Ocak 2, 2008 için arşiv
Mahkeme salonunda, seksen yaslarindaki yasli çiftin durumu içler acisiydi.Adam inatçi bakislarla, suskun ninenin aglamaktan iyice çukurlasmis gözlerini ve bikkin bakislarini süzüyordu.Hakim tok sesiyle, yasli kadina:”Anlat teyze, neden bosanmak istiyorsun?”
Bir vuslattır hac, Rabbin rızasına…
Posted in İslami yazılar on Ocak 2, 2008 by islamasevgiBir vuslattır hac, Rabbin rızasına?
Bir vuslattır hac, Hz. İbrahim’le teslimiyet timsali oğul İsmail’in hatırasına..!
Bir vuslattır hac, ilk yaratılan Son Sultan Habib-i Zi Şânın dünyasına?
Bir vuslattır hac, hakka matıyye Sahabe-i Kiramın sevdasına?
Ve yüreğinde bu sevdayı taşıyanların dünyasında her sene ayrı bir heyecan belirir, vakit yaklaştığında..!
Nasıl belirmesin ki, gidilecek yerin her zerresi bize, ilk günden beri gözlenen ve her daim özlenen Nebi Hz. Muhammed (sas)’i hatırlatmakta, O?nun hatırasını sadece bugüne değil aynı zamanda geleceğe de taşımaktadır.
Zira, şafağın çatlayıp sökün ettiği yerdir Mekke..!
Varlık ağacının münteha meyvesine kucak açan beldedir aynı zamanda..!
Kıblemiz Mekke!
Ka’bemiz Mekke!
Taşında toprağında gözümüz;
Ona gelmek için sözümüz;
Türabına kurban olup toprağına sürecek yüzümüz var..!
Ve bu duygular içinde, dillerde O’nun adı, gönüllerde de Habibi’nin yâdıyla her yıl, binler.. yüzbinler dökülür yollara ve vadilere akan seller misali, rengarenk bir insan manzarası dolar Harem’e..
Mekke’ye.. Kabe’ye..!
Cennetteki sütten ırmaklar misali, süt misal beyaz giysileriyle..!
Dağ-taş lerzeye gelir,
-Lebbeyk Allâhumme Lebbeyk sadalarıyla..!
Kulluğumu arz etmek için Sen’in huzuruna geldim Allah’ım!?
Zira hacca yönelmedeki ana hedef ve maksat da bu aynı zamanda..!
Ve bir de, her bir yürekte yankısını bulan bu söz, kulluk aşk ve neşvesiyle arzulanan anlam ve tonunu bulursa, işte o zaman yeryüzü lerzeye gelir, arş ihtizâza kalkar.. rahmet, gayrete gelir.. ve böylece, Rabb-i Rahim’in rahmetinden doya doya istifade eder herkes kana kana..!
Yeniden doğumdur hacc.. ilk defa dünyaya gelmiş gibi..! Günahların ağırlığından kurtulup sıyrılarak, hayata yeniden bir beyaz sayfa açmadır aynı zamanda o..!
Efendiler Efendisi’nin beyanları içinde bir kere hac yapan insan, annesinden doğup henüz dünyaya gelmiş gibi günahsız ve masum hale gelecektir. Çünkü hac, insanı kendi potasında eritir, tertemiz olarak rahmetin kucağına ve sinesine emanet eder.
Yine O?nun ifadelerine göre,
-Makbul haccın karşılığı cennetten başka bir şey olamaz. Umre de diğer umre ile arasındaki günahları siler götürür.
-Hac ve umre yaşlıların.. küçüklerin.. güçsüzlerin.. kadınların cihadıdır.
-Hac ve umreye gidenler, Allah Teâlâ?nın davetlileridirler; Allah onları davet etmiş ve onlar da icâbet etmişlerdir. Bu durumda Allah da, onların istedikleri şeyleri kendilerine verecektir.
İşte, haccın.. umrenin.. Mekke?nin ve Kabe-i Muazzama?nın öyle bir câzibesi vardır ki gönüler, iştiyakla hep ona yönelir ve ?en sevgiliye? duyulan muhabbetle yanan yürekler, akın akın yollara düşer, vuslattaki lezzeti yakalamak için her sene..!
Davetin sahibi Yüce Mevla?nın ifadeleri içinde;
-Nice itaat eden ve namaz kılan kullar yaratırım ki, onlar, güvercinin yuvasını özlediği gibi, Kabe’yi özler dururlar.
Zira, Rahman’ın misafiridir hac yolcuları. Ve O, bu davetine icabet edenleri dünya ve ahirette karşılıksız bırakmayacaktır. Teminatını da yine O vermektedir;
-Her ziyaretçinin ziyaret edilen üzerinde bir hakkı vardır. Hacıların Ben?deki hakkı da, dünyada onlara âfiyet vermem ve âhirette onları affetmemdir..
***
Yol hazırlıkları.. akraba ziyaretleri.. vedalaşma ve helalleşmeler.. ihram.. telbiye, tekbir ve tehlillerle bayram havası, daha yollara dökülmeden hissettirir kendini..! Kolay mı; günde beş defa el bağlayıp yöneldiğimiz Ka’be’ye.. Rasulullah’ın köyüne yolculuk var..! Bu yolculuğun sonunda bir visal.. bu heyecanın ardında da bir vuslat var..! Zira, günler sürecek bir bayram yaşanacak oralarda..! Bayramlar, ilk defa ihramın giyildiği, hatta gitmeye niyet edildiği gün başlıyor belki de? Yine hatıralar canlanacak.. adım adım izler takip edilecek.. Efendiler Efendisi’ne dâyelik yapmasına rağmen, kabullenmede cimri davranan, Fârân dağlarının arasındaki belde Mekke?de yaşanan sıkıntılar canlanacak zihinlerde..!
Medeni beldenin kucak açışı gelecek akıllara ve dünyaya yayılan saadetin izi sürülecek adım adım..!
Zira ulaşılan her mekanda O?nun silueti, karşılaşılan her renk insanda O?nun gayreti var..!
-Nice itaat eden ve namaz kılan kullar yaratırım ki, onlar, güvercinin yuvasını özlediği gibi, Kabe’yi özler dururlar.
-Her ziyaretçinin ziyaret edilen üzerinde bir hakkı vardır. Hacıların Ben?deki hakkı da, dünyada onlara âfiyet vermem ve âhirette onları affetmemdir..
Yol hazırlıkları.. akraba ziyaretleri.. vedalaşma ve helalleşmeler.. ihram.. telbiye, tekbir ve tehlillerle bayram havası, daha yollara dökülmeden hissettirir kendini..! Kolay mı; günde beş defa el bağlayıp yöneldiğimiz Ka’be’ye.. Rasulullah’ın köyüne yolculuk var..! Bu yolculuğun sonunda bir visal.. bu heyecanın ardında da bir vuslat var..! Zira, günler sürecek bir bayram yaşanacak oralarda..! Bayramlar, ilk defa ihramın giyildiği, hatta gitmeye niyet edildiği gün başlıyor belki de? Yine hatıralar canlanacak.. adım adım izler takip edilecek.. Efendiler Efendisi’ne dâyelik yapmasına rağmen, kabullenmede cimri davranan, Fârân dağlarının arasındaki belde Mekke?de yaşanan sıkıntılar canlanacak zihinlerde..!
Zira ulaşılan her mekanda O?nun silueti, karşılaşılan her renk insanda O?nun gayreti var..!
Alıntıdır
igra.blogcu.com
Ney olup Ağlamaktır En güzel Dua
Posted in Mevlana on Ocak 2, 2008 by islamasevgi
Dinle neyden ki hikâye etmede,
Hep ayrılıktan şikayet etmede
Mevlânâ’nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır.
Kamışlıktan kopardıklarından beri beni,
Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği.
Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği.
Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve z*******in, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir.
Ayrılık parça parça eyledi sinemi,
Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini.
İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür.
Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa,
Kavuşma zamanını bekler durur ya.
İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir.
Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım,
İyilerin de kötülerin de yârânıyım.
İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı.
Herkes kendince bana dost olmaya bakar,
Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.
Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir.
Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi,
Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki.
Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir.
Can ile ten gizli değil birbirinden,
Lâkin canı görmeye izin yok tenden.
Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır.
Neyin sadâsı ateştir hava sanma,
Kimde bu ateş yoksa yazık ona.
Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez.
Neyin tesiri aşk ateşinden,
Şarabın hâli aşk cilvesinden.
Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ’nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili’ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili’ye erişmenin, O’na dönmenin cilvesindendir. O’ndan gelip O’na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir.
Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney,
Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney.
Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor.
Ney gibi zehir ve tiryak olamaz,
Ney gibi dost ve müştak olamaz.
İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili’nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir.
Ney kana bulanmış yoldan söz açar,
Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar.
Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan. Leylâ’ların hepsine ‘Lâ ilâhe’ demeli ki, Mevlâ için ‘İllAllah’ diyebilsin.
Senai Demirci
Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini.
Kavuşma zamanını bekler durur ya.
İyilerin de kötülerin de yârânıyım.
Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.
Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki.
Lâkin canı görmeye izin yok tenden.
Kimde bu ateş yoksa yazık ona.
Şarabın hâli aşk cilvesinden.
Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney.
Ney gibi dost ve müştak olamaz.
Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar.
Şeytanın Allah’tan On Talebi
Posted in İslami yazılar on Ocak 2, 2008 by islamasevgiŞEYTANIN HİLELERİ
Posted in İslami yazılar on Ocak 2, 2008 by islamasevgiMuhyiddin-i Arabi Hazretlerinin SECERET’ ÜL KEVN eserinden özetlenerek alınmıştır.
Muaz b, Cebel rivayet ediyor :
- Bir gün Resullullah (s.a) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmıştık.. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık.
Bu arada, dışarıdan bir ses geldi :
- Ev sahibi….. içerdekiler… Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var.
Resullullah (s.a) Efendimiz,
-Bu seslenen kimdir bilir misiniz?
-En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.
- O, lain iblistir. ‘Şeytandır’ Allah’ın laneti onun üzerine olsun.
Hz. Ömer :
-Ya Resullullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.
- Dur ya Ömer, biliyomusun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir… Öldürmeyi bırak. Kapıyı ona açın gelsin… O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz.
Kapı açıldı…
Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.
Sonra, şöyle bir selam verdi ;
-Selam ya Muhammed; selam size ey cemaat-i müslimin.
-Selam Allah’ındır ya lain. Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?
-Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
-Nedir o mecburiyetin ?
-İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki;
“Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor: Muhammed’e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin.”
Sonra … Allah-ü Taâlâ buyurdu ki :
“Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu sölemezsen… seni kül ederim; rüzgara savurur… Düşmanlarının önünde, seni rüsvay ederim.”
İşte … böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem;düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu :
-Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?
Şeytan şu cevabı verdi :
-Sensin ya Muhammed. Allah’ ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilirki?
-Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.
-Müttaki bir gence ki … varlığını Allah yoluna vermiştir.
-Sonra kimi sevmezsin?
-Kendisini sabırlı bildiğim şüpheli işlerden sakınan alimi …
-Sonra ?
-Temizlik işinde… yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.
-Sonra ?
-Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz… Halinden şikayet etmez.
-Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?
-Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
-Sonra kim ?
-Şükreden zengin.
-Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ?
-Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: şükreden bir zengindir.
Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :
-Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?
-Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
-Neden böyle olursun; ya lain ?
-Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.
- Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
-Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da çıldırırım.
-Peki, ya Kur’an okudukları zaman nasıl olursun ?
-O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
-Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ?
-Ha, işte.. o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline, ve beni ikiye böler.
-Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebamürre ?
- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ;
1-Allah-ü Teala, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2-O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3-Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar.
4-Allah-ü Teala, belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu:
-Ebubekir için ne dersin ?
-O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ?
-Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin ?
-Allah’a yemin ederim ki; her gördüğüm yerde ondan kaçarım.
- Peki, Osman b. Affan için ne dersin ?
-Ondan utanırım … hem de çok … Nasıl ki, Rahman’ ın melekleri de ondan utanırlar.
-Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin ?
-Ah onun elinden bir kurtulsam… O, kendi başına kalsa; ben kendi başıma kalsam… O beni bıraksa…. ben de onu bıraksam .. Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.
Sehiv Secdesi
Posted in NAMAZ on Ocak 2, 2008 by islamasevgiNamaz içinde meydana gelen bazı yanılmalar sebebiyle namazın sonunda iki secde yapılır ki, bunlara “sehiv secdesi” denir. Namazda yanılan kimse son teşehhüdünü yaptıktan sonra yalnız sağa selam verir ve ondan sonra arka arkaya iki secde yapar ve yine teşehhüde oturur. Teşehhüd ve salavatlar okunduktan sonra her iki tarafa selam verilerek namaz tamamlanır.
Sehiv secdesinin yapılması vacibdir; ancak bu vücub vaktin müsait olmasına bağlıdır. Sabah namazından üzerine sehiv secdesi gereken bir kimse, ilk selamdan sonra hemen güneş doğmuş olursa, sehiv secdesi yapmaz.
Sehiv Secdesinin Yapılış Şekli:
- Namaz sonu oturuşunda sağa selam verilir
- Allahü ekber diye tekbir getirilerek secdeye varılır
- Secdede secde tesbihleri söylenir
- Secdeden kalkıp, oturulur
- İkinci secde yapılır
- Teşehhüde kalkılır, Tehiyyat ve salavatlar okunur
- İki tarafa selam verilerek namaz tamamlanır
- Farz: Eğer terk edilen farzı namaz içindakaza etmek imkanı varsa kaza edilir, kaza edilemezse namaz fasid olur. Yeniden kılınması gerekir.
- Vacib: Eğer yanılarak bir vacib terk edilmişse, sehiv secdeleriyle noksanlık giderilir. Vacib kasden terk edilmişse, namazın iadesi gerekir.
- Fatihayı okumak:
- Farz namazlarının ilk iki rekatın birinde Fatiha okunmayı terkinde sehiv secdesi gerekir.
- Fatihanın tamamını değilde ayetlerin çoğunu okumayı terkinde sehiv secdesi gerekir. (Azı terkedilirse sehiv secdesi gerekmez.)
- Nafile veya vitir namazlarının herhangi bir rekatında Fatiha okunmayı terkinde sehiv secdesi gerekir.
- İki defa fatiha okunursa sehiv secdesi gerekir. Çünkü süre okunması gecikmiştir.
- Farz namazlarının ilk iki rekatın birinde Fatiha okunmayı terkinde sehiv secdesi gerekir.
- Zammi Süre veya en az üç kısa ayet veya bir uzun ayet okumak:
- Farz namazlarının ilk iki rekatlarının birinde okunmazsa sehiv secdesi gerekir.
- Nafile namazların herhangi bir rekatında okunmazsa sehiv secdesi gerekir.
- Üç değil de iki kısa ayet okunsa sehiv secdesi gerekmez.
- Vitir namazı kunut duaları unutulursa sehiv secdesi gerekir.
- İki secdenin arasını uzatmak veya bir secdeyi unutmak sehiv secdesi gerekir.
- Secde ve Rükuuda belli bir müddet durmamak sehiv secdesi gerekir.
- Dört rekatlı namazların ilk oturuşu:
- Bu oturuş hem farz hem sünnet namazlarda vacip olduğundan terketmek sehiv secdesi gerekir.
- Tehiyyatı duasını unutmak sehiv secdesi gerekir. Birinci veya son oturuşta olması farketmez.
- Vitir namazının kunutlarını unutmak sehiv secdesi gerekir.
- Kunut tekbirini terketmek sehiv secdesi gerekir.
- Gizli okunacak yerde sesli, sesli okunacak yerde gizli okumak sehiv secdesi gerekir.
- Fatihayı okumak:
Sünnet: Terk edilmesiyle sehiv secdesi gerekmez.
Kaynak : İslam İlmihali
Tadili Erkan
Posted in NAMAZ on Ocak 2, 2008 by islamasevgiTadil-i Erkan; rükûnları düzgün yapmak anlamına gelir. Namazla ilgili bir terim olarak Tadil-i Erkan; rükûnların hakkını vermek, itminan halinde bulunmak, hareketten sonra durmak yahut kalkması eğilmesinden ayrılacak şekilde iki hareket arasında sükunet bulmaktır.
Namazda Tadil-i Erkan; rükûda, rükûdan doğrulmada, secdede iki secde arasındaki oturuşta söz konusu olur. Mesela rükûdan kıyam doğrulurken vücut dimdik bir hale gelmeli ve sükunet bulmalı, en az bir kere “Sübhânallahi’l azîm” (Yüce olan Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim) diyecek kadar ayakta durup sonra secdeye varmalıdır.
Her iki secde arasında bu şekilde bir tespih miktarı durmalıdır.
Nitekim Hadîs-i Şerîfte;
“Sizden biri, rükû ve secdelerde belini (tam olarak) doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz” buyurudur (1)
Diğer bir Hadîs-i Şerîfte de rükû ve secdelerin tadil-i erkana uygun olarak yapılması emredilmekte ve şöyle buyurulmaktadır:
“Rükû ve secdeleri yerine getirin, Allah’a yemin olsun, siz secde ve rükû ettikçe ben arkamda olanları da görüyorum” (2).
Tadil-i Erkan İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed’e göre vaciptir. Bu iki ayrı görüşten birincisine göre, tadil-i erkan yapılmaksızın kılınan bir namazı yeniden kılmak (iade etmek) gerekir. İkinci görüşe göre ise, Bu durumda yalnız sehiv secdesi etmek yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece insanlar itilaftan kurtulmuş olur.
Namazdan manevi feyiz ve zevk almak isteyenler, namazda tadil-i erkana riayet ederler, acele etmekten sakınırlar. Acele etmeyi saygıya ve edebe aykırı görürler.
Ebu Hüreyre -radıyallahü anh- ‘den rivayet edildiğine göre;
Bir adam mescide gelip rükû ve secdelerinde tadil-i erkana riayet etmeden bir namaz kıldı. Nebi -sallallahü aleyhi ve sellem- de onu gözetliyordu. Adam namazını bitirip geldi, selam verdi ve Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem- :
-Git tekrar kıl, çünkü sen namaz kılmadın,buyurdu.
Adam gidip tekrar kıldı. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- tadil-i erkana riayet edinceye kadar, onu üç defa geri çevirdi.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- , bu adama sonunda şöyle demiştir:
-Namazı kalktığın zaman, güzelce abdest al, sonra kıbleye ve tekbir al, sonra Kur’an’dan bildiğin sonra kolayına gelen bir yeri oku, sonra rükû et ve organların yatışıncaya kadar rükûda kal, sonra başını kaldırarak iyice doğrul! sonra secdeye git ve organların yatışıncaya kadar secde halinde kal, sonra başını kaldır ve organların yatışıncaya kadar otur! sonra tekrar secdeye git ve organların yatışıncaya kadar secde hakinde kal, sonra bütün namazlarda aynen yap. (3)
Tirmizi’nin rivayetinde şu ifade vardır:
“Bunu yaptığın zaman, namazın tamam olur; eğer bunlardan noksan yaparsan, namazını da noksan yapmış olursun. ” (4)
Bir gün Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin yanında hırsızlıktan söz edildi,
Efendimiz sordu;
- Hırsızlığın hangi çeşidi daha çirkindir?
Sahabeler:
-Allah ve Resulü daha iyi bilir, diye cevap verdiler. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz şöyle buyurdu:
-Hırsızların en kötüsü namazdan çalandır. Yani rükûunu, secdesini, hûşu ve kıraatini tam yapmayarak çalandır.
-Bu hırsızın eli kesilir mi? dediler.
Efendimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- de:
-Bilakis kesilir, buyurdular, orada hazır bulunanlar güldüler. (5)
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, namaz kılan fakat kıyam rükû ve celsesinin ahkamını yerine getirmeyen birini gördüğünde şöyle buyurmuştu:
-Eğer bu hal üzere ölürsen, kıyamet gününde sana Ümmet-i Muhammed demezler.
Rükû ve secdeleri düzgün yapılmayan namaza Allah değer vermez. Nitekim Fahr-i Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:
-Altmış sene namaz kıldığı halde bir tanesi kabul olmaz. Çünkü güzel rükû etse de, secdesini güzel etmez. Secdesi düzgün olsa, Rükûu düzgün olmaz.
Zeyd Bin Vehb anlatıyor:
Huzeyfe -radıyallahu anh-namaz kılarken sücut ve rükûunu yerine getirmeyen bir kimseyi gördü ve onu çağırıp:
-Ne vakitten beri bu şekilde namaz kılarsın? dedi.
O kimse de:
-Kırk senedir, dedi.
Huzeyfe -radıyallahu anh- Buyurdu ki:
-Öyleyse sen kırk senedir namaz kılmadın, eğer vefat edersen Muhammed Rasulullah sünneti üzere ölmezsin. (6)
Müslüman tadil-i erkana riayet etmeli, namazını acele etmeden ağır ağır, Ruhuna sindirerek, huzur sükun ve hûşu içinde kılmaya çalışmalıdır.
Osman Ersan/Namaz Zamanı
|
… |
|
Tesbih Namazı
Posted in NAMAZ on Ocak 2, 2008 by islamasevgi
Günahların afvına vesîle olan tesbih namazı 4 rek’atlı bir namazdır. Bu namazı kılabilmek için şu tesbihi ezber bilmek icap eder:
سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ ِللهِ وَلاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ
وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ
“Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym”
Tesbih namazının kılınışı:
Kalben tesbih namazı kılmaya niyet edilir. “Allâhü Ekber” diyerek namaza başlanır.
Yukarıdaki tesbih:
- Sübhâneke‘ den sonra 15 kere
- Zamm-ı sureden sonra 10 kere,
- Rükûda rüku tesbihinden sonra 10 kere,
- Rükûdan doğrulunca 10 kere,
- Secdede secde tesbihinden sonra 10 kere,
- Secdeden doğrulunca 10 kere,
- İkinci secde de secde tesbihinden sonra 10 kere,
Böylece birinci rek’at kılınmış olur. İkinci rek’ate kalkılınca Fâtiha-i şerîfe‘den önce yine 15 kere, diğer yerlerde de, tarif edildiği gibi 10‘ar kere okunarak 4 rek’at tamamlanır.
Tesbih namazının diğer tarafları aynen diğer namazlarda olduğu gibidir. Fark sadece okunan tesbihlerdir. İkinci rek’atte oturulduğunda, “Et-tehiyyâtü…“‘den sonra, “Allâhümme salli…“ ve “Allâhümme bârik…“, üçüncü rek’at için ayağa kalkıldığında da “Sübhâneke…” okunacaktır.
Tesbih namazında beher rek’atte okunan tesbih adedi 75′dir. Dört rek’atte 300 tesbih okunmuş olur.
Allah Kabul etsin inş.
Namaz İçin Ağlanır mı?
Posted in NAMAZ on Ocak 2, 2008 by islamasevgiYıllar önce bir otobüsle yolculuk ederken sabah namazının vakti girmişti. Her yolculukta yaşadığım “namaz sancısı” her yanımı öylesine kaplamıştı ki, uyuyamıyordum. Şoför bir türlü mola vermiyor, vakit gittikçe daralıyordu.Birlikte yolculuk ettiğimiz arkadaşıma yöneldim:
— Namaz geçmek üzere. Ben şoföre namaz için ricada bulunacağım. Durmazsa ineceğim, dedim. Kaşlarını çattı, alaycı bir ifadeyle:
— Ya sen aklını mı kaçırdın, dedi.
Şaşırdım, üzüldüm, kırıldım. Namazlarını kılan bir kimseydi o. Gerçekten ben aklımı mı kaçırmıştım? Otobüste mışıl mışıl uyuyup, Rabbimi düşünmeden oturmalı mıydım?
Kendimi sorguladım. Sabah namazını bu kadar düşünmekte haksız mıydım?
Oysa bir gece dayısına misafir olan babam, sabah hıçkırık sesleriyle uyanıyor. Dayısının oğlu çocuk gibi gözyaşı döküyor. Sebebini sorduğunda aldığı cevap ilginç:
— Sabah namazına kalkamadık. Baksana, güneş doğmuş; onun için ağlıyorum.
Evet, namaz için ağlanır, namaz için akıl kaçırılır, ona can ve canan feda edilir. Ne yazık ki, şimdi bu gerçek tam anlaşılmıyor.
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, sabah namazını düşünmek “delilik”, kalkamayınca ağlamak “gariplik” olabiliyor! Gerçekten sabah namazını kaçırınca üzülmemiz gerekmez mi?
“İmandan sonra en büyük ve en mühim mesele olan namaz”ın bir vakti geçirilince hiçbir şey olmamış gibi normal mi karşılamalıyız?
Sabaha kadar dünya kupası maçlarını izlemek mantıklı, ama Kur’an’da en fazla emredilen ibadet olan namazı düşünmek gereksiz mi? Oysa sabah uyanamadığı için üniversite sınavını kaçıran bir genç, üzüntüsünden, kahrından, yeri göğü yıkabiliyor.
Peki, Peygamberimizin (s.a.v.), iki ayrı hadiste, “Dünya ve içindekilerden hayırlıdır” dediği sabah namazının sünneti ve farzı, bir maç kadar önemli değil mi? Dünya ve içindeki tüm hazinelerden daha değerli olan sabah namazı, bir üniversite imtihanı kadar ehemmiyet taşımıyor mu?
Bir ankete göre, ülkemizde namaz kılanların oranı yüzde 25, kılmayanlar ise yüzde 75. Beş vakit namaz kılan mü’minler içinde, haftada, ayda veya birkaç ayda bir namazını kaçıranların sayısı oldukça fazla.
Oysa sabah namazı ve tüm farz namazlar, başta Peygamberimiz (s.a.v.) ve onun güzide ashabının üzerinde titrediği muhteşem bir ibadettir. Bir mü’min namazını kaçırdığında “aklını kaçırmış gibi” deli divane olmalı, dünyası kararmalı, yemek yiyecek bir iştah bulamamalı, kendini cezalandırmalıdır.
Ve hepsinden önemlisi, namazı kaçırmayı kesinlikle “sıradan” bir olay gibi görmemeli, “olabilir” kabul etmemeli; nefsine, gaşetine, uykusuna isyan etmelidir. Hemen, “Nerede hata ettim? Hangi tedbiri almalıyım ki, bir daha bu acıklı azaba düşmeyeyim?” diyerek çözüm arayışına girmeli, çözümü bulmalı ve derhal uygulamalıdır.
Çünkü söz konusu olan çocuk oyuncağı değil, basit bir hadise değil, üç günlük dünya hayatını ilgilendiren bir mesele değil. Sözünü ettiğimiz; bizim, kâinatın ve her şeyin Sahibi, Sultanı, Yaratıcısı olan Allah’ın huzuruna girme; Onun dergâhında secdeye kapanma; canımız, cananımız, biricik varlığımız, sevenimiz, sevgilimiz olan Zât-ı Zülcelâle ibadet etme meselesidir.
Dünyada hiçbir şey bundan daha mühim, daha lüzumlu, daha sevimli, daha vazgeçilmez olamaz. Eğer burada bir eksiğimiz varsa, hata bizdedir. Kulu olmakla iftihar ettiğimiz Rabbimiz bizden namaza karşı umursamazlık, vurdumduymazlık istemiyor. Ümmeti olmakla şereflendiğimiz sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bize ihmalkârlığı değil, aksine hassasiyeti emrediyor.
Namaz konusunda nasıl bir durumda olursak olalım, ister onu haftada bir, ister yılda bir, hatta birkaç yılda bir kaçırıyor olalım; yeni bir ubudiyet şuuruyla donanmak, yeni bir cehd ve gayret kılıcını kuşanmak, yeni bir tebliğ ve ikaz harekâtı başlatmak durumundayız.
Cemil Tokpınar
Meleklerin Seyrettiği Namaz
Posted in NAMAZ on Ocak 2, 2008 by islamasevgiMeleklerin seyrettiği bir namaz kılmak ister misiniz?
O halde sabah namazını kaçırmayın. Düşünün, tekbir alıyorsunuz, melekler şahit, rûkua gidiyorsunuz melekler şahit, secde anındasınız yine melekler şahit.Sabah namazını ne sıklıkla kılarsınız? Hiç kaçırmamaya mı dikkat edersiniz yoksa arada bir kılmaya mı çalışırsınız? Şayet gönlü ötelere açık kullardansanız harika, yok eğer dikkatli değilseniz sabah namazını kılma hususunda, gelin, nimetten faydalanma adına, beraberce Yüce kitabımıza kulak verelim: “Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar, belli vakitlerde namaz kıl, özellikle de sabah namazını. Çünkü sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır bulunur (şahit olurlar). (İsra Sûresi, 78)
Acaba Rabbimiz sabah namazına neden bu kadar önem veriyor? Çünkü, kalbin ulvî olan her güzelliğe açık olduğu en huzurlu vakittir bu vakit. Çünkü, başlanacak olan yoğun ve yeni bir güne hazırlanmanın en doğru ve bereketli olduğu vakittir bu vakit. Çünkü tefekkür için en uygun vakittir bu vakit. Farkına varabilenler için, cennet soluklarının, kalbin derinliklerine kadar nefeslendiği vakittir bu vakit.
İnsan bazen taltif görmek ister ya hani. Yaptıklarının, sevdikleri tarafından görülmesini ister. İşte Yüce Allah (cc), kullarına çok büyük bir taltif yapıyor ve o nurdan meleklerini, ibadetimize şahit tutuyor. Düşünün, tekbir alıyorsunuz, melekler şahit, rûkua gidiyorsunuz melekler şahit, secde anındasınız yine melekler şahit. Zikrediyorsunuz Rabbinizi, salatü selamlar gönderiyorsunuz Peygamberinize ve yine melekler yanınızda hazır ve şahit.
Gelin dostlar! Sabah namazlarını eğer kılıyorsanız, bu ayeti hatırlayarak, seher vakitlerini daha bir bilinçli idrak edelim. Eğer ki, ihmal ediyorsanız, bugünden tezi yok, beynimizi ve kalbimizi ‘Sabah Namazı Vakti’ne ayarlayalım. Sahi insan ömründe kaç kere sabah namazı kılar ki? Bu bilinmez belki; ama bilinen tek gerçek var ki, o vakitte Allah, meleklerini namaz kılan kulunun yanında hazır tutuyor. Haydi kalkın kaçırılmaması gerekli olan sabah namazına ve hissedin o nurdan varlıkları, sağınızda yada solunuzdadır belki kim bilir, dikkatli davranın o halde…





