Efendimiz(s.a.v)’in Gece Yaptığı Dualar.Nihat Hatipoğlu
Şubat 29, 2008 1:39 pm (Diğer Videolar)
Şubat 28, 2008 2:51 pm (edebi yazılar)
Gaflet devam etmektedir. Zehirli bal kaşıkla değil, petek petek yenir.
Gaflet içinde gaflet;
“Gel ey Leyla, gel ey candan yakın canan uzaklaşma, Senin derdinle canlardan geçen Mecnun’la uğraşma”
yazdırmıştır defterin sırlı bir yerine. Yalnız deftere değil,
“Kalmasın bir nokta-i muzlim bu sevda yolunda” dercesine, halka arz edilen paçavralara da…
Çile mevsimidir lâleler için…
Soğuk, lâlenin kalbini yakmalı ki, içinde gizlenen esmâ aşkını nazarlara döksün…
Çilesiz ruhlar ham yapılıdır, gelene sevinmez, gidene de üzülmez. Lâle kırağı görmeli ki, açsın. “Lâlenin çilesi de yalnızlıktır toprak altında.” diyerek,
bir yandan karı, diğer yandan donmuş toprağı eşeleyip içine tohum yerleştirenler, gözyaşı dökerken bunu mırıldanırlar. Ama anlaşılmaz bir dua daha vardır oracıkta dillenen; ancak bu ne duyulur, ne de hissedilir. Eller açılıp, nefse tatlı gelenlerin terkedilme zamanı gelmiştir.
Toprağın altındaki lâleler, üstündekilerin açılmasını beklerken bilinmez bir hisle kavrulmaktadır. “Müneccimle muvakkît ne bilir, Dertlilere sor geceler kaç saat?” terennümü başlamıştır.
“Bir yâr olsun, bize Mevla’nın yolunu göstersin, ‘çile ile gel’ değeri bilinsin.” Bahar günleri yaşanırken acı bir rüzgâr eser. Açılan çiçekleri yakar, kavurur.
Cemre beklenirken kırağı düşmüştür lâlelere.
Demek ki; çile noksan kaldı, bize düşen gayrı sabırdır, sonu şeker şerbet olan, ama kendisi zehir olan sabır…
bazen bahar bazen kıştır yaşanan; ama görülen duyulan hep aynı şeydir. Başka yananlar da vardır. İyiyi kötüden ayıran sırrı söyleyenler gayret ederler; art arda gelen harfler kelime olup, okunsun diye uğraşırlar. Ve tevfik Mevlâ’dandır.
Beyaz lâle, ortada sarı ve kırmızı gül tomurcukları, çiğdemler, mor menekşeler en sonunda Leyla’ya ulaştırılır.
Zaman başkalaşır, mevsim değişir, çile dolmaya doğru gider. İlâç, ecza mesabesindedir ama, yine de şifa bir türlü gelmez:
“Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş.”
Gönül yangını silip atmıştır nahoş şeyleri. Dikenler gitmiş; gül kokusuyla, rengiyle ortada kalmış; ateş, günah yollarını tıkamıştır.
Evvelden hissedilemeyenler yaşanmaya başlanmışır:
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!” hali tercüme eden tefsir gibidir.
Güneşin lâleleri bitirdiği mevsim gelir. Ümit ferleri tükenmeye yüz tutar. Derken eski defterin kapalı sayfaları açılır.
Milimetrik oturan bir zaman tevafuku beyinleri zorlar, ye’sin yerleşeceği yerde; “Vazgeçmiş olaydı aramaktan ne bulurdu?
Elbet biri candan, biri canandan olurdu.” mısraları, mevsimin geçmediğini bağırmaktadır sanki. Güz tekrar bahara döner, hayalin bahçeleri yeniden açmaya başlar…
Ateşe su Leyla…
Şubat 27, 2008 3:15 pm (İslami yazılar)

“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum.
“Allah (C.C) kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186)
âyetini okudu.
Anladım ki, yolunu kaybetmiş. Nereye gittiği soruma
“Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren
Allah (C.C)’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi.
Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.
“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim.
“Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10) dedi.
Yiyecek verme teklifinde bulundum.
“Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini okudu.
“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim.
“Kim Allah (C.C) için nafile bir hayır yaparsa, Allah (C.C) her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara : 158 ) âyetiyle cevap verdi.
**”Yolculukta oruç açılabilir” dedim.
“Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara : 184 ) âyetini okudu.
* * Niye benim gibi konuşmadığını sordum.
“Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o
sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (kâf: 18 ) dedi.
“Kimlerdensin?” diye sordum.
“Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra
göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her
hükümden) sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi. “Hata ettim,
hakkını helâl et!” dedim.
“Bugün size kınama yok. Allah (C.C), sizi bağışlasın” (Yusuf: 92) dedi.
Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum.
“Hayır adına ne işlerseniz Allah (C.C) onu bilir” (Bakara: 215) âyetiyle
mukabele etti.
Devemi yanına getirdim. Binecekken,
“Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30) âyetini okudu.
**Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı,
bu arada elbisesi az yırtıldı.
“Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak
etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı.
“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim.
“Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık”
(Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim
daha başarılı olduğumu kasdetti. Deveye bindi ve
“Bunu bize baş eğdiren Allah (C.C)’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz
başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf:13-14) âyetlerini okudu.
“Haydi!”diye deveyi hızlandırdım.
“Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme.
Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19)
mukabelesinde bulundu.
Yürürken şiir okumaya başladım.
“Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi. “Şiir
okumak haram değil ki!” dedim.
“Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!”
(Bakara: 269) cevabını verdi. Bir süre gittik;
sonra evli olup olmadığını sordum.
“Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden
sormayın!” (Mâide: 101) âyetini okudu.
Derken kafilesine ulaştık ve
“Kafile içinde kimsen var mı?” dedim.
“Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.
Anladım ki, evlâdı var.
İsimlerini sordum. “Allah (C.C) İbrahim’i dost edindi; Allah (C.C) Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu.
“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim.
Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi.
Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın!
Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek
getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi.
Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâqqa: 24) dedi.
Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim.
“Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah (C.C)’ın gazabını çekecek
yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”
İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak
anlatırdı.
alinti
hak_yol
Şubat 27, 2008 8:58 am (İslami yazılar)
Ne hüzne, ne de; hüzünlü yaşlı gözlere…
Ne hüzünlü seslerden dökülen sözlere…
Ne de,hüznün ağır bakışına alışamıyorum…
Her bir hüzün;
Ayrı bir hüzünlendiriyor,yüreğimi derinden…
Ve; hüzünlü sözcükler dökülüveriyor etrafıma…
ENNA
Gönüldeki hüzün-keder, neş’e-sevinç, merhamet-şefkat.. gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları.
Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalar….
Bunlar, tamamen Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O’na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O’nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır. Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur…ve devamı da, nazarların her şeyde O’nu okumasına, O’nu duymasına, O’nu talep etmesine, O’nu bilmesine ve O’nu söylemesine vâbestedir.
Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar.
Dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; dolar ama, ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir.
Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya da “Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme / Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme!” mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar,
Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar. Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir rûhî maraz, fevt ettiği şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telâş olduğu gibi gözyaşları adına da bir israftır.Gelin, bugüne kadar gülüp eğlenmelerimize karşılık biraz da feryad ü figân türküleri söyleyelim..
nefsânî yaşamaya veda edip biraz olsun dertlenerek hayatın başka renklerini de duymaya çalışalım.
Dert söyleyip dert dinleyelim ve dertlileri dinleyene yakın durma yollarını araştıralım.
Gelin, çöllerden daha kuru şu beyâbanda herkese gözyaşlarının sâkisi olalım ve güftesi heyecan, bestesi ağlama en taze meyvelerden yepyeni ziyafetler tertip edelim…
Sevgiyle kalın inş.
Şubat 25, 2008 1:27 pm (edebi yazılar)

Kulağınız varsa, kalbiniz korkudan duracak.
Kalbi olan girebilir! Sevginin ihtişâmı tek ve yalnızca O’na olan adanışta, adanışın tüm sevgilere sirayetinde yatar.Sadece O’nu sevebilirsin.
Bütün sevdiklerin O’dur.
Sadece O’nu bilebilirsin.
Bütün bildiklerin O’dur.
Sadece O’nunla konuşabilirsin.
Bütün konuştukların O’dur.
Hû Konşu! Hû. İnsanın yaratılıştan sahip olduğu fıtrî öz, ’büyük bütün’e, kemâlâta doğru olan koşusunu başlangıçtan beri büyük katılımlarla, büyük çağlayanlarla sürdürmüştür. Her aşamada kutlu bir yolcunun sadrından feyezân etmiş, taşarak ‘büyük coşku’ya katılmıştır. Her taşıp coşması, varlığın türküsünü şakıyacak, varlığı çepeçevre sarmalayacak, varolanların anlamlarıyla bütünleşecek, adeta varlığın ve insanlığın özü sayılabilecek ‘O Kutlu Yolcu’ya hasret içinde sürmüştür. Ve hasret dinmiştir. ‘O Kutlu Yolcu’ Sidre’yi aşıp, varlığı kuşbaşı tarassut ederek, simasında FITRAT’ın cazibedar tebessümüyle aramızda / başımızın üzerinde yerini almıştır.
Övünç kaynağımızdır O, insanlığın anlamıdır. Selam Onadır, muhabbet Ona; Onadır ihtirâm…
Her yazılan, her söylenen; - tüm konuşma ellerin mâverâya açılışı olmalı. Camâl’e, Hüsün’e, Kemâl-i Vücûda hakşinâs bir davetiye, nazlı bir perestiş; tüm kâinatı telezzüzüyle ürperten her bûseyle taltîfimizde yerlebir – Bîr olup devrilen tâ içimiz; - tüm konuşma: Sükût…
Yani sözün Kalbe inişi,
yani konuşmanın sükûta kalboluşu,
yani: DUÂ.
Söz’ün ihtişâmı sadeliğinde yatar.
Muhabbetin ihtişâmı saflığında,
Hayatın ihtişâmı kulluğun izzetinde,
Dostluğun ihtişâmı himmetinde, şefkatinde,
Kâmil kişiliğin ihtişâmı kemâl-i aczinde,
Ebeveynin ihtişâmı şefkatinde,
Büyüklüğün ihtişâmı ihtişâmın fakrinde,
Varlığın ihtişâmı semeresinde yatar.
Varlığın semeresi insandır.
İnsan nefesi açılır açılmaz şiir soluklamaya başlar; dili çözülür çözülmez şiir söyler. İşte, en büyük şairler çocuklardır!
Yazmak ve konuşmak
belki söz’e sahip olmak düşüncesinden kaynaklı;
ben’imizi meşrulaştırmaktan.
Şiir; söz’ün, dil’in bize sahip oluşu.
Önce kelimeyle ben’imiz ilâhlaşırken,
ardından şiirin diliyle ben’imiz ilâhlarca yerlebir edilir.
Söz hakimdir, söz bizim değildir artık.
Kelâm artık sonsuz bir sükûttur.
“Önce sükût vardı” ve şimdi “yalnız sükût vardır”.
Kelâm solunmuş, parlatılmış (nûr) ve sükûtun sonsuzluğuna,
her şeyi kaplayıcı sağanağına, esintisine (zulmet) katılmıştır.
Sonsuz sükût; sonsuz sükûn.
Konuşma sessizliğin soluklanmasıdır (hayatıdır).
Koruyup yaydığında kelâmı sükût,
Nefes aldığında konuşma;
Sükût bütün konuşmadır.
Sessizlik… Konuşma şimdi başladı.
Sükût… Ve konuşma şimdi asıl.
Susun! Konuşma başlıyor.
Hû Konşu!
Alıntı
Şubat 25, 2008 10:46 am (Diğer Videolar)