).

Sevgiyle kalın İnşaAllah…

CİDAL;MİRÂ İle İlgili Hadisler

  • Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir kavm, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu söyledikten sonra, delil olarak) şu âyeti okudu: “Onlar: “Bizim tanrımız mı yoksa O mu daha iyidir?” dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir” (Zuhruf 58).

Tirmizî, Tefsir, Zuhruf, (3250); İbnu Mâce,Mukaddime 7.

  • Yine Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de cennetin ortasında bir ev kurulur.”Tirmizi, Birr 58, (1994); Ebu Dâvud, Edeb 8, (4800); İbnu Mâce, Mukaddime 7, (51); Nesâî, Edeb (6, 21).

  • Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Kur’an hakkında münakaşa küfürdür”

Ebu Davud, Sünnet 5, (4603).Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah’ın en ziyade buğzettiği erkek, şiddetli düşmanlık yapan hasımdır.”Buhari, Ahkâm 34, Mezâlim 15, Tefsir, Bakara 37; Müslim, İlm 5, (2668); Tirmizî, Tefsir, Bakara, (2980); Nesâî, Kadât 33, (8, 247, 248).

  • Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz kader hususunda münâkaşa ederken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin hâsıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı:

“Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim. Bilin ki, sizden öncekileri, dinî meselelerdeki münâkaşalarını çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilafları helâk etmiştir.” Bir rivayette şu ziyade mevcuttur: “Kader hususunda münakaşa etmemeniz için yemin verdim. “Tirmizî, Kader 1, (2134); İbnu Mâce, Mukaddime 10, (85).

  • İbnu’l-Müseyyeb (rahimehullah) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbının (radıyallahu anhüm) arasında otururken, bir adam Hz. Ebu Bekir’e hakaretâmiz sözler sarfederek cefa verdi. Ancak Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) adama karşı sükût etti. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. O yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de eziyet verince Hz. Ebu Bekir (adama hak ettiği cevabı vererek) intikamını aldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hemen kalktı. Hz. Ebu Bekir:

“Ey Allah’ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?” diye sordu. “Hayır”dedi. “Ancak semadan bir melek inmiş, sana söylediklerini tekzib ediyordu. Sen intikamını alınca melek gitti, şeytan oturdu. Bir yere şeytan oturdu mu ben orada duramam. “Ebu Dâvud, Edeb, 49 (4896, 4897).

  • İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kardeşinle münâkaşa etme, zîra münâkaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz, tutamayacağın bir vaadde de bulunma.”Rezîn ilavesidir.

Sevgiyle kalın İnşaAllah…