Canım Muhammed’e Beni Götürün
Posted in Videolarımız on Ocak 11, 2008 by islamasevgi

EŞ bazen babadan ve anneden daha yakındır. Öyle değil mi? Kişi eşine söylediği, fısıldadığı bazı sırlarını anne ve baba ile paylaşamayabilir.
Kur’an-ı Kerim bu gerçeği çok manidar bir tanımla hayatımız katar. Ayet-i kerime, “Karı ve koca birbirlerine örtüdürler” der. Ayet şöyledir: “Onlar (kadınlar) size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz!” (Bakara 187).
Ayet çok zarif bir ifadeyle, karı koca arasındaki ilişkinin karakterini ortaya koyar. Elbise ve örtü nasıl soğuk ve sıcaktan korur, sırları ve kusurları örterse, eşler de aynen böyle olmalılar. Örtü geceyi simgeler. Birbirinizin sırrını, ayıbını, açığını deşifre etmeyin, aksine birbirinizi gece karanlığı gibi örtün anlamını da çıkarma imkánı bulabiliriz.
* * *
Dinimiz bizden bunu istiyor. Ama biz bu konuları da magazinleştirmekten, aile sırlarımızı, ilişkimizi uluorta tartışmaktan uzak durmuyoruz. En mahrem bilgileri, olayları, sırları, ekranlarda, sokaklarda, her türlü sohbet ortamında konuşmaya başlıyoruz. Hatta insanların bir kısmı boşandıkları eşlerinin mahrem görüntülerini internet ortamında yayınlamaktan sakınmıyorlar. Korkunç bir tatminsizlik, hazımsızlık ve dağılmışlık değil mi? * * *
Sosyolog ve psikologların işin bu boyutu üzerinde durmaları, olgun tahlillerde bulunmaları gerekiyor. Tabii ya, bunu sağlıklı bir kişilikle izah imkánı var mı? Bu yaşananlar birer vicdani travma değil mi? Bizler ise bu yaşananları tedavi edecek noktada mıyız, yoksa yeni olayların, tecrübelerin deşifre edilmesine katkıda bulunacak yerde miyiz?
Peygamberimiz (SAV) erdemden en uzak erkeği tarif ederken; geceleyin eşiyle arasında geçeni -sırları-, sabahleyin arkadaşlarıyla paylaşan kişi olarak tanımlar.
Eşler birbirlerini sevmeli, korumalı ve sahiplenmeliler. Hiçbir evlilik kuşku ve korku üzerine kurulmaz. Hele matematiksel hesaplar üzerine hiç kurulmaz. Yarın ne olacak, eşim benim şu eksiğimi yarın bana karşı kullanır mı diye başlayan bir evlilik aslında hiç başlamamış sayılır. Tam aksine erkek kadının, kadın erkeğin; izzet, namus, kişilik, karakter, sevecenlik, vefa, saygı, sevgi, doğruluk, şeffaflık ve merhametinden en ufak bir kuşku duymamalıdır. Böyle bir kuşku varsa, belki o evlilik hiç olmamalıdır. Olsa bile, devam etmesi mümkün değildir.
Eşinizi önemseyin. Onu sevin. Ona güvenin. Onunla sırrınızı paylaşın. Vereceğiniz bir gül, ucuz ama manidar bir ufak yüzüğün eşinizin yüzünde meydana getireceği tebessüm az mı önemli? Bazen eşimizle beraber sofrayı kaldırmak veya küçük bir hizmeti onunla paylaşıp yükünü hafifleştirmek kötü mü?
* * *
Peygamberimiz (SAV); elbisesini yamalar, içeceği suyu kendisi alır, eşine yardım ederdi. Onları dinler, bazen en zor kararlarda onlara danışırdı. Gece namazına kalktığında eşini de uyandırır, “Hadi yüce Allah’a yönelelim!” derdi. Bazı hatalarını görmezden gelir, sinirli hallerini sinesine çekerdi. Tebessümünü esirgemezdi. “En iyiniz, eşine en merhametli ve iyi ahlaklı olanınızdır” derdi.
Ne dersiniz? Şöyle diyebilir miyiz? Birbirini zorlayan, boşanmak için bahaneler arayan, birbirine güvenmeyen çiftler ancak sağlam bir eğitim, inanç, hoşgörü ve güvenle yaralarına çözüm bulabilirler.
Nihat Hatipoğlu
Devamı için sitesini ziyaret edin lutfen….

Elektrik, ampulde parlayarak belli olur. Aslında ampulde elektrik yoktur, ancak orada varlığı ortaya çıkar. İnsanda da Allahü teâlâ, yürek denilen et parçasında aynen o ampuldeki elektrik gibi kalb denilen görünmeyen kuvveti yaratmıştır.
İnsanın içinden, dışından gelen her şey ama her şey bu kalbde toplanır. Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, kötü düşünceler, akıldan, nefsten, duygu organlarından gelen her şey burada toplanır. Kalb bu kadar karışık tesirler içinde ne yapacağına karar verecektir.
Çünkü dimağ kalbden ne emir gelirse onu yaptırır. İyi olsun, kötü olsun, hayır olsun şer olsun dimağ peki efendim der ve kalbin söylediğini yaptırır. Ne emredersiniz onu yaparım der. İşte kalbin bu karışık duygular, fikirler içinde doğru karar verebilmesi için kuvvetli, sağlam olması lazımdır.
Allahü teâlâ insanın içine nefsi koymuş. 24 saat her nefes, her an, bütün ömür bu kâfir, hep Allahü teâlâya düşmanlık yapacaktır. Bunu böylece bilmek lazımdır. Bütün bu kötülüklerin aslı içimizde. Bunu böylece bileceğiz, kabul edeceğiz. Peki Allahü teâlâ niye nefsi yarattı, niye bu kadar kötü şeyi içimize soktu? Nefsin bu kadar kötülüğü yanında faydaları da vardır. Çünkü nefs olmazsa kimse iş yapamaz, çalışmaz, üremez, evden çıkmaz, hiçbir şeye karışmaz. Bütün bunların olması için nefs lazımdır.Mesela elektrik ne kadar faydalı, insanları imha eden silahları ateşleyen, geceleri fuhşu yaptıran, kötü yayınları yaptıran da bu. Su da çok faydalı, susuz hayat olmaz. Seller, boğulmalar, evleri yıkan harap eden de hep su…
İşte Allahü teâlâ içimize böyle bir nefsi koydu, ama bunun yanında insana her zaman doğruyu gösterecek, iyiyi-kötüyü, eğriyi-doğruyu tartacak bir miyar, ölçü aleti verdi.
Bu da akıldır. Aklın vazifesi; içerden dışardan gelen karmakarışık şeylerin eğrisini doğrusunu kalbe bildirmek. Aklın da doğruyu bulabilmesi için, bu karışık şeylere dalmaması için, sağlam sıhhatli olması lazımdır.
Akıl nasıl sıhhatli olur. Aklın sağlam olması için kefen giymesi lazımdır.
Peygamber efendimiz, (Yürüyen ölü görmek isteyen Ebu Kuhafe’nin oğluna [Ebu Bekir’e] baksın) buyurdu. Çünkü Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) kendini her an kefen içinde görürdü.
Eshab-ı kiramın en akıllısı idi. Çünkü kendini bir an kefenin dışında görmedi. İşte aklın doğru karar verebilmesi için ölümü ve ölümden sonrasını hiç unutmaması lazımdır.
Eğer ölümü unutursa o zaman dünyaya göre hareket eder. Halbuki ahiret sonsuzdur. İşte bu bozuk akla (ahireti, ölümü unutmuş, dünyaya dalmış akla) akl-ı meaş denir, bu yanılır.
Ölümü unutmayan, ahirete göre karar veren akla, akl-ı muad denir. Akl-ı selim budur.
Bunun için de doğru yazılmış ilm-i hâl kitapları okumalıdır.
Akıl kalbe doğrusu budur, böyle yap der. Evet hepimiz, bunları ilimleri biliyoruz, her şeyi öğrendik, ama netice, bildiğimiz gibi olamıyoruz, bildiğimizi yapamıyoruz. Peki, şimdi ne yapacağız? Çare? Her şeyin çaresi vardır.
İki şeyin çaresi yoktur. İhtiyarlık ve ölüm..
İmam-ı Rabbani hazretleri bunun çaresini, çok kolay, herkesin anlayacağı şekilde iki üç kelime ile özetliyor:
(Kendine böyle bir arkadaş bul.) [Yani kurtulmuşlarla beraber ol]
Bu arkadaş zengin, mevki sahibi değil, çöpçü de olur. Bu takva işi. Sen onu bul, bırakma yapış…
* İnsanın nefsi, Allah’la kul arasında en büyük engeldir. İnsanın nefsi, Allahü teâlânın rızası ile kendisi arasında en büyük duvardır. Bu duvarı delmek lazım.
Bu duvar nedir? Bu duvar şöhrettir, Allah korusun.
Bu duvar âmir olmaktır, emir vermek arzusudur. Tehlikeli.
Bu duvar kibirdir, Allah korusun çok tehlikeli, çok tehlikeli, çok tehlikeli…
Çünkü Cenab-ı hak bir hadis-i kudside ‘’Bütün günahların cezasını affederim, Azamet ve Kibriya bana mahsustur. Kim bunda bana ortak olmak isterse, hiç acımam, Cehenneme atarım’’ buyuruyor. Bütün günahlara Allahü teâlâ, sıfatları ile düşmandır. Kibirliye ise zatı düşmandır. Bu duvarların yıkılması için aletler farklıdır. Bunun ilacı ibadet değildir.
Bunun ilacı, Allahı seven bir Allah dostunu sevmek, onunla beraber olmaktır. Allah’ı seven, Kuranı’ı Kerimi okuyup Allah yolunda olan kişilerle beraber olmaktır.
Gecikmeden böyle arkadaşlar bulun kendinize….
Sevgiyle kalın inş.
Hayatla röportaj yaptığımı gördüm rüyamda.
“Benimle röportaj mı yapmak istiyorsun?” diye sordu Hayat.
“Zamanın var mı?” diye sordum.
Gülümsedi.
“Benim zamanım Sonsuzluk” dedi Hayat. “Ne sorular var yüreğinde?”
“İnsanlarla ilgili en çok neye şaşıyorsun?” diye sordum.
Hayat yanıt verdi.
“Çocukluktan sıkılıp büyümek için acele ediyorlar, sonra yine çocuk olmanın özlemini duyuyorlar. Para kazanmak için sağlıklarını kaybediyorlar, sonra sağlıklarını kazanmak için paralarını kaybediyorlar. Gelecekle ilgili edişelenmaekten şimdiyi unutuyorlar. Sonra da ne şimdiyi ne geleceği yaşayabiliyorlar. Deneyim iyi bir öğretmendir diyorlar ama deneyimin faturasını ödemek istemiyorlar. Hayatlarını kazanmak için eğitim alıyorlar ama yaşam ustası olmayı bilmiyorlar. Bu nedenle de, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorlar, hiç yaşamamış gibi ölüyorlar.”
Hayat elimi tuttu. Bir süre sessiz kaldık.Derin bir nefes aldım. Ona, insanların neleri öğrenmelerini istediğini sordum.
Hayat yanıtladı.
“Hiç kimseyi seni sevmeye zorlayamayacağını, yapabileceğin tek şeyin seni sevmelerine izin vermelerini isterdim. Affetmenin affederek öğrenilebileceğini öğrenmelerini isterdim. Başkalarıyla kendilerini kıyaslamamayı öğrenmelerini isterdim. İki insanın aynı şeye bakıp farklı şeyleri görebileceğini öğrenmelerini isterdim.”
“Zengin insanın en çok şeye sahip olan değil, en az şeye ihtiyaç duyan insan olduğunu öğrenmelerini isterdim. Bir sevecen yüreği derinden yaralamanın bir anda olduğunu; ama iyileştirmenin çok uzun sürdüğünü öğrenmelerini isterdim. Seni seven insanların duygularınmı nasıl ifade edebileceklerini bilmedikleri için seni sevmediklerini sanmak yerine onların sevgisini hissetmeyi öğrenmelerini isterdim.”
Hayat derin bir nefes verdi. Hayatın nefesi kelimelere dönüştü.
“Söylediklerimi yüreğine kaydet” dedi. Söylediği cümleyi yüreğime kaydettim.
“Başkalarını affetmek yeterli değil, kendini de affetmeyi öğren”.
Yüreğim kuş gibi hafiflemişti.
“Son bir soru daha, Hayat” dedim. “Benden ne istiyorsun?”
Bütün odayı beyaz bir ışık kapladı ve Hayat yanıtladı.
“Senin kendin olmanı istiyorum, yoksa başkası olurdun. Sana bugün ihtiyacım olduğunu bil, yoksa bugün benimle olmazdın. Kendi eşsizliğini ve biricikliğini bil; çünkü ben kendimi tekrar etmeyecek kadar yaratıcı ve zenginim. ve gerçekten tek değerli olanım.
Değerimi bil.”
Mustafa, bir gün, dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlığa gitti. Onun mezarına toprak doldurdu, tohumunu yeraltında diriltti.
Bu ağaçlar, toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp; halka doğru yüz türlü işaretlerde bulunurlar, duyana söz söylerler.
Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatırlar. Kazlar gibi başlarını su içine çekmişler…Karga gibiyken tavus haline gelmişlerdir.
Allah , onları kış vakti hapsetmişse de baharda o kargaları tavus haline getirir.Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yeşertir.
Münkirler der ki: “Eskiden beri olagelmiş bir şey. Neden bunu kerem sahibi Allah’a isnad edelim?” Onların körlüğüne rağmen Allah, dostların gönüllerinde bağlar, bahçeler bitirmiştir.Gönülde kokan her gül, kül sırlarından bahisler açar.Onların kokuları, münkirlerin burunlarını yere sürtmek için perdeleri yırtarak dünyanın etrafını dönüp dolaşırlar.
Münkirler o gönül kokusuna karşı kara böcek gibidirler; dayanamazlar. Yahut davul sesine tahammül edemeyen beyni zayıf kimseye benzerler.Kendilerini meşgul ve müstağrak gösterirler. Şimşek parıltısından gözlerini yumarlar. Göz yumarlar ama, onların bulundukları makamdaki göz değildir ki. Göz odur ki bir sığınak görsün.
Peygamber, mezarlıktan dönünce Sıddıka’nın yanına giderek konuşup görüşmeye başladı. Sıddıka’nın gözü, Peygamber’in yüzüne ilişince önüne gelip elini onun üstünü, sarığına, yüzüne, saçına, yakasına, göğsüne, kollarına sürdü.
Peygamber(s.a.v), “Böyle acele acele ne arıyorsun?” dedi. Hz.Ayşe “Bugün hava bulutluydu, yağmur yağdı. Elbisende yağmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü, başını yağmurdan ıslanmamış görmekteyim” dedi.Peygamber (s.a.v)“O sırada başına ne örtmüşsün, baş örtün neydi?
Diye sordu.Hz. Ayşe senin ridanı başıma örtmüştüm”dedi. Peygamber(s.a.v) dedi ki: “Ey yeni yakası tertemiz Hatun!
Allah onun için temiz gözüne gayb yağmurunu gösterdi.”O yağmur, sizin bu bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir.Gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi vardır.
Fakat o, ancak havassa görünür, diğerleri “ Öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden şüphe ederler.”Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar.. Yağmur vardır alemi perişan etmek için yağar. Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak bir derecededir. Güz yağmuruysa, bağa sıtma gibidir.Bahar yağmuru, bağı nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır.
Kış, yel ve güneş de böyledir; bunların tesirleri de zamanına göre ve ayrı ayrıdır. Bunu böyle bil, ipin ucunu yakala!Tıpkı bunun gibi gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı. Bazı yağmurlar berekettir, bazıları ziyan. Abdalin bu nefesi de işte o bahardandır.
Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter.Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar.
Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama! Rüzgar, işini yaptı, esti. Canı olan da, rüzgarın tesirini candan kabul etti.
Peygamber(s.a.v), “Dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar rüzgarı, ağaçlara nasıl tesir ederse sizin hayatınıza da öyle tesir eder.
Fakat güz serinliğinden kaçının. Çünkü o, bağa ve çubuklara ne yaparsa sizin vücudunuza da onu yapar “dedi.Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir.
Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni görmemişlerdir.Allah’a göre güz, nefis ve hevadır. Akılla cansa baharın ve ebediliğin ta kendisidir.
Eğer senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara! Senin cüzi aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur.
Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.
Binaenaleyh hadisin manası teville şöyle olur: Pak nefesler bahar gibidir, yaprakların ve filizlerin hayatıdır.
Velilerin sözlerinden, yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu örtme, çünkü o sözler, dininin zahiridir.Sıcak da söylese, soğuk da söylese, hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ( hayatın hadiselerinden) ve cehennem azabından kurtulasın.
Onun sıcağı, hayatın ilkbaharıdır. Doğruluğun, yakinin ve kulluğun sermayesidir.
Çünkü can bahçeleri, onun sözleri ile diridir. Gönül denizi, bu cevherlerle doludur. Eğer gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse aklı başında olan kişinin gönlünü, binlerce gam kaplar.
Sıddıka’nın aşkı çoşup edebe riayetle Peygamber’e sordu: “Ey şu varlığın hülasası, vücudun zübdesi! Bu günkü yağmurun hikmeti neydi?
Bu yağmur, rahmet yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu, pek yüce, pek azametli Tanrı’nın adaletinden miydi? Bu yağmur, bahara ait lutuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu?” Peygamber dedi ki:
“Bu yağmur musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı yatıştırmak için yağıyordu.”
Eğer Ademoğlu, o keder ateşi içinde kalıp duraydı ziyadesiyle harabolur, eksikliğe düşer, ( hiçbir şey yapamaz bir hale gelir) di.O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı.
Ey can, bu alemin direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık, bu dünya için afettir. Akıllılık o alemdedir, galip gelirse bu alem alçalır. Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu alem kirdir.
Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o alemden akıllılık, ancak sızar, sızıntı halinde gelir. Gayb aleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır, ne de ayıp.
mesnevi
sevgiyle kalın inşallah.

İnmişiz has bahçelerden zor mekanlara. Bu mekanlarda hayat sürdürülecek, yollar yürütecektir. Güneş doğacak, yıldızlar sönecektir, ötesi yok.
Âdem ilimde, şeytan hilede, melek itaatte maharetlidir. Meydan kuruldu, sahne hazırlandı. Katipler, kameramanlar yerini aldı. Oyun başladı, ok yaydan çıktı. Dikkat edip direnen kazanacak, gaflet edip çözülen kaybedecektir, ötesi yok.
Olan oldu. Dava görülüp karar verildi. Zor mekanlar vatanımız oldu. Göklerin sesine kulak vere vere, bileklere, beyinlere, gönüllere yüklenilecektir. Yorgunluksa yorgunluk, hasretse hasret, kasvetse kasvet… Başa gelen çekilecektir, ötesi yok.
Ne mülkün sahibine kafa tutulur, ne imtihan salonları terk edilebilir. Dikkatse dikkat, nezaketse nezaket. Gurbetler, gariplikler, dev yalnızlıklar, ağır yükler çekilecektir, ötesi yok.
Vazifeler verildi, talimatlar okundu. Ne görevler görmezlikten gelinir, ne söylenenler duymazlıktan. Zorluksa zorluk, çileyse çile. Mekanın ve şartların icabı neyse, Malik’ül Mülk’ün hükmüyse uygulanacaktır, ötesi yok.
Ağır mesuliyetlere karşı kusursuz bir donanım. Dünya döndükçe dillerde dolaşacak yaratılış ve misyonu kabul törenleri. Zat-ı Kibriya’dan gelen tebrikler.
Sermaye, haklar ve iltifatlar büyükse, sorumluluk da büyüktür, ötesi yok.
Karakışa yazdan hazırlanılır. Her iş zamanında başlar ve biter.
“Uzağı düşünmeyen üzüntüye yakın olur.”
Tufan başladığında gemi hazırdı, dostum. Cenk davulları vurulup, zurnalar yeri göğü inlettiğinde tüm hazırlıklar tamamdır. Dünya günlerinin son gurubunda akıl başa gelse ne yazar. Dünya- ahiret bitiştirilip, durumun nezaketi baştan düşünülecek, kararlar zamanında ve isabetle verilecektir, ötesi yok.
Ne çözülmez sırlarla karşı karşıyayız. Aylar, yıllar, çağlar boyu vazife olarak bilinir, tüm çabalar sarfedilir, neticede iş olacağına varır. Bu böyledir dostum, ötesi yok.
Yol arayışımızdır başlangıçta işimiz. Yolsuz kalmak zor bir durumdur. Yollar seçilir yollardan ve gerisi unutulur. Bir yolculuk başlar kum deryalarından. Teslimiyet pınarından kana kana içilir. “Gök oluğunun altına” başlar tutulur. Rahmet mi yağar, taşlar mı? Ne düşerse razı olunur. Buralar ağlayıp sızlanma yeri değil, darılıp gücenme yeri değil, dişini sıkıp direnme makamıdır, ötesi yok.
Gökler emreder, yerler uygular. Ayrılıksa ayrılık, ölümse ölüm. Bir “bulma ümidi”dir insanı kan ve ter içinde ayakta tutan. Gözde fer, dizde derman oldukça, gayretlerden gayret, sabırlardan sabır beğenilecektir, ötesi yok.
Haset cehennem ateşi gibi yaktı kavurdu, genç irisi adamları şan ve şöhret savurdu. İradeler tepeden tırnağa, kapıdan mihraba, bir uçtan bir uca felç idi. Vicdanlar nasıl bir vicdandı bilmem; toplandılar, cinayet üzerine karar kılıp kararlarını icra ettiler. Ne suçlarını gizleyebildiler, ne âlemi kandırabildiler. Öyle zannettiler.
Zehirli ballar teklif edilir gibi günahlı zevklere çağrıldı. Kapılar sürmelenmiş, perdeler çekilmiştir. Şükürler ki vicdan mahkemesi dinamik ve faaldir. İhaneti sadakate tercih etmek olur şey değildir. Kapılar, perdeler has kullara göre değildir. Yiğit başı isyanla doğrulmuş ve dünya çağının son gününe kadar takdirle anılacak bir direniş gerçekleştirilmiş ve zor başarılmıştır.
“Kerimoğlu, kerimoğlu, kerim” yine kerim-ü vakur, her şeyi unutmuş göründü. Sıcak bir dost olarak hizmet sundu misafirlerine. Yekpare bir ahenk ve cazibe merkezi olarak gösterdi keremini ve şerefini, kimselerden kerem ve şeref beklemeden. Yüksek evsaf, basit duyguları ezip geçmişti. Değerli olan, değer üretiyordu.
Sevgiler ateşlere, gönüller yangın yerine dönmüştü. Tüten dumanlar içinde belli belirsiz umutlar. Bir hasret kaynıyordu çöl ateşlerinde ve alev yalbırdıyordu kum dağlarında. Yıllar yılı ne bir haber, ne bir selam. Nice bir on seneler içinde, üst üste biriken, ipince hüzünler… nihayet, günlerden bir gün, aydınlık haber, aylar güneşler gibi meşrık ufuklarından gelir.
Güneş ve ay önde geldiler, yıldızlar bir geride. Sıra sıra secdelere dizildiler. Utana utana secdelerden doğruldular. İş, döne dolaşa, döne dolaşa olacağına vardı dostum, ötesi yok.
Kan üzerine kurulmuş saltanatlar, “soğumamış mezarlar üstündeki ziyafet sofraları sürmeliydi. Ağıtlara karışan edepsiz kahkahalar dinmemeliydi. Saltanatlar sürmeliydi, ne pahasına olursa olsun sürmeliydi. Kanlar içe içe de, çocuklar yuta yuta da olsa sürmeliydi. İhtiraslar canlı, gözler kanlıydı. Derken, Hakk’a adanmış bir güç doğdu. Gönül dünyalarında kararlar verildi. Kollar kuvvetlendi, kaslar gerildi ve uzun soluklu bir mücadele başladı.
Edeple ve nezaketle gelip misafirliğe buyur ettiler. Kuvvet ve haysiyetinin ihtişamından bahsettiler. Yıllarca yıldız kümesi gibi pırıl pırıl bir hayat yaşadılar. Çöllerin koynunda ışık saçan bir kolye idiler sanki.
Gece karanlık, çöl soğuktur. Çen çen öter çöl. Işık, dağ zirvelerinden gelir. Usuller ve asıllar belirlenir. İnsanı vazifeleri ilgilendirir, ötesi yok.
Kuvvet, Hak ve hakikat emrine girince adalet ve fazilet tecelli eder. Hak kuvvetten mahrum kalırsa gör, başlara neler gelir, yaş gözlere dolar gelir.
Yok yere öldürülen insanlığın büyük evlatları; tepsilerde, aşuftelere sunulan peygamber başları. Sıcak çöllerde aç-susuz şehit düşen semavî güller. Yıldızlar serpilmiş gibi kara toprağa serilmiş gencecik insanlar, başlar bir yana düşmüş, bedenler bir yana.
Vazifeyi veren alır. Ya insaf ve adalet dünyaya hakim olur, ya bu can yollarda kalır. “Soranı azarlama” İnsan sora sora menzil alır.
Mescidü-l Haram’lardan, Mescidü-l Aksa’lardan; miraçlara, müntehalara tırmanır bizim yolumuz. Cibril-i Emin- Namus-u Ekber berilerde kalır. Bu yol, ötelerinde ötesine aşıp Arş-ı A’la meydanlarından “Ol Ulu Hazret’e” ulaşır, ötesi yok.
alıntıdır…

Aşk öyle bir şeydir ki; tarifi mümkün değildir. Aşk öyle bir ateştir ki; ne közü bellidir, ne rengi görünür, ne de dumanı vardır.
Cenâb-ı Hakk’ın seçip çekmesine “ictibâ yolu” denir. İctibâ yolu, en yüksek, en yüce, en şerefli bir yoldur. Burada kuldan değil, Rabbü’l-Âlemîn’den talep vardır. İşte Allah’a en yakın kullar bu ictibâ yoluyla çekilen kullardır ki, bunların içinde “veysîler” de vardır. Bunların sayıları azdır; fakat çok yüce bir tabakadır. İctibâ yolunun sertâcı önce Rasûl-i Ekrem (s.a.v), ondan sonra Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ (r.anhâ)’dır. Daha sonra Sahâbîler, Sahâbîlerden sonra da Hz. Veysel Karânî (k.s)’dur. Ve daha sonra mezhep imamlarımız, tasavvuf pirleri ve velîlerdir. Hazret-i Abdülkâdir Geylânî (k.s) ise Sahâbîler hâriç, bütün velîlerin ve pirlerin üstâdıdır. Bütün pirler ve velîler, emirleri ondan alırlar. Kıyamete kadar böyle devam edecektir.
Aşkın öyle bir harareti vardır ki; kendinden başka içine düşen her şeyi yakar bitirir. Mesela; bir yerde çok kuvvetli bir ateş olsa, o ateşin içine ne atsan hepsini yakar. Ağaç, kumaş, kağıt, cam, maden ne olursa olsun hepsini eritir, kendine döndürür, kendi gibi ısı vermeye başlar.
İşte aşk, kendinden başka hiçbir şey bırakmaz. Yani, Hz. Allah’ın sevgisi bir gönülde varsa, ikinci bir sevgi oraya giremez, aşkullah onu yakar bitirir. Zaten kalpte iki sevgi olmaz. Hz. Allah kalpteki sevgiye ortak kabul etmez. Bu kalbe ne dünya, ne de âhiret nimetlerinin hiç birisi sokulamaz.
Aşk, sevgiyle başlar; ama insan kendi cüz’î iradesiyle sevgiye talip olur. Sevgi kapısından herkes girebilir. Aşk kapısından ise herkes giremeyip, sadece Cenâb-ı Hakk’ın içeri aldıkları girebilir. Aşk kapısından içeri giren, Cenâb-ı Hakk’tan başka bir şey düşünemez. Herhangi bir mecliste, herhangi bir yerde Allah’tan bahsedilmeyince orası o kişiye en büyük işkence mahalli ve zindan olur. Oradan bir an önce kurtulmak ister.
Cenâb-ı Hakk’ın bu aşk nimetinden verdiği kimseler uzakta dahi olsalar birbirlerini deli gibi severler. Karşılaştıkları zaman hiç konuşmasalar bile, göz göze gelmeleri kâfidir. Çünkü Cenâb-ı Hakk onların gönüllerine nazarlarıyla tecelli eder. Her an birbirlerine kavuşmak isterler.
Aslında Allah için olan sevginin menşei Rabbü’l-Âlemîn’den sonra Rasûl-i Kibriyâ’dır. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere vermiş olduğu aşkın nuru, Rasûlullah (s.a.v) vasıtasıyla gelir. Rasûlullah olmadan bu iş muhaldir. Allah Teâlâ, mecazî aşkın kaynağına, Mekke-i Mükerreme’de gerçekleşen şu hadisede Rasûl-i Ekrem’in nurunu me’haz kılmıştır. İlâhî aşkın kaynağını da her şeyin yaratılmasına sebep olan Habîb-i Müctebâ olarak takdîr etmiştir.
Efendimiz (s.a.v) daha dünyaya gelmeden babası Hz. Abdullah, Mekke sokaklarında dolaşırken çok zengin ve güzel bir kadın, Hz. Abdullah’ı çağırarak:
- “Benim yanıma gelip, bir zaman benimle beraber kalırsan, sana çok fazla para ve hediye vereceğim.” der; ama Hz. Abdullah:
- “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek bu teklifi reddeder. Bilahare Hz. Âmine Hatun’la evlenir ve taşıdığı Rasûl-i Ekrem’in nuru Hz. Âmine’ye intikal eder. Aradan bir zaman geçtikten sonra o kadınla tekrar karşılaşır. Kadın Hz. Abdullah’a iltifat etmeyip, konuşmaz bile… Bu durum Hz. Abdullah’ın hayretini mucip olur. Kadına der ki:
- “Yoksa sen de mi Allah’tan korkup bu kötü işleri bıraktın?” Kadın ise:
- “Hayır! Ben senin alnında büyük, parlak bir nur görüyordum. Benim iştiyakım o nura idi; ama şimdi sende o nuru göremiyorum. Göremediğim için de sana iltifat etmedim.” der.
İşte Rasûl-i Kibriyâ daha dünyaya teşrif etmeden taşıdığı nurundan dolayı mecazî bir aşkın me’hazı (kaynağı) olmuştur. Ya ilâhî aşk? O daha başkadır.
Rasûlullah Efendimiz Uhud harbinde iken Hanım Sahâbîler Medine’de kalmıştı. Medine’ye ise harpte Müslümanların mağlup duruma düştüğü, hatta Efendimiz (s.a.v)’in şehîd olduğu haberi ulaşmıştı. Ümmü Süleym (r.anhâ) bu haberi alır almaz er meydanı Uhud’a koştu. Yolda diğer Sahâbîler ona önce çocuklarının, sonra kardeşinin, daha sonra da kocasının öldüğü haberini verdiler; fakat o bunların hiç birisine üzülmüyor hep Rasûlullah’ı soruyordu. Herkese: “Nerede Rasûlullah?” diyordu. Ta ki Efendimiz’i (s.a.v) görene kadar hiç bir şey onu teskin edemedi; ama Rasûl-i Kibriya’yı görünce ne kardeşini, ne evladını, ne de kocasını hiç düşünmedi. O’nu bu denli Allah’a bağlayan, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in sevgisi idi.
Zira böyle bir metaneti gösterebilmek için çok büyük bir ilâhî aşk gerekir. İşte o ilâhî aşkın Allah’tan sonra kaynağı Rasûl-i Ekrem Efendimiz’dir. Rasûlullah’tan sonra aşkın merkezi Hz. Fâtımâ’dır. Çünkü Hz. Fâtımâ nübüvvetten parçadır. Bütün insanlara aşk Rasûl-i Kibriyâ’dan sonra Hz. Fâtımâ’dan ve Rasûlullah (s.a.v)’in dünyadaki o zamanın halîfesinden gelir ve insanlara dağılır.
Vallâhu a’lemu bi-murâdihî.
Ve’s-selâmu alâ men ittebea’l-hüdâ
Mesut Bey’e teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve ashâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi bi-adedi külli şey’in fi’d-dünyâ ve’l-âhireti ve kezâlik. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.Bizim bu yazımızda anlatmak istediğimiz; Allah’ın yakınlığına erdiren yollardır. Bu yolların kaynağı da Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’dir. Allah’ın yakınlığına erdiren yolların kapıları tıpkı Cennet’in kapıları gibi sekizdir. Bu kapılar, Cennet’teki gibi yan yana olmayıp art ardadır. İlk kapı olan akıl kapısından giren, sevgi kapısına gelir. Bu şekilde art arda gidilerek bir önceki kapıya gelmeden bir sonrakine ulaşmak mümkün değildir.
Her kapı bir sonrakinin ön şartıdır. İşte Allah’ın yakınlığına erdiren yolların kapıları şunlardır:
1. Akıl kapısı, 2. Sevgi kapısı, 3. Îman kapısı, 4. İlim kapısı, 5. İhsan kapısı,
6. İhlâs kapısı, 7. Tevbe kapısı, 8. Rıza kapısı.
Şimdi de bu kapıları sırasıyla açıklayalım;
1. AKIL KAPISI
Akıl; çirkini-güzeli, eğriyi-doğruyu, hakkı-batılı bilerek, hakkı bulup onda sükûn eden melekeye denir. Zira Rasûl-i Ekrem Efendimiz hadis-i şeriflerinde aklı; “insana Allah’ı bulduran, ona îmanı öğreten ve Allah’a itâate sevk ettiren” bir meleke olarak tarif etmişlerdir. (1)
2. SEVGİ KAPISI
Sevgi; herhangi bir şeye karşı aşırı ilgi duymaya denir. Sevgi ikiye ayrılır:
a. Hakk için olan sevgi, b. Halk için olan sevgi.
Hakk için olan sevgi, güzel ahlâkın tebeyyünleri ile ortaya çıkan güzelliklerdir. Meselâ; hiç tanımadığı hâlde bir insana güzel ve kibarca davranıp onu misafir etmek, yedirip içirmek, ihtiyaçlarına gücü yettiğince yardımcı olmak, yapılan eziyetlere tahammül etmek insanı Allah’a îman etmeye kadar götürür.
Halk için olan sevgide ise, belki nefsin hoşuna giden menfaatler olabilir; ama sonunda, nefsin menfaatlerinin neticesi olarak ortaya çıkan hareketler insanı Hz. Allah’ın gazabına ve Cehennem’e götürür.
3. ÎMAN KAPISI
Îman; bütün yaratılmışlar; put, tağut ve tapılan diğer mahlukları bir yana itip onları yaratan Hallâku’l-Âlemîn olan Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü tasdik etmektir.
Bütün maddeleri; madenleri, taşları, toprakları, ağaçları, suları, güneşi, ayı yaratan sadece Hz. Allah’tır.
İnsana Allah katında değer kazandıran îmandır. Îmansız insanın Allah katında hiçbir kıymeti yoktur.
4. İLİM KAPISI
İlim; Hz. Allah’ı bilmek, O’nu tanımak, O’nun emirlerini yerine getirmek ve kişinin kendi nefsinin acziyetini bilmesidir. İmam Mâlik (rh. a): “İlim çok rivâyet etmek değildir; ancak ilim Allah (c.c)’nun kalbe bıraktığı bir nurdur (marifetullah nuru yani Allah’ı bilmektir.)” buyurmuştur.(2)
5. İHSAN KAPISI
Amel; Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehiylerinin insanlar tarafından fiiliyata dökülmesine denir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde: “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” (3) buyuruyor. İşte Allah’ın gördüğünü düşünerek yapılan ibadet, ihsan makamıdır. Kulun Allah’a karşı olan yakınlığının arttığı bir makamdır. Bu makama ulaşabilmek için de Allah’ın rızasına, Efendimiz (s.a.v)’in sünnetine uygun hareket edip bu hareketleri devamlı yapmak gerekir.
6. İHLÂS KAPISI
İhlâs odur ki; riyanın zıddıdır. Riyâ; gösteriş için amel yapmaya denir. İhlâs ise, sırf Allah için amel yapılmasıdır.
İhlâs; Cenâb-ı Hakk’ın rızası için yapılan amellerdeki öze denir. İhlâsı bulabilmek için şevkle Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in sünnetlerine yapışmak gerekir. Aksi takdirde ihlâsı bulmak mümkün değildir. Cüneyd-i Bağdadî (rh. a): “İhlâs Allah ile kula arasında bir sırdır. Melek bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozsun, heva bilmez ki eğsin.”
7. TEVBE KAPISI
Bu makamda çok tevbe edip Cenâb-ı Hakk’tan af ve mağfiret dilemeli ki, Cenâb-ı Hakk kulunu affetsin. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in hiç günahı olmadığı hâlde günde 100 defa Allah’a tevbe ve istiğfar yapardı.
Buradaki tevbe, kişinin bir günah işlemesinden dolayı yaptığı tevbe değildir. Zira Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in hiç bir günahı yoktu. Kişinin acziyetinin ve kulluğunun Cenâb-ı Hakk karşısında ne kadar zayıf ve biçare olduğunun ifadesidir. İşte burada o kul, yaptığı her amelin Cenâb-ı Allah’a lâyık olmadığını, Allah’ın şanı karşısında yaptığı bütün amellerin noksan kaldığını kabul eder. Nitekim Efendimiz (s.a.v) bir duasında: “Ey ibadet edilmeye lâyık olan Rabbim! Seni hakkıyla tanıyıp Sana kulluk edemedim.” (4) buyurmuştur. O ki Âlemlerin Habîbi’dir. O böyle söylediği takdirde hiç bir kulun, hiç bir amelinin Allah’ın şanına lâyık olduğu söylenemez.
İşte bu tevbe kapısında kul, Allah Teâlâ karşısında devamlı acziyetini kabul edip, boynunu büktükçe Cenâb-ı Hakk onu bir sonraki kapı olan rıza kapısına çeker.
8. RIZA KAPISI
Rıza; îmandan sonra bütün makamları içine alan en büyük bir makamdır. Kişi bu makamda bütün hareketlerini Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için yapar. Yarattığı bütün mahlûkata sırf O’nun için hizmet ederek Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Bu makamı elde edebilmek için bütün güzel ahlâklar yaşanmaya çalışılmalıdır. Bu makam için; kişi Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in günlük bütün sünnetlerini yaşamaya çalışarak, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmalıdır.
Öyle olur ki; artık Cenâb-ı Hakk ondan razı olur. Allah Teâlâ ondan razı olunca âyetleriyle de müjdeler. “Ey mutmain olmuş nefs! Sen Allah’tan, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (5) âyeti onun ruhunda tecellî eder. Bu tecelliyle o kişi anlar ki, Rabbü’l-Âlemîn ondan razıdır. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
“Allah bir kulu sevdi mi Hz. Cebrail (a.s.)’a: ‘Allah falanı seviyor, onu sen de sev!’ diye seslenir. Onu Cebrail de sever. Sonra o, sema ehline: ‘Allah falanı seviyor, onu siz de sevin!’ diye nida eder, derken, bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için arz halkı (insanlar) arasına hüsn-ü kabul konur.”(6) Îman sahipleri, Allah sevdirdiği için o kişiye ellerinde olmayarak hürmet ve hizmet ederler. İşte böylece rıza makamı Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmaktır.
kaynak: İbn-i Ebî Hâtim; İbn-i Adiyy.
Müslim, Îmân 1.
el-Bihâr, 68/23.
el-Fecr, 89/27, 28.
Buhârî, Tevhid 33.